ANLATI

Semih Özcan  







GULLİVER DEVLER / CÜCELER ÜLKESİNDE

YIKIM GÜNLERİ                       - Altıncı bölüm –


Mahkeme dönüşü koğuşun önüne geldiğimde dehşet bir görüntüyle irkildim. Çok büyük bir kalabalık koğuşun bahçesinde yere yatırılmış; coplarla, tekmelerle, tüfek dipçikleriyle zorla şınav çektiriliyordu. Ortalığı karşı çıkmaya çalışan protesto sesleri ve iniltiler kaplamıştı. Çoğu dayanacak gücü kalmadığı için boylu boyunca yere serilmiş; o durumdakilere askerler toplu halde çullanıyor, öldüresiye dövüyorlardı. Şok ve şaşkınlık içinde olan biteni anlamak için koğuşa koştum.

Gördüğüm manzara daha beterdi. İçerisin bir sahra hastanesinden farkı yoktu. Girer girmez boğazınızı yoğun bir ecza kokusu yakıyordu. Ortalıkta, kolonya, ispirto, alkol, tentürdiyot, bulabildikleri ne varsa elden ele dolaşıyordu. Yerler arkadaşların baygın vücutlarıyla kaplanmıştı. Nerdeyse adım atacak yer yoktu. Ve sürekli olarak dışarıdan, birer ceset gibi, bayılmış halde insanlar getiriliyordu, diğer arkadaşlarca kollarından ve ayaklarından tutularak, sürüklenircesine. Gelenlerin hiç birinin bilinci açık değildi. Tümüyle bayılmış haldeydiler. Her gelen anında yere seriliyor, vücuduna, kolonya ve alkol sürülerek aralıksız masaj yapılarak kendilerine getirilmeye çalışılıyordu. Kendilerine gelmeleri içinse bu işlemler oldukça uzun zaman alıyordu. Durumları hiç de iç açıcı değildi. Kapıdan ilk gördüğüm kişinin yanına koşarak ben de katıldım yardım ekibine. Bir yandan masaj yapmaya çalışırken bir yandan da yanımdakilerden durumu öğrenmeye çalışıyordum. ‘Noldu burada?’ ‘Yıkım’ dedi biri. ‘Yıkım günlerinden biri. Alışsan iyi olacak. Burada sık sık olur bu. Bugün de Dev-Yol toplu davasına girenleri buldu yıkım.’ ‘Neden? Bu da nerden çıktı?’ ‘İki gün önce’ dedi bir diğeri, ‘mahkemeye götürülürken başlarındaki subay takmış bunlara. Önce sola dön, sağa dön, uygun adım marş gibi bir sürü uygulama yapmak istemiş. Bunlar da uymamış. Bugün o subay geldi koğuşa. Ve gördüğün gibi hepsini bu hale getirdi.’ Zaman ilerliyor ancak yıkım bitmek bilmiyordu. Arada bir askerlerle baştaki subay içeri giriyor ‘sıradaki Dev_Yolcu ‘ diye bağırarak içerden yeni yeni kurbanlar götürüyordu dışarıya. Bitmek bilmez bir nefret saatler geçse de dinmiyordu. Bir süre sonra yeniden girdi içeri subay ‘Evet, sıradaki Dev_Yolcu, yok mu başka Dev-Yolcu’ diye bağırır bağırmaz, dikildim karşısına, ‘Ben varım.’ Alay ve zevk karışımı pis bir sırıtmayla tuttu kolumu dışarıya götürmek için. İşte o ana koşarak koğuş çavuşumuz geldi yanımıza. İlk geldiğim andan beri, hakkımızı cesaretle arayan bu çavuşu sevmiştim. Bir kolumdan da o tutarak beni çekti.’Gel buraya, aradığı sen değilsin.’ ‘Niye?’ dedim, Dev-Yol örgüt üyeliğinden getirilmedik mi? Üstelik ‘Yeniden-İnşadan yargılanıyoruz’ diyerek bu kez ben sırıtarak baktım subayın yüzüne. Bu kez ona döndü çavuşumuz, ‘Bırak onu, o sonradan geldi. Toplu Davayla ilgisi yok.’ Subay, kolumu bırakırken, bu kez alay dozunu daha da arttırırarak sürdürdü pis sırıtışını. ‘Haaaa..’ dedi, ‘ sen çekil bakayım şöyle. Biz toptancılarla ilgileniyoruz, parekendecilerle değil.’ İşte buna fena bozuldum. Ciddiye alınmamama müthiş sinir oldum. Koğuşun diplerine doğru adam aramaya koyulmuşken, düşüncelerimi okudu herhalde, yeniden, alaylı bakışlarla döndü bana. ‘Ama bekle. Bunlardan sonra seni de alacağım’. Ohh..anında keyfim yerine geldi. Zevkten dört köşe oldum. Ben de aynı alaylı ses tonuyla yanıt verdim. ‘Beklerim. Ben her zaman buradayım.’ Tabii, o gün beklemekten ağaç oldum. Gelen giden olmadı.

Yıkımın sonlarına doğru, genel durumu görmek için yan koğuşa geçtim. Görür görmez Yusuf geldi yanıma. Bizim mahkemeyle ilgili dert ortağım ve danışmanım olduğu için hemen girdi konuya: ‘Noldu mahkeme sonucu? Söyle hemen.’ ‘Savcı sivildi’ dedim. Sevinçle gözleri parladı. ‘Kurtuldunuz yani.’ Gülümseyerek baktım yüzüne. ‘Tutuklanma istedi.’ Bir anda suratı allak bullak oldu. Yine de bana umut vermeye çalışarak ‘Üzülme. Şimdi bakarsın sivil bir hakim denk gelir, karara uymaz.’ ‘Yorma kendini’ dedim, ‘ kendin de inanmadığın sözleri etmene gerek yok. Hem ben artık alıştım buraya. Üzülecek bir durum yok.’ Sustu. ‘Aaaa..’ dedim..’unutmadan, sigaraları alayım.’Benim için aldığı sigaraları çıkarıp verdi. İki koğuş arasındaki orta bölüme geçtim. Bir sigara yakıp, bitmek üzere olan yıkımdan arta kalanlara daldı gözlerim. Saatlerce sürdü yıkım, bir o kadar da öldürülesiye dövülenlerin kendilerine gelmeleri.

Gece tatsız, kasvetli bir havaya büründü koğuş. Genelde, akşam ondaki yatma saatine kimse uymaz, sohbetler, fiskoslar sürerdi. Ancak bu kez tüm insanlar yataklarında ölüm sessizliğine bürünmüşlerdi. Herkes sus-pus olmuş bir halde yataklarına gömülmüşlerdi ama aslında kimse de uyumuyordu. O günkü yıkım kimsede ne konuşacak ne de uyuyacak hal bırakmıştı.

Derken gür ve derinden bir ‘oooooooooooffffff’ sesi yırttı geceyi. Ve ardından, yaşamımda ilk kez duyduğum, güneş yüzü küfür geldi: ‘Tanrım.. sana bir sözüm yok ama…..’’ Herkes kulaklarını sese doğru dikmiş, sözün arkasını bekliyordu… ‘’…….çeşit çeşit kullarını si………….’’ Hiç kimse uyuyamıyordu dedim ya..bu sözle aynen doğrulandı. Bütün koğuş, kahkalarla sarsıldı bir anda. Bu küfür tüm koğuşu bir anda eski canlılığına kavuşturmuştu. Uzun süre sürdü gülmeler. Ardından sohbetler, fiskoslar yeniden başladı. Koğuş, yine bildiğimiz, bizim koğuştu.

Bu geceyi ne zaman anımsasam, Sırrı’nın da benzeri bir Mamak anısı aklıma gelir. Sırı Süreyya Önder, okuldan ve yurttan yakın arkadaşımız ve dostumuzdu. 12 Eylül öncesi dönemde her gece sabahladığımız günlerde, vazgeçilmez sohbet ve saz arkadaşımızdı. Her zaman esprili, sıcak, gülümseyen yüzüyle içten bir dost, yakın bir arkadaşımızdı ve benim için sonsuza dek de öyle kalacak. Sadece sohbetleriyle de değil, Sırı çok iyi bir saz ustadır. Hem sazı ustalıkla kullanır hem de sesi güzeldir. Onunla yurtta tüm devrimci türküleri sabahlara dek söyleyerek geçti günlerimiz. Ses ve sazdaki ustalığıyla Ankara’da gazinolarda da sahneye çıktı. Onun sanatta bir yerlere geleceği kesindi de, müzikte değil sinemada çıkışı biraz sürpriz oldu bizler için. Siyasetteki varlığıysa her kesim için iyi oldu. Meclisin onun gibi, baskılara boyun eğmeyen, kararlıkla karşı çıkarak mücadele eden romantik bir devrimciye her zaman ihtiyacı var. O da 12 Eylül’de çok çekenlerden. Sinemaya girişi de, çektiklerinin içinde biriktirdiği öfke nedeniyledir. Bu öfkeyi bir şekilde dışarıya boşaltmak istedi ve sinemayı seçti.

‘’Ankara’daki her devrimci mutlaka bir gün Mamak’ı tadacaktır’ şiarına uygun olarak Sırrı’da kaldı Mamak’ta. Kaldığı dönemde onlar da yaşıyor ‘Yıkım’ı. Yine bir yıkım günü, tüm koğuşa girişilmiş, hepsi betonun üzerinde baygın, yarı-baygın şekillerde inleye inleye kendine gelmeye çalışıyor. Kimsede bırakın kıpırdamayı, konuşacak güç kalmamış. Öyle bir konumda, Sırrı, zorlanarak hafifçe başını yerde yatan diğer arkadaşlara doğru kaldırır: ‘Arkadaşlar’ der, ‘ en kötü günümüz böyle olsun.’ Koğuş kahkahalarla ayılır.

O günden sonra baskılar biraz daha arttı Mamak’ta. Ama günlük yaşamımızın çok da etkilendiği söylenemez. Artık her uygulamaya alışkındık. Neşemizi yine de yitirmiyorduk. Bense artık oranın müstakbel yerlisi olacağım için çok çabuk uyum sağlamıştım ortamla. Yine koğuşlarda gezinerek sohbetlerim sürüyor, yine kitap ve iddianameleri okuyor, yine sigara haracımı topluyor ve orta bölmedeki sigara içtiğimiz bölümde tüttüre tüttüre dışarısını izlemekle geçiyordu günlerim. Ama tüm uygulamalara evet de, askeriyenin o akıl mantık yoksunu iç uygulamalarına alışmanın ‘mümkünatı’ yoktu yine de. Özellikle de sayım ve ‘dinlenme, hava alma’ zamanlarında. Ne Mamak’ta ne de yıllar sonra şu sayım olayına bir türlü akıl mantık erdiremedim. Sonra erdirmeyi de bıraktım zaten. ‘Askerdir, ne yapsa yeridir’ diyerek. Yani, bir yandan ‘silahlanmada’ en ileri teknolojiyi kullanacaksın, bombalayacağın yerleri bilgisayar düzeneğinde en ince koordinatlarına dek saptayacaksın, öte yanda sayım yaparken yanında hesap makinesi hatta abaküs bile kullanmayacaksın. Kim icat ettiyse, sayımlarda herkes birden başlayarak numarasını bağıra bağıra (kendine kendine fişlemenin en ilkel durumu) yandakine kulak zarını patlatırcasına haykıracak. Her sayım geçici delilik durumuydu benim için bu nedenle. Havalandırma molaları ondan da zıpçıktı. Nasıl bir dinlenme molasıysa, alana çıkılacak ve herkes, dönme dolap gibi kendi kafasına göre dar bir daire yaratarak, dön baba dönelim havasıyla koştururcasına bu daireyi dönecek. Hani bir zamanlar postacılar arasında bir hızlı yürüme yarışı yapılırdı. Aynen onun gibi..ve bunun adı da ‘dinlenme, havalanma’ oluyor. Ben bir kez çıktım, geberdim yorgunluktan. Bu nedenle dinlenme saatlerini sigara molası olarak kullanmaya başladım. Kimi kez de çıkmadan içerde sakin sakin yatak keyfi yapıyordum. O da ayrı bir çatlaklık. Hapisliğin dışında iş yok, güç yok. Bu nedenle de yatmak yasak değil, serbest. Ama ille de sabahın köründe uyandırılacaksın. Yatak kıyafetini değiştirip giyineceksin, sonra o günlük kıyafetinle yeniden yatabiliyorsun.

Artan baskılardan biri de İstiklal Marşı’nı okutmaların artmasıydı. Tabi marş olarak değil söz olarak ve sadece marştaki 2 kıta değil, tamamı. Hepsini bilmek zorundasın zaten. Bir de kalkıp örneğin 7. kıtayı oku buyruğu geldiği zaman orada çuvallıyorsun. İşte bunun için İstiklal Marşı ezberleme kontrolleri tam bir azap oluyordu. Bunun sağ-solla, milliyetçilik, milliyetsizlikle ilgisi yok. Mamak’a düşen herkes, çıktığında İstiklal Marşı’dan bıkmış hatta nefret eder bir hale gelir/getirilir. 12 Eylül’ün bu ülkeye yaptığı iş de kısaca budur. Öyle ki, 12 Eylül öncesinde MHP’nin önemli isimlerinden Yaşar Okuyan da anılarında bu gerçeği açık yüreklilikle söyler. Marş dahil, 12 Eylül saçmalıklarından, uygulamalardan o kadar bunalmıştır ki ‘’eskiden Nazım Hikmet’i vatan haini görürdüm’’ der, ‘’şimdi evimde bir büstü var. Şimdi onu çok iyi anlıyorum.’’

Asker, bu sıkı uygulamaları bir tek kişiye geçiremiyordu koğuşta. O da çok ilginç. Bir gün akşamüstü beş civarı, yine sayım var. Herkes hazırolda beklemekte, birimiz hariç. İçimizden bir arkadaş, son derece rahat ve yavaş hareketlerle, ranzasının altından bir kutu çıkarır. İçinde ayakkabı boyası var. Ayakkabısını boyayacak. Seslendim, ‘gelsene ollum buraya ‘ diye. Hiç tınmadı bile. ‘Beklesinler’ dedi gayet kayıtsızca. Toplu halde bir manga asker içeri girdi, bunda tık yok. Onların gözü önünde son derece rahat ayakkabılarını boyuyor. İşin ilginci askerlerden de tık yok, hiç tepkisiz onu izliyorlar. Bu vatandaş ayakkabıları boyadıktan sonra sağıma gelerek sıraya girdi, askerin başındaki subaya da eliyle işaret vererek, ‘tamam başla’ dedi. Çok garibime gitti. Sayımdan sonra sordum çocuklara, güldüler, ‘boşver, aramızda idare ediyoruz, biraz kafayı yemiş bir arkadaşımız’ dediler. Ama adam biraz güleç yüzlü, neşeli, esprili biri fakat hiç de deliye benzer bir yanı yok. Kafama takıldı, onunda suçunu buldum, iddianameden. Sanırım dördü güvenlik görevlisi yedi kişiyi öldürmekten idamla yargılanıyordu. Üstüne bu kadar suç bindirildiğine göre yakaladıklarında oldukça hırpalamış olmalılar. Aklındaki dengesizliğin nedeni anlaşıldı. Bir de, ‘zaten idamlık, ha yedi ha sekiz ne fark eder’ mantığıyla askerlerin de neden üzerine gitmediğini/gidemediğini de çözmüş oldum. İdamla yargılanıyordu ama, koğuşumuzun neşe küpüydü. Ve bırakın insan öldürmeyi, bir tavuk bile kesemez denilen türde, tanıdığım en insancıl insandı.

Koskoca koğuşun içinde, onca insanın arasında kapıdan girer girmez sol dipte, topu topu iki ranzaya sığışmaya çalışan 7-8 kişi hep dikkatimi çekmişti. Çekmişti çünkü, yemek zamanlarındaki kısa süreli fiskosların dışında birbirleriyle hiç konuştuklarını görmemiştim. Ne zaman baksam ya namaz kılarken ya da Kuran okurken görüyordum onları. Bir gün sordum çocuklara ‘bunlar dinci bir örgütten mi?’ ‘Yooo..’ dediler, ‘…bildiğimiz faşistler.’ Haydaaa.. ula bunlar ne zaman kendilerini dine verdiler böyle?. ‘İyi de’ dedim, ‘niye onları buraya verdiler ki? Bunca insanın arasında bir avuç faşist. Korkuyorlardır..’ ‘Sen öyle san’ dedi sorduğum arkadaş, ‘onlar buraya ajanlık yapmak için verildiler. Kimse kılına dokunamıyor. Eskiden yoktu, yıkım günleri bunlar buraya geldikten sonra başladı.’ Sürekli namaz kılan bir ajanlar ordusu.

Namaz kılan sadece onlar değildi. Yattığım yatağın solundaki ranzada yatan yaşlıca bir amca da sürekli namaz kılar, dua okurdu. Ama onun durumu çok farkıydı. Bir gün ben sormadan bana açıldı. Sanırım Tunceli taraflarında köylülük yapıyormuş. Bir gün tarlasında arama yapıyorlar ve tabanca buluyorlar. 67 yaşındaki bu adamı da örgüt üyesi diye, Kaypakkaya grubuna dahil edip Mamak’a getiriyorlar. İki yıldır tutuklu. Ailesi ve avukatları ilk sekiz ay gelmiş ziyaretine. Ondan sonra da bir yılı aşkın bir süre gelen gideni yok. Sadece yakınları değil, yakınlarının tuttuğu avukat da gelmez olmuş. İçeri düşünce varını, yoğunu, tarlasını satmak zorunda kalmış. Şimdiyse çaresiz bir durumda sürekli ağlıyordu. Bana sık sık saatlerce dert yakınır, içini dökerdi. Ve yalvarırdı: ‘Ben burada unutuldum. Çoluk çocuk nasıllar? Onlardan da hiç haber alamıyorum. Çok özledim hepsini.Yalvarırım bana yardım et. Benim buradan çıkacağım yok. Eğer sen önden çıkarsan, sana bizimkilerin ve avukatın adresini vereyim. Onları bul, gelip görsünler beni ‘ diyordu. ‘Tamam amca’ demiştim, çıkar çıkmaz ilk senin için ilgileneceğim. Orada kaldığım süre içinde her gece yattıktan sonra en az 2-3 saat için için ağladığını duyuyordum.

Faşistlerin konuşmaksızın sürekli daracık bir alanda kendilerini namaza niyaza verdiklerini söyledim ya, bir tek onlar kalmıştı bulaşmadığım, sonunda onlardan biriyle de tanışma fırsatı buldum. Ama sanırım onlar pek memnun olmadı bundan. Bir gün öğleden sonra, bizimkilerin koştura koştura dinlenme molası aldıkları saatler.. Çoğu insan dışarıda birazı sigara içme bölümünde, benim gibi bir iki tanesi de koğuşta dolanıp duruyor. Bir ara tuvalete gittim. Bu sırada tuvaletlerin olduğu bölümde, çeşmelerin birinin başında bunlardan biri. Yanında büyükçe bir çaydanlık sıcak su duruyor. Son derece kibar bir şekilde bana ‘Afedersin ağabeycim, rica etsem, başıma su döker misiniz? Kafamı yıkayacağım’ dedi. Ne diyeyim şimdi, adam son derece kibarca yardım istiyor. ‘Tamam’ dedim ‘eğ başını.’ Ben su döktüm o kafasını yıkadı. Çok memnun oldu. Defalarca teşekkür etti, sonra: ‘Siz de ister misiniz ağabeycim, isterseniz su getireyim, siz de yıkayın.’ ‘Su varsa getir o zaman’. Az sonra elinde sürüye sürüye getirdiği dev bir bidon sıcak suyla geldi. ‘Yardım edin de, çaydanlığı doldurayım’ dedi. Ben bir bidon sıcak suyu görünce ‘yok’ dedim, ‘gerek yok. Ver bana o bidonu, çaydanlığı da ver. Ben banyo yapacağım.’ Bir şey diyemedi, tamam, demekle yetindi. Tuvaletlerden birine götürdüm bidonu, gerçi hantal kapılar kolayca açılmıyordu ama ne olur ne olmaz diye onu da kapının önüne diktim, ‘Bekle kapının önünde, gelen olursa girmesini engelle.’ Yine boynunu bükerek tamam demekle yetindi. Koskoca bidon bana kılı kılına yetti ama çok iyi bir banyo yapmıştım. Teşekkür ederek boş bidonu uzattım ona. O cenahtan başka bana kafasını yıkattıran olmadı. Herhalde su dökmemi beğenmediler.

Önceki bölümlerde söylemiştim. Mamak bana pek de zor gelmedi aslında diye. Gerçekten öyle. Bulunduğum ortama uyum konusunda pek sorun yaratmam. Sokak kedisi de olabilirim ev kedisi de. Günlerce sokaklarda gezsem de aylarca evden dışarı çıkmasam da şikayetçi olmam. Vahşi ve evcil yanım her zaman iç-içedir. Ancak bir tek gün, içerde olmanın dayanılmaz üzüntüsünü ve burukluğunu yaşadım. Bir sabah kahvaltıdan sonra gazetelere bakarken, Cumhuriyet’te gördüğüm bir haberle yıkıldım. Hasan Hüseyin beyin kanaması geçirmiş ve hastaneye kaldırılmıştı. Hasan Hüseyin abi, Ankara’da tanıdığım insanlar arasında en yakınımda olan birkaç kişiden biri hatta en yakınımdı. Özellikle 12 Eylül’ün ilk günlerinde, o da eski bir gazetecidir, hemen her gece ya bir yere oturur ya da herhangi bir kokteylde muhakkak bir araya gelir, basında edindiğimiz ancak yasaklar nedeniyle yazamadığımız haberleri birbirimize aktararak gelişmeleri değerlendirirdik. Zaten o dönem, sergi açılışları, tiyatro galaları v.b. kokteyl mekanları, 12 Eylül’e karşı fiskos basının merkezi yerleri durumundaydı. Her gün olduğu da çok olurdu ama haftada en az 4 gün kesin beraber olurduk. Dünyalar tatlısı, çocuk yürekli, içten ve hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan bir kişiliği vardı. Hatta, dışarıdan görülenle taban tabana zıt bir yapısı vardı da diyebilirim. Dışarıdan görünen Hasan Hüseyin, heybetli, sert görünüşlü, uçlarda gezinen radikal bir kavga adamıdır. Ama öyle değildi. Son derece güleç yüzlü, esprili, koca adam görüntüsüne girmiş bir çocuktu. Çocuk yürekli, çocuk saflığındaydı. Resimlerde, fotoğraflarda keskin, kontrast görüntülerden nefret ederdi. Her zaman kendisinin de söylediği gibi, o ara renklerin, grinin adamıydı. Ben de bu huyunu bildiğim için sergilerde sırf onu kızdırmak için inadına gider en keskin ışık ve renk dokusu taşıyan resimlerin, fotoğrafların önünde saatlerce durur, onu zıvanadan çıkarırdım. En sonunda kolumdan zorla çeker, gider pastel ağırlıklı bir resmin önünde örneğin, bana saatlerce ara renklerdeki canlılığı, yaşamı anlatırdı. Sloganların değil, anlam yüklü sözcüklerin, imgelerin adamıydı. Ankara’da en çok sevdiğim insanların en başında gelirdi benim için. Ve bu insan, sonunda onu ölüme götürecek çok ciddi bir sağlık sorunuyla hastaneye kaldırıldığında, yanında olamıyordum. Mamak günlerimin bana yaşattığı en karanlık gün, o gündü.

Onunla olan unutamadığım anılardan biri, Ulusu hükümetinde Özal’ın istifa ettiği gün olanıdır. O gün, ikimizin de ortak dostu olan Selçuk abiyle,Selçuk Uluergüven’le birlikteydik. Bu yılın başlarında 8 Ocak’ta yitirdiğimiz Uluergüven için yazdığım ve Selçuk abinin doğum yıldönümü olan 12 Şubat’ta Ceride-i Mülkiye’de yayınlanan yayınlanan yazımdan, bu ortak anıyla ilgili bölümü aynen yeniden burada da veriyorum, Selçuk Uluergüven ve Hasan Hüseyin'i bir kez daha sevgi ve özlemle anarak…

… 14 Temmuz 1982 yılının öğleden sonrası..saat dörde geliyor. Dergideki faks makinesi tıkırdamaya başladı. Makinenin başındaki arkadaşın yükselen sesi duyuldu: ‘Flaş Haber!’ Makinenin başına doluştuk. Bu kez, yine büyük harflerle ikinci bir yazı belirdi Fax cihazında : ‘ DİKKAT! AMBARGOLU HABER…’ Türkçesi:’ Bir halt edip bu haberi öğrendik ama yiyorsa yayınla..’ Kısaltılmışı: ‘Yayın yasağı.’

Gerçi alışkındık ambargolu haberlere ama ne de olsa 12 Eylül günleri..insanın aklına ilk, önemli bir direniş ya da ölümle sonuçlanan ciddi bir çatışma haberi geliyor. Ajansın geçtiği haber çok daha önemliydi. Gündemi sarsacak bomba bir haber: ‘Ekonomiden sorumlu devlet bakanı Turgut Özal istifa etti.’ Başbakan, Bülent Ulusu’ydu olmasına da, Özal kabinenin gerçek lideri konumundaydı. Ve 12 Eylül’ün ekonomisinin bel kemiğini oluşturuyordu. Ülke ekonomisi onun iki dudağı arasından çıkan sözlerle yönetiliyordu. Bu haber hükümetin, dahası 12 Eylül ekonomisinin iflası anlamına da geliyordu. Dergide arkadaşlar haberi yorumlamaya başladıklarında, ben hemen bir iş icat edip kendimi dışarı attım. Ambargoyu delme arzusunun dayanılmaz çıldırtıcılığındaydım. Dışarı çıktım çıkmasına da, bu delme işini nerede becerecektim? Sorun burada. Saat akşamüstü dört bile olmadı. Aklıma ilk iki isim geliyor da onları da bu saatte arada bul. Anladınız kuşkusuz. Hasan Hüseyin’le Selçuk abileri taktım kafaya.. iyi de ikisi de anca hava kararmaya başladığında çıkarlar ortalığa. Saat dörtte ne etkinlikler başlar ne de kokteyller.. meyhane ya da birahanelere başlama zamanı hiç değil. Ben şimdi kimi bulur da beynini allak bullak ederim diye kara kara düşüncelerle doğrusu biraz da umutsuzca, Sanatevi’ne doğru yürümeye koyuldum. Daha olmadı, çöker bir masaya, ilk tanıdığın gelmesini beklerim.Kadere, kimi görürsem…

…ve mucize gerçekleşti… …içim kıpır kıpır ve patlamaya hazır sevinç yüklü bir volkan gibi Sanatevi’nin önündeki bahçelik alana dalar dalmaz gördüm onları. Tam karşımda, biraz dip bir masada ikisi de yan yana oturuyordu; Hasan Hüseyin ve Selçuk Uluergüven..ikisi de dirsekleriyle masaya dayanmış ‘kara kara düşünen adam’ pozlarında..yüzlerinden düşen bin parça. ‘Black sea’da gemileri batmış iki armatör gibi, yüzler müthiş asık, yalnızca asıklık da değil, tiyatronun bilinen iki simgesinden ağlayan maskla karşı karşıyasınız.

Ben de bu görüntüye inat gülücükler dağıtarak vardım yanlarına ‘ müjdeeee!’ diyerek. ’ Dalga mı geçiyorsun?’ diyen iki gözle gözgöze geldim anında. ‘’Ne müjdesi?’’ dedi Selçuk abi. ‘’Çabuk söyle’’ dedi Hüseyin abi. ‘’ Söyleyeceğim tabii’’ dedim bir sandalye çekip ikisinin arasına otururken, ‘’ama önce 35’liği söyleyelim’’. ‘Yoook öyle’’ dedi Hasan Hüseyin abi, ‘önce konuş’. ‘Hem biz içtik kalkacağız, bak şişede kaldı da biraz. Al bu yetsin işte.’ ‘Valla kurtarmaz abi’ dedim, önümdeki ‘tek’ kadehi onun önüne sürerken. Daha yeni doldurulmuş duble kadehini kendi önüme çekerken, ‘’o 35’lik buraya gelecek‘’ tavrımı inatla koruyorum.

Yakınlarımıza yaklaşan garsona ‘’evladım bir 35’lik getirir misin?’’ diyerek tartışmaya son noktayı koydu Selçuk abi. Bu kez ikisi de gözlerini bana dikmiş, yüzlerinde muzipçe bir gülümseme, ‘’Biz dediğini yaptık. Bakalım sen ne yumurtlayacaksın?’’ der gibi bakıyorlar yüzüme. Önümdekinden bir fırt çekip ‘‘hiiii璒 dedim sakince, ‘‘Özal istifa etti’’. Masa bir anda anlatılmaz deprem dalgasıyla sarsıldı. ‘’Hükümet? Hükümet ne oldu? O da istifa etti mi?’’ diye sordu Selçuk abi şok bir şaşkınlık içinde. Ben daha soruyu yanıtlamadan kendimi, Hasan Hüseyin’in kollarında havalara kaldırılmış, uçarcasına dönerken buldum. Hasan Hüseyin abinin her zamanki gibi çocuksu yüreği açığa çıkmış, sevinç gözyaşları içinde beni göklerde uçuruyordu. Bir yandan da Selçuk abiye laf yetiştiriyor, ‘ne hükümeti be, bu olaydan sonra hükümet mi kalır? İstifa edecekler tabi ki..12 Eylül toptan defolacak. 12 Eylül’ün iflası bu’’ diye yerinde duramayan, küçük sevinçlerden büyük mutluluklar yaratan küçük çocuklar gibi bas bas bağırıyordu. Çevremizdeki 4-5 masa da işi gücü bırakmış, gözlerini bize dikmişti. ‘Herkes duysun. 12 Eylül bitmiştir’ diye sevinç haykırışlarını sürdürüyordu Hasan Hüseyin Korkmazgil.

Kısa süreli şok dalgası geçtikten sonra, ikisinin de gözleri ve sesi, masamıza yaklaşmakta olan garsonla buluştu:’’ 35’lik iptal, 70’lik getir!’’ Masa donatıldıktan sonra artık yüzler gülüyordu. Sanırım masaya en güzel çiçek demetini, tiyatronun gülen maskını getirmiştim. Kısa bir süre sonra Selçuk abi ‘ben şimdi geliyorum’ diyerek içeriye daldı. Anlamıştık. Ben masaya aslında bir karanfil getirmiş, o da bu karanfili elden ele ulaştırmaya gitmişti. Bir süre sonra 4-5 masası dolu olan Sanatevinin bahçesi kısa bir sürede tümüyle dolmuştu. Anlayacağınız, ekonominin patronu gitmiş, Sanatevinde işler müthiş açılmıştı.

Ve biz o gece orada, ambargoyu delmenin sınırsız keyfini yaşadık
 

                                                                                   - sürecek -

dizin    üst    geri    ileri  

 



 26 

 SÜJE  /  Semih Özcan  /  yirmi iki temmuz iki bin on dört     5