POETİK YAZI

Sabahattin Umutlu  







var olmanın etiği ya da
çıldırmanın eşiğinde can havliyle yaşamak

 

"mülklerin en tehlikelisi dil bunun için verildi sana. kendine tanıklık edebilesin diye"  hölderlin

"burası deli bir ülke, ama deliliği güzelleştirici değil, anlamsız ve katı, iliklerine kadar satılmış"  leylâ erbil

"üzgün olmaktansa öfkeli olmayı tercih ederim"  ulrike meinhof

"çizmelerimi çıkarayım mı? sedye kirlenmesin"  soma katliamından yaralı kurtulan bir işçi.

 

iki nokta arasında katledilen yol: mesafe. çıldırmanın eşiğinde. tek vuruşluk bir nota. atonal kara kapkara bir nota. "akan zaman değil mesafelerdir," uçsuz bucaksız bi boşluk: zaman. zamanda ve bir zaman diliminde var olmak. var olmaya çalışmak. didinmek. uğraşmak. cebelleşmek.

kendinle ve kendi varoluşuna dair her şeyle savaşmak. ve uzun süren bir hesaplaşma. hayat. ve hep ortada ve hep içinden geçilmeyi bekleyen. paslı bir çağı önce kendine saplamanın ve o son kurşunu da kendine saklamanın matematiği erdemi etiği: hayat. kahrolsun!

belki de hiç olmayan o iki nokta ve o iki nokta arasında bir telaş. bir koşu. bir hayat gailesi : ömür.

bedenler arası bir yolculukta çatışmalı bir yolculukta. bir bedene hapsolmanın ve bir bedende var olmanın gerilimi.

sınırları kendinde başlayan ve biten egonun tüm karasularında sürekli bir ihlal: hiç çizilmeyen ve belki de hiç çizilmeyecek olan bir sınırı varmış gibi yaşamak. yaşatmak.

bir ülkeyi bir bayrağı ve tüm aidiyetleri sınırı ve sınırları içinde ve dışında yaşatmanın hezeyanı. çıldırmanın eşiğinde yaşamak ve yaşatmak. çıldırmanın eşiğinde can havliyle yaşamak…

bunca cereyan ve hezeyana cinnete rağmen yaşamak ve bir yandan da var olmanın etiğini oluşturmak…

bir zamanlar bir ülkede bir adam. devletin ve kurumlarının çıldırttığı bir adam. oğlu devletin polislerince katledilen bir adam. adı: muzaffer sarısülük . oğlunun mezarına bakar ve şu sözcükler dökülür dudaklarından: "baktıkça devleti ve dini bir harabeye çevirecek bir isyanı hatırlatır bana mezarın," oğlunun adı mı: ethem sarısülük. işçi sınıfındandır. kaynak işçisi ostim’den . hani o büyük kalkışmada bedenlerin iktidarla çarpıştığı o direnişte gezide ankara’da 14 haziran 2013 tarihinde polis tarafından katledilen devrimci… katilini biliyoruz…

öğretmendir bir zamanlar ve çatışma halindedir sınırlarla ve kendini sınırlayan her şeyle. zorlar sınırları ve ağır bedeller öder. nice sürgünler görmüştür sürgünlükler… hafızası: yaralıdır. dayandıkça dayanır yüklenir sınırlara ve geçer çıldırmanın eşiğinden. artık sokaktadır. biat ve itaat kültürünün uzağında iktidarların.

çorum ili sungurlu ilçesinde paranın ve mülkiyetin uzağında doğayla iç içe yaşar tam yirmi üç yıldır. vejetaryendir. saatleri ayarlama enstitüsünün de uzağında. iktidar ilişkilerinin tüketim çılgınlığının dışında. saatleri çöpe bir zamandır. biyolojik varlığıyla kendi ritmiyle bedenin tıkır tıkır işleyen bir zaman.

oğlu öldürülen bir babadır o. ağrıdan ve acıdan. yüzleşmek için acısıyla gider oğlunun mezarında yatar günlerce. ve acısı öfkeye dönüşür bir gün. işte o gün bir trafonun dibinde ateş yakar ve bir polikliniğin duvarına mülksüzlüğün diliyle yazar alın çatına devletin. mülkiyetin ve cinayetin: maddi tıp şeytandır!

yazar yazmasına da.. oğlunun acısıyla yüzleşmesine ve anısını yaşatmasına tahammülü olmayan mahkeme baba hakkında ‘kamu malına zarar vermek’ iddiasıyla 12 yıla kadar hapis cezası istemiyle iki dava açılır. oğlunun katiline ise 5 yıl istenir.. 12 yıl hapis cezası istemiyle yargılanan sarısülük’ün "topluma zarar verebileceğini," de düşünerek 'yüksek güvenlikli akıl hastanesine' yatırılmasına karar verir. ve fakat avukatı onun kimseye zararı olmadığını ve akıl hastanesinde yaşayamayacağını oraya giderse durumunun daha da kötüleşeceğini söyleyerek itiraz eder. ve bırakırlar. doğaya kendi dünyasına döner.

unutmamalıyız ki çıldırmanın eşiğinden geçen ve oğlunun acısıyla yüzleşen ve anısını yaşatmaya çalışan muzaffer sarısülük’ün tek derdi hafızası olmayan adına toplum denen bu örgütlü saldırganlığa karşı bir hafıza oluşturmak ve kara vicdanın sesi olmaktır oysa.

bedenimiz sağlığımız ömrümüzü gasp eden biyopolitik iktidarlara bir haykırış bir çığlıktır sarısülük ‘ün sözleri. öyleyse bir kez daha hep beraber: maddi tıp şeytandır!

mülklerin en tehlikelisi dil bunun için verildi sana. kendine tanıklık edebilesin diye sesli düşünen ve içsel yolculuklara çıkan hölderlin ve sarısülük buluşurlar bir eşikte. çıldırmanın eşiğinde… ve fakat bir asırlık fark vardır aralarında.bir asırlık mesafe. ve fakat asırlar mesafeler girse de araya duygudaşlıkları ve toplum denen örgütlü saldırganlığın normlarına direnme biçimleri ve trajedileri yakınlaştırır onları..

ikisi de aynı yaşlarda otuzlu yaşlarda çıldırırlar. felsefenin köşe taşlarından olmazsa olmazlarından filozof nietzsche’yi derinden etkileyen heideger’in ise feyz aldığı ve kendi felsefesini oluştururken sürekli göndermeler yaptığı bir şair ve felsefeci olan hölderlin.

zor zamanlardır dünyanın. çocukluğu derin çatlaklar ve kırılmalarla dolu hölderlin daha fazla dayanamaz ve 36 yaşında çıldırır. marangoz olan eski bir arkadaşı tarafından bakımının üstlenildiği yıllardır. sonrası. ömrünün sonuna kadar da öyle sürer..

“hiçbir şeyim yok ki bu da benimdir diyebileyim. sevdiklerim ya uzakta ya ölmüş, hiçbir ses bana artık onlardan haber getirmiyor. yeryüzünde görecek işim kalmadı. ödevime bütün isteğimle sarılmıştım ; ben o yüzden yıkıldım ama bu dünya bu yüzden fazla bir şey kazanmadı"

yukarıdaki sözler de hölderlin ‘e ait. hyperion adlı eserinden.

 

 

 

biri dili mülk olarak görür ve iletişimin sürmesi için daha çok da tanrılarla kendi barışık algısında yaşattığı özgürleştirici bulduğu kendine nefes aldırdığını düşündüğü ve öyle inandığı yunan tanrıları ile iletişim kurmanın bir aracı da olabilen bir mülk. fakat tehlikeli bir mülk. çünkü sözcüklerden kavramlardan ve tüm bunların arasındaki tehlikeli ilişkilerden oluşan insanı çıldırmanın eşiğine götürüp çırılçıplak bırakan tehlikeli bir mülk.

işte o tehlikeli mülk ile ilişkileri bir dengede tutamamanın hızla bir eşiğe doğru savrulmanın gerilimi. kaygısı. çıkışsızlığı.

her ne kadar bir mülk olarak görse de hölderlin’in tam olarak içine dahil olamadığı dolaylarında gezindiği ve her daim kendini huzursuz hissettiği ve hiçbir zaman sahiplenemediği kendi bedenine ve özgürlüğüne de bir tehdit olan o tehlikeli mülk .

diğeri dili zorunlu olmadıkça kullanmaz bir kavram bir sözcük eksik olsa da olur onun için olmasa da. çünkü ona göre aslolan hayattır ve dil bir fazlalık. teorisi felsefesi de öyle. yazar alın çatına mülkiyetin ihlalin isyanın mülksüzleşen harfleriyle yazar. iş değil bir oluş bir eylemdir aslolan. ve nasılsa öyle yaşanır.

 

var olmanın etiğidir. hayatı karmaşık kılan tüm fazlalıklardan kurtulmak. etrafımızı saran kuşatan tüm nesnelerden arınmışlık. mülksüzleşme pratiği. bir bedende var olmanın sınırı ve imkanı. hiçbir şeyin ve her şeyin o bedende cisimleştiği. bir bedende var olmanın da fazlalık olduğu anlar. o anların gerilimi. sıkışmışlığı. felsefesi şiiri. çıldırmanın eşiği. gitmenin yok olmanın. gidememenin .nefessiz kalmanın. iki nefes arası can havliyle yaşamanın...

hayatınızı ömrünüzü sağlığınızı gasp eden iktidarlar akılla delilik arasında gelip gitmekten ve aklın sınırlarını ihlal etmekten ve öylece var olmaktan olabilmekten başka bir yol bırakmazlar size. gelir gider gider gelirsiniz bir sarkacın ucunda. bir an olur ki gidip gelemezsiniz. eşiğindesinizdir çıldırmanın. çocukluğunuzun geçtiği o sokaklar daralır. sokaklar parklar meydanlar daralır. nefes almanız da güçleşir giderek . göğüs kafesleriniz daralır. aklın sınırlarındaki ihlal ile yaşadığınız ülkenin sınırlarının da ihlalinin başladığı yerdesinizdir artık. ve gidersiniz. başka bir gökyüzünün altında nefes alabilmenin hayaliyle. yeni yüzler yeni sokaklara ve yepyeni meydanlara…

burası bizim yurdumuz değil ki, burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu! demişti yıllar önce tezer özlü yakın dostu leyla erbil’e . sanki o günlerden tüm tarihini reflekslerini kolektif bilinçaltını hissetmiş görmüş gibidir bu ülkenin.

1977 yıllarıdır. siyah beyaz yılları türkiye’nin. "kanın ateşin ve seslerin cömertçe kullanıldığı yıllardır" ve fakat hüzünlenmeye vakit yoktur. dar zamanlardır. tezer özlü 1 mayısa katılır arkadaşlarıyla yanında kadim dostu leyla erbil de vardır. taksim’de meydana yakın bir yerde bulvar cafededirler. disk başkanı kemal türkler kürsüde konuşma yapmaktadır. birden silah sesleri duyulur ve çığlıklar sarar etrafı katliam başlamıştır. kırka yakın insan katledilir. ve yüzlerce yaralı vardır. kanlı 1 mayıs olarak geçer tozlu sayfalarına tarihin. leyla erbil’in birebir tanıklığıdır:  o gece sabaha kadar uyanık tezer. sabaha kadar kapıları. camları, halıları siliyor, çatal bıçakları ovup paralatıyor. devletin üzerine sıçrattığı kanı yuğup arıtmak istiyor. sabah görüştüğümüzde bir kez daha bu ülkeyi terk edeceğine yemin ediyor. mücadeleyi sürdürme lafları ediyorum ben.o ise burası bizim yurdumuz değil ki, burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu! diyerek sürekli yineliyor.

sürgünlük yıllarıdır sonrası. ülkesinden gider ve başka başka ülkelerde geçer ömrü ve fakat o artık ülkesiz bir insandır. başka başka sokaklar. başka başka klinikler. şoklar. ve hep kapatılmalar. kapatılmalar. o ise bir şey şeyin hep farkındadır bir ömür yetmez bir beden sınırdır. peki çıkış var mıdır… çıkış olup olmaması tartışılırda "çıkışı," bir tek edebiyatta görür o. izlerini sürer sevdiği kitapların sevdiği kitapları yazan yazarların.

ve sevdiği yazarlarla "yaşamın ucuna yolculuk," lara çıkar. izinden giderek

kafka’nın, pavese’nin. svevo’nun... yolculuklarda arar hayatın anlamını, edebiyatın gerçekliğini kendi varoluşunu hep bu izlerde arar. var olmanın etiği ile çıldırmanın eşiğinde gelir gider bir ömür. dünyanın bütün duvarlarına karşı yaşar nasıl yaşanırsa. can havliyle yaşamak !

"sınırlar kadar hiçbir kısıtlamadan sıkılmadım ve kendi sınırlarım içinde sınırsızlığımı kurdum. Hiç değilse bana özgü bir sınırsızlık, kendi suskun, kendi çığlığımın sınırsızlığı."                                                                                                                                                                                                                                            tezer özlü

sevgili tezer,

sen gittin gideli daha bir toplama kampına döndü bu ülke.nice katliamlara tanık olduk gördük yaşadık. diri diri betonlara soğuk hücrelere gömüldü çığlıklarımız. daraldıkça daraldı göğüs kafeslerimiz. bir cinnetten bir cinnete turlar başlatıldı. kısaldıkça kısaldı yollar. gökdelenler duble yollar ve nevi cinayet mekanları çoğaldıkça çoğaldı. nerdeyse uçarak gidiyorsun her köşesine cinnet vatanın. nerdeyse iki nefes arası nerdeyse nefessiz yaşıyoruz. otel odalarında yakıldık bir madımak . bir sivas.kurumlar yağdı üstümüze hem de güpe gündüz . ve daha da sürmekte o yağmur. üniversite kapılarında fabrika önlerinde varoşlarda sokaklarda meydanlarda ve hep arkamızdan vurulduk. ve her vuruluşumuzda seninle de vurulduk bir kez daha. şok odalarında. klinik kapılarında çarmıhlara gerildik. senin gözlerinle de baktık tüm bu olan bitene. gözleri gözlerimiz oldu gidenlerin. gitmek istedi kimimiz sınırların ötesinde bir nefes bir özgürlük umuduyla. gidebilenler gittiler canlarını kurtardılar kimi. gidip kurtulamadı kimi. sürdü zulüm. sürdü katliam. sürdü "yaşamın ucuna yolculuk," larımız. geldik dayandık eşiğine çıldırmanın. şimdilik aynı toplama kampındayız hepimiz. köyler yakıldı kürdistan’da çoğu çocuk kırk bine yakın insan öldürüldü. bazı yerler ise tümden silindi haritadan. roboski’ de çocuklar bombalandı.'soğuk gecelerinde çocukluğun'. bizim vergilerimizden kesilen paralarla alınan devletin uçaklarıyla katledildi çocuklar. ve bir mayıs gecesinde ve bir haziran sabahında iktidarın bedenlerimiz üzerindeki tahakkümüne karşı isyan etti bedenler ve gaza boğuldu tüm ülke. gaz fişekleriyle vurulduk kimimiz. kimimiz gözlerini kaybetti. bazı sözcükler sıklıkla kullanılır oldu ülkemizde toma. direniş. barikat. gaz maskesi. baret. isyan. devrim. anarşi. tomanın önünde direnen kadınlar. yasak ne ayol diyen lgbt bireyler. her zaman yenilsek de velhasıl renklendi direnme biçimlerimiz. bu arada şiir sokağa çıktı ve hatta varoş çocukları tarafından adı hakikat iki olan büyük bir barikat kuruldu taksimde. ve hiç bırakmadı bizi çocukluğumuz elinden tutan olsa da olmasa da.

son olarak da soma’da bine yakın maden işçisi katledildi bu ülkede. göz göre göre gelen cinayetin katliamın ardından maden ocağında ölmek onların "fıtratında var," dedi iktidar.

ve ekledi buymuş dedi kaderleri. üç yüze yakın işçinin cesetleri çıkarıldı madenden ve fakat sayıları daha fazla olmasın ve tepki çekmesin diye de işçilerin bulunduğu maden ocağına külle karışık su sıktılar. öğrendik ki küllü su birleşince beton etkisi yapıyormuş tezer. yani orda mahsur kalan işçiler tıpkı şili’deki gibi betona gömüldüler. o zamanlarda faşizm nasıl bir şeyse şimdilerde de öyle bir şey.

çok üzgünüz sevgili tezer . çok çok üzgünüz. "üzgün olmaktansa öfkeli olmayı tercih ederim." demişti ya ulrike meinhof. şimdilik keder ile öfke arasında gidip geliyoruz. zorlayıp durmaktayız sınırları. ve çoğu zaman asılı kalıyoruz bi boşlukta. can havliyle. öylece….

"bağırsam neye yarar, nasılsa duymazlar.
ben bir kömür ocağının onulmaz
göçüğüyüm, içimde cesetler ve daha ölmemişler var."

                                                                                           
metin altıok.

sivas’ta. madımak’ta "kurumların"  arasında yitirmiştik onu da…

"çizmelerimi çıkarayım mı? sedye kirlenmesin" soma katliamından yaralı kurtulan bir işçinin ambulansla hastaneye götürülürken söylediği sözleridir. bir de şu var: "ölmek madencinin kaderinde var," diyen bir iktidar. iki etik çarpışıyor konusu burada. biri var olmanın etiği. diğeri her türden var olmaya karşı iktidarın.

edebiyatı merak ediyorsundur belki bu ülkede hani senin hiç sevmediğin ve bir türlü dahil olamadığın ve kendini ait hissetmediğin ortalama bir duyarlığın seri üretimlerinden ibaret edebiyat ortamını sorarsan değişmedi değil hiç bir şey. tekelci edebiyat kurumunun kültür endüstrisinin kollarında kanonlara bölündü edebiyat.kültür endüstrisinin vitrinlerinde bankaların promosyonu haline getirildi şiirler. ve dolayısıyla senin kitapların da aldı payını bu durumdan. parayla ve yarayla karışık bir edebiyat çıktı ortaya.merak etme. hepimiz dahil değiliz buna. bağımsız duruşlarıyla hala şiir için yazı için direnenler yok değil.

nerdeyse unutacaktım sorma o tüm ülkenin gaza boğulduğu o muhteşem kalkışmanın güneşli güzel günlerinde temmuzunda gezinin "burası deli bir ülke, ama deliliği güzelleştirici değil, anlamsız ve katı, iliklerine kadar satılmış," diyen sevgili dostun leyla erbil ‘i de yolladık yanına. az çekmedi o da iktidardan. iktidarlardan. bir başkaldırı en çok leyla erbil’e yakışırdı. birbirinize iyi bakın.

senden kalan bir sorudur ve yanıtı kendinde hala: sürekli gitmek istemek de bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi şimdilik yazacaklarım bu kadar .

sevgiler.



söyleşiminör

-hocam , şiir şairi sever mi?

-şairini öldürmeyen şiir mi..

-ama şairler ölmeli, şairden geriye ne kalır ki şiir yazıldıktan sonra, şiir öz değil mi , şiir özse geriye kalan şair posa değil mi...

-aşıklar ölünce
aşk
şairler ölünce şiir kalır


-aşıklarla şairleri ayırmak gerek


-her aşık şair değil
her şair de aşık



dizin    üst    geri    ileri  

 



  2  

 SÜJE  /  Sabahattin Umutlu   /  yirmi bir mayıs iki bin on dört     4