KURGUSAL ÖYKÜ

Özgecan Dalkılıç   







YALNIZLIĞIMA ÇAĞIRDILAR


Uyku, hiç açılmamış bir kapıdır. Sahibi kimse, kim aralayıp kim bahşederse hiç girilmemiş odaların kapıları aralanır ve o odadan hiçbir cüsseye ait olmayan bir ses çağırır, kimsenin duyamadığı bir tınıdan:

_ Kutsal… En evrensel kelime… En evrensel kelimenin öznelliğine bölünmüş halleri. Neşeyi ve yaşamayı unutmuş korku halleri. Ke(a)derin en doğurgan renksiz rüyaları. Oysaki renksizlik kimi zaman sadece fotoğraflarda güzeldir. Renksizlik de sever başka dünyaları. Onun barınağı ki uykulardır, kapadığın gözlerin sakın ola ki açma! Hazır kutsallık demişken kutsal cümlelerle başlamalı, sana kutsal cümlelerle gelmeliyim. Benim seni tanıdığım kadar sen de beni, seni çağıran sesimle tanımalısın ve bahsetmemelisin kimseye uykuna davetsiz gelen dervişlerden. O devrişlerin ki etekleri henüz kirlenmedi. O dervişlerin ki kaşıkları alabildiğine lokmalarla dolmadı. O dervişler ki henüz yeni zamanları terk etmedi. Onlar ki yalnızları uykudan uykuya, başka diyardan diyara gezdirir de bir tek kendi gibi olan meczuplara yüz gösterirler. Yeryüzünün bütün kutsal cümleleri “De ki ona” diye başlar. Şimdi sen de de ki ona gövden arzın gövdesinden ayrılırken yanına bir tek kelime alsın. Bilmeli ki aslında kendini alırken yanına çok şey taşır. En çok da insanlarını. Şimdi seslendiğim vücut sor bakalım ruhuna “ Derin uykularda olmuş, olacak insanlarla hiç görmediği yerlere gitmeye ne kadar hazır benimle.

Küçüldü, küçüldü bir nokta kadar. Elinin kaldırmak, kulaklarını tıkamak istedi, en çok. Duyduğu sesler kendisini bu dünyadan alıp götüren seslerdi. Kime anlatıp kime doğrulatacaktı ki bu sesleri. Duydu mu duymadı? Hatırladığı tek şey uykuda olduğuydu hem de uyanmak istemediği bir uykuda. Bu sefer tanıdık bir ses:

_ Sanırım…

Cümlesini tamamlamaya gerek kalmadan sesi tanıdı. Kendi sesiydi. Yarım bırakılmış cümleyi tamamlamamak için sımsıkı yumdu, dudaklarını. Her şey kontrolünün dışındaydı. Engel olamadı, konuşmaya devam etti, ses:

_ Sanırım hazırım.

_ Hazır olanda sanırımlık olmaz. Kesinlik olur, şimdi bir daha yanıt olmalısın, sualime.

_ Hazırım.

_ Söyle bakalım neyi tercih edersin? Mabetleri mi, merdivenleri mi yoksa kaleleri mi?

_ Mabetler korkutur beni, kaleler her daim savaşa çağırır ki gücüm yok. Olacaksa merdivenler olmalı. Merdivenlerde insanoğlu ya iner ya çıkar. Çıkıyorsa keşfeder, iniyorsa keşfedeceği başka bir dünyaya iniyordur. Keşiflerde merak vardır. Merak insanı küçük ölümden _uykudan_ korur. Ben ki uyanmak ve hep uyanık kalmak istiyorum, bundandır, olacaksa merdiven olsun.

_ Sen ki merdiven demeseydin yine merdiven olacaktı, rüyalarında. Merdivendir, korkularının mabetine götüren; merdivendir, kalelerde savaşa çağıran. Mademki korkuyor ve gücün yok korkuna cesaret, güçsüzlüğüne kuvvet bulmalı merdiven ve ikisinin de kapısına varmalı soluk soluğa tükettiğin kendinle. Unutma ki tercihler her zaman tercihleri barındırır, içinde. Seçenekleri yoktur, seçtiğin her yol seni tercihlerin bütününe götürür. Aslında bir dediğin şey üçüdür. Mabetler, kaleler ve merdivenler. Peki önce hangisi?

_ Dervişlik, bilgelik değil; kurnazlıktır. Bir yol gösterdin, seçtiğin bir şey seçeceklerinin tümüdür, dedin. Ben ki uykulu tahtıma ne çıkarsa hatırlamaya ve anlatmaya razıyım yolumun götürdüğü yere kadar. Yeter ki sus, sus artık ki duyayım, anlatayım. Beni götüren merdivenler olsun, korkularım mabetlerim, sığınaklarım kalelerim.

_ Sus dediğin senin içindeki sesindir. Ne zaman ki anlatacaksın ben o zaman ki susacağım. Sesimi ancak ve ancak sesliliğinle bölebilirsin. Ama sakın unutma ki yine sana sonunda unutulmuş bir zaman kalacak. Etrafındaki kalabalıkların ne zamanki sana uykudaki hallerini anlatacak o an hiçleşeceksin. Yalnızlığından daha ağır, daha acı olacak; çünkü bilir misin sen “Hİǔ yalnızlığın demlenmiş halidir ve vakti geçtiğinde hep acı tüketilir.

Güldü, dudak kenarındaki donuk kalan bir gülümseme gibi değil, yüreğinin içinde serpilip büyüyen kocaman gürültülü bir kahkaha gibiydi.

_ Eğer ki sonunda sarhoşluk varsa içtiğim yalnızlığım olsun ses_(im). Anlatacaklarım benim değilse olmasın kimsenin. Suya atılıp bozulan bir büyünün masalı olsun ve akıp gitsin, uzaklaşsın yüzünü iyiliğe gömmüş musibetler… Sadece uykuya dair sözler sarf edeyim. Farz et ki bir uykunun içinde aynı anda çok şehirlere gittim, bana benzeyen, benzemeyen çok insanlar tanıdım. Hep aradım, kendimi arar gibi de kaybettiklerimi bir türlü bulamadım. En sonunda kendimden çok benden kopmuşların, benden ayrı olanların kelimelerine vardım. Ah kelimeler çocuğum, sancım!!! Ne idim bilemedim. Kadınsam doğurdum, erkeksem dölledim. Siz bilin ya da bilmeyin pek mühim değil her çocuk meşhur ölmez, tanınmaz. Adları ezberinde tutulmayan çocuklar gibi usul usul öldüler bir köşede, en ıstıraplı kalem sahibinin benliğinde kelimeler. Ve şimdi hiçbir şeye mana yüklemeden mabetleri de, merdivenleri de, kaleleri de yıkıyorum birer birer. Yalnızlığıma koşmadım, yalnızlığıma çağırdılar. Meğer herkes kendi ülkesini kurarmış, uyandırmayın artık beni, kendi dünyamda kalayım.
 

Rüyaların İz(düş)ü-m-ü / 7
 

dizin    üst    geri    ileri  

 



 17 

 SÜJE  /  Özgecan Dalkılıç  /  yirmi sekiz temmuz iki bin on beş     11