ÖYKÜ

Havva Ağral  







MASUMİYETİN YAPRAKLARI YA DA USTASININ GÖZLERİ


Mandalina kabuğu kokusu. Yaz başında, kızın boynundan sarkan parfümlü kolonyanın dere kenarına vuran ters akıntısı. Selim ve Aslı vuslatın ilk demlerine varan orta yaşlı çocuklar. Selim bu mandalina kokusunda ellerindeki biraların kokusuna kapılmış, arada burnunu kızın boynuna gömüyordu. Nereden geldiği belli olmayan beyaz bir tüy, akan dereye düşünce, Aslı irkildi. Selim bunun farkına bile varmadı. Suya düşüp savrulan beyaz tüy, büyüdü beyaz bir rüzgâr olup akan derede bir taşa takıldı. Aslı’nın elinde bira şişesi. Diğer elindeki sigara izmaritini söndürecek yer ararken, onu gördü. Mayısın kurak geçtiğine delalet, çalı bitkisinin yaprakları kurumuştu. Sert beyaz kuruyan yapraklar. Aslı’nın beyninde müthiş bir çağrışımdı. Bu çalı bitkisini tanıyordu. Evlerinin yakınındaki marketin dekoru da bundandı. Kuruduğu halde kimsenin su vermediği, çalı bitkisi. Bir de, yıllar önce, okuduğu lisenin duvarlarındaki sarmaşığın yaprakları böyle kururdu. Liseli çocukları örterdi bu devasa sarmaşık. Kendi zihin yolculuğunun asıl itirafı geldi sonra. “Sakın ona aşık olma!” Sekiz yaşında kendine verdiği emri hatırladı. “Sakın masum yüzlere, ona, hiç aşık olma!” Şu orta yaşlı haline sekiz yaşını itiraf edince komik kaçıyor, çünkü bu da bir aşkın itirafı olmaz mıydı? Aşk karşısına sekiz yaşında çıkmıştı. Belki daha da erken. Suluboya resim yapan uzun parmaklı genç olarak çıkıyordu karşısına. Sonra yaralı bir asker oluyordu. Kara derin gözleri vardı. Bir an toparlandı. Ne yapıyorsun sen? Selim yanında. Sen çocukluğun masum itirafındasın. Sonra bir sigara daha yaktı. Selim de başka renkli yaprakların farkına varmış, kendi zihin yolculuğundaydı. Daha demincek arabada biraz yakınlaşmışlar, onun losyonu ve kendisinin mandalina kabuğu parfümlü kolonyası buluşup, anlık şehvete varmıştı. Ancak Aslı arabanın içinde kulağına sesler gelince, tedirgin olup arabadan çıkmak istedi. “Gerisi evlenince!”

Bir kez daha zihninde sekiz yaşını görüyordu. Ne çok duvarlar örmüştü. Utanılacak bir şey mi aşk? Utanmışım demek ki. Halbuki dile gelince, hafif tebessüm edilip, geçilecek bir masumiyetten başka ne olabilirdi ki? Cinsiyetsiz, tensiz, hayran, sekiz yaşının vurgunu. Ama yok, yıllar sonra bir usta olarak çıktı karşısına. İtiraf edip gülüp geçmek vardı. Hayır orta yaşlı yıllarında bu itirafı etmeye yine utandı. Ona hep beni bul demeye çalıştı. Arada o kadar çok duvar var ki usta nereden bilsin?

Dere kenarı tanıdık.

“Çocukken gelirdik buralara. Daha uzundu bu dere. Önünü kapatıp tarla yapmışlar.
Hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor.” dedi, Aslı.

“Dert etme. Biz onu büyük, uzun haliyle hatırlayalım.” diye yanıtladı, Selim.

Yine zihninde ustam dediği insan. Daha önce bir senarist ve bir yetim olarak çıkıyordu karşısına. Ama yüz yüze geldikleri gün, neredeyse kavga edecekti ustasıyla. “Senin yüzünden iki araç değiştirdim. Neden bu kadar uzak bir semte adres verdin?”

Aslı ne anlatsa kâr etmiyordu. Bütün donanımsızlığı, deneyimsizliğiyle yazma ve düş yolculuğunu anlatmaya çalışmıştı. O hep “Dinle, dinle böyle olmaz” deyip duruyordu. Ne yapsa yanlış, ne söylese hatalı. Hep “Dinlemeyi bilmiyorsunuz. Siz yeni nesil hep böylesiniz.” diyordu.

Karşısında sığ, aptal, ablak suratlı bir Aslı vardı. Bugün bitse, bir bitse bugün, deyip durmuştu. Diyemedi. “Üstat size çocukluğumdan geliyorum. Zırhlar koydum, kitaplar, sözler, sizli bizli seçilmiş cümleler koydum araya. Ama yine de bulun beni.”

Aslı bu kez de onun ustalığına vuruldu. Öyle büyük bir ustalık, sığmazdı kadın erkek ilişkisinin o gerilim hattına. Taşkındı. Tenden taşkın, dilden aşkın bir hâl. Duygu ağısı ama bir o kadar beceriksiz. Aslı çocukluğuna duvar örerken, o da binlerce kitapla mesafeyi iyice aralamıştı. Düşlerde bile yasaklı yüce!

Şimdi yine araları bozuktu.

“Çok konuşuyorsun .”
“Peki hocam ama hangi koşullarda olduğum…”
“Beni ilgilendirmez…”
“Hocam güneşi bile görmeden ..”
“Biliyorum söylemiştin güneşi bile görmeden çalıştın. Hatta makine gibi…”
“Hocam!..”
“Kes artık bundan sonra tek başınasın.”

Aslı, kopan bağların bütün çıtırtılarını duydu. Masum yüzler, bilge yüzler, aşktan bozma ne kadar dert ve yol gittiyse, şimdi onsuz. Diğerlerine de aynı bakıyor artık. Hepsi aynı. Herkes, herkes gibi. Neyin rahatsızlığı bu?

Aslı, kendi düşüncelerinden tedirgin kıpırdandı. Selim, araca geçmeyi teklif etti. Bu çocuğun başka derdi yok mu arkadaş! Bir anda elinde beyaz yaprakların biriktiğini fark etti. Demek çalı bitkisinin kuru yapraklarını farkında olmadan öylece dermişti. Elindekileri akan suya fırlattı.

“Neden attın?”
“Hepsi kurumuş beyazlaşmış.”
“ İlginç kuruyunca beyaza dönmüşler.”
“Eee arabaya geçelim.”
“Hâlâ sesler var.”
“İleride tarlada çalışan işçiler onlar.”
“Dönmek zorundayız geç oldu.”

Aslı o günü küçük bir kaçamak gibi yaşadı. Daha çok zihin kaçağı, Selim’in bile gölgede kaldığı bir gün oldu.

Birkaç gün sonra bu sefer tek başına dere kenarına indi. Elindeki kitaba yoğunlaşamıyordu. Zihninde hep savunmada kaldıkça sözü türeten, türettikçe dinleyeni olmadığı bilinciyle kıvranan bir saat geçirdi. Kitabı kapattı. Kendi kendine yarı sesli konuşmaya başladı.

“Neden duymadınız? Dinlemediniz bile. İnanmadınız samimiyetime ama o gün, o adresi vermeye de mecbur kaldım. Size ulaşmak için günleri, saatleri gölgede bırakıp duruyorum. Hiçbir mesajıma dönmediniz. Neden?”

Tekrar o günü hatırladı. Boynunda pirinçten bir ishak kuşu kolyesi. Aksi gibi, duş aldığı halde kendine kokuyordu. Utanmaktaydı. Ama gerginlik daha büyük bir duyguydu. Ne oldu o gün? Eve geç kalmanın suçlusu gibi davrandığını, sonra da özürler dilediğini hatırlıyordu. Onun heykeltıraş olarak karşısına çıktığını da hatırladı. Evet, suluboyadaki uzun parmaklar, sonra heykelini yaptığı kız, o kız cüretkâr pozlar veriyordu tülden kara bir tulum içinde. Sonra karşı pencerenin imkansız senaryosunda iki çift kara derin bakış vardı. İki kişiydi, diğeri yetimlik. Bu sefer de analı babalı yetim yarasının kabuğu kalktı. Yara kabuklarını kaldırarak, yarasını kaşıyarak, ustasını bilincinin ötelerine iterek büyüdü Aslı. Film şeridi gibi az önce yine büyüdü Aslı. Yine aynı duvarlar hakimdi. Ne kadar okusa yetişemeyeceği ustası ile gölgeler, duvarlar ve ön yargılar vardı. “O gün sizin karşınızda hiç boynumu eğdim mi? Yoksa küstah, gergin, suçlayıcı mı baktım hep? Ah neden gölgeli bu kadar her şey?”

İshak kuşu kolye kayboldu. Sonra ustasıyla buluştuğu o adresteki arkadaşıyla da arası bozuldu. Sonra ağır gribe yakalandı. Sonra kötü bir kış geçirdi. Birkaç insanla tanıştı. Ama uyumsuzdu hepsi. Hiç biri uymadı işte. Yine beyaz yaprakları elinde buldu. Bunları ne ara yoldu? Selim ile oturdukları yere oturduğunu fark etti. Bazen öğrenmek sarsıcı oluyor diye düşündü. Çalı bitkisinin toprağını da karıştırdığının farkına vardı. Bir bira olsa içerdi. Ya da dut şarabı. Kiraz da olur. Elindeki kitaba dalmayı başardı. Geç saatlere kadar okudu. Son kez etrafına bakıp tekrar kitabına dönecekti. Telefondaki mesajı gördü.

Usta Sanatçı “Ne istiyorsun benden?”
Aslı “Sadece inanmaya devam etmenizi.”

Cevap yoktu. Mesaj yine kapandı. Aslı kendi kendine “Ne var ki bunda?” diye mırıldandı.

Bütün hüneri ve üretimi Aslı’nın aslına değindi. Masumiyetin son durağı çocukluğun, eski kabukları ve yaprak dökümünü, çocukluğunun güz coşkusunu üstünde taşıyan uzun parkası, uzun saçlarıyla.. seyrek sakallı usta, ne var ki bunda? Bir an hırs boğar gibi oldu. Hay ustasına da bilgesine de. Kökledi çalı bitkisini. Dereye attı. Eline dikeni batmıştı. Başka çalı bitkilerini de koparıp atmaya kalkıştı. Ellerini iyice kanatmak istiyordu. Onun yerine sigara yakmayı tercih etti.

Dere kenarında oturmuş, öylece bilgeleri düşündü. Düşünürken yorgunluk ve öfke hali yer değiştirip duruyordu. “Öfkelenip, daha doğrusu hırslanıp, bilgesine de ustasına da başlarım.” diyerek bağırabilir ya da kendini sakin bir limanda tutabilirdi. Sayıklar gibi “Ne var ki şimdi bunda?” deyip duruyordu. Bilgeleri ve parşömenleri düşünüyordu. Dehlizlerde bilinmedik bilgi kırıntılarını, ustasının gözlerini o dip suların karanlığında arıyordu. Kaç dil çözümlemek gerekir? Paslı bir mürekkep tortusu gibi gözleri var. Kaç parşömenin paslı geçmişinden bakıyor.

Elindeki eski yaralara bakıyor. Eski benlik yarasının dışa vuran hali. Hangi hırsla ellerini nerede kanattı?

“Yaradan etkilenme! Masum yüzlere vurgun olma! Çünkü kalmadı hiç biri. Sen, sendekini bile hırpani gördün. İttiği için sıradanlıktan çıktı. Hayır! Paslı mürekkep kurusu gözlerinde beyaz iki kuş lekesi . Aslı, bu neyin aşkı? Sen onun hayatında hiçbir yerdesin? Ne yaralıydı. Ne masum! Ne parmakları o kadar ince? Senarist ya da heykeltıraş da değildi. Onların hepsi sendin. Aslı, bu neyin yalımıdır. Böylece çakar! Her çakan bir gün söner. İtmesi, bıkması bir şans! İliğini kuruttun her haltı sora sora. Onun dağındaki dumanı tanımadın. O da sendeki yetimi tanımadı. Bilse ne olurdu? Hiç.”

Zihninde alıp verirken tuhaf bir ötüş duydu. Kafasını kaldırınca beyaz serçeyi gördü. Nesilleri tükenmek üzereydi. Çantasından mandalina kabuğu parfümlü kolonyasını çıkardı. Ferahladı biraz. Telefon çaldı. Usta Sanatçı’sının sesi. “Neredeysen çekmiyor bir türlü. İşlerim hafifliyor. Çalışmalarına dönebiliriz. Ancak dediğim gibi dışa dönük gözlem…..”   Beyaz serçenin gözlerinde ne vardı öyle?

…

“Usta Sanatçı, sen yine sıradan ol. Canıma oku! Ama masumiyet köklerimle bağlıyım sana. Bunu görsen de olur görmesen de. Sıradanlık iyidir be usta!”

Sevincinden ağaçların yapraklarına zıpladı.


dizin    üst    geri    ileri  

 



 27 

 SÜJE  /  otuz ikinci sayı