Semih Özcan   

  RÖPORTAJ 







[ Sedef Kandemir'le "Guguklu Saatin Çaldığı Gün" romanı ve "kendisi" üzerine... ]

 

ÇIĞLIK ATMA HAKKI

‘’ ‘Komünistim ben’ demiş. Üç yıl çekmiş cezasını, sonra eve gelmiş. Guguklu saatin çaldığı gündü. Dün gibi hatırlıyorum.’’

Yalnızca o günü anımsatmakla kalmaz Guguklu Saat. Bir savaşın da başlatanı olur. Çevreye, aileye ve en önemlisi kendine karşı savaşın. Sürekli susan/susturulan ses kimliğini haykırma arayışında bulur kendini.

‘’ Bu bir yüzleşme kitabı ‘’ diyor ‘Guguklu Saatin Çaldığı Gün’ romanı için Sedef Kandemir. ‘babamla yüzleşme romanı’. Doğru ama yeterli bir tanımlama değil kanımca.

‘Yüzleşme’ olduğu kesin...de sadece babayla sınırlı değil. Çevreyle, yaşanılan toplumsal süreçle; babayla yetinmeyen genel bir aile kavramıyla, geleneklerle, bakış açılarıyla bir yüzleşme. Ve özellikle de ‘kendiyle yüzleşme’.

Öncelikle çok iyi ‘görüyor’ Sedef. Bardağın dolu tarafını da boş tarafını da çok iyi görüyor. Gözlemciliği usta işi, yaşadığı anları zaman ve uzam farklılığında çok boyutlarıyla yakalıyor. Ve acımasızca eleştirmesini biliyor. En çok eleştirdiği de kendisi. ‘Yüzleşme’yi olanaklı kılan da bu.

Kendince zorunlu da buna. Çünkü kalkış noktası; konuşamamış, sürekli suskun kalmış, birey olamamış kimliğinin sorgulanması.

‘’…Dünya’yı saran uğultulu bir kalabalığın ortasında durup, çekinerek parmağımı kaldırıp, ‘ Bir dakika, bir şeyler söyleyebilir miyim? Müsaade eder misiniz?’ der gibiyim.’’ (sf. 7)

…diyor.

‘’Tek bir söz bile etmeyen hiçbir yaşamın yaşanmadığını görüyorum bu yeryüzünde….Bu yüzden.

Hepsi bu.’’   (sf. 8)

..diyor.

Ve çocukluğundan başlayarak yaşamını didik didik yeniden yaşıyor.

***

İlk olarak ‘Yüzleşme’yi soruyorum Sedef’e. Ve roman kurgusunu çok iyi kotardığı halde neden ‘anı-roman’? Ve  :

 

s.ö - Bu yüzleşmeyi tamamladığına, suskunluğunu yeterince bozduğuna inanıyor musun?

s.k. - “Guguklu Saatin Çaldığı Gün” Romanımın önsözünde, kendi yazma serüvenimin nedenini; “Dünyayı saran uğultulu bir kalabalığın ortasında durup, çekinerek parmağımı kaldırıp, ' Bir dakika, bir şeyler söyleyebilir miyim? Müsaade eder misiniz?’ Der gibiyim” diyerek kısaca özetledim. Gerçekten yaşayan herkesin hayatının yazılmaya değer olduğuna inanıyorum. Bunları belirtmemin bir nedeni de, tespit ettiğin gibi kendimle yüzleşmek ve bir sonuca varmak çabamı ifade etmek içindi.

Vardığım sonuç, her yaşamın anlatılmaya değer olduğu çıkarımından başka, toplum düzeninin, bu toplumu oluşturan insanların birbirleriyle ilişkilerinin yaşamları nasıl biçimlendirdiğiydi. Bunu anlatmayı kendi en yakın çevrenizle, kendi yaşamınızdan örneklerle yaptığınızda ortaya çıkan sonuca “Anı Roman” deniyor. “Guguklu Saatin Çaldığı Gün” Ben, anı roman dediğim için anı romandır. Sadece babayla değil, anneyle de yüzleşmeyi ve sonunda insanın kendisiyle yüzleşmesini içeriyor. “Anı yazmak ölümün elinden bir hayatı kurtarmaktır“ Diyen Andre Gide’e katılıyorum, anılarımı ölmekten kurtardım, ancak bunu kalıcı olmak adına yaptığım anlaşılmasın, bu anıları yaşamamıza sebep olan nedenleri yerinde tespit etmek için yapılmış, zamana bir yolculuk olarak değerlendirilmesini beklerim. Her ne kadar bir sonuca vardım desem de kendimle yüzleşmem elbette bitmedi, ömrümün sonuna kadar da biteceğe benzemiyor.

***

 

Romanda baba, odak noktası. Tüm yaşanmışlık; acılar, özlemler, sevgi, nefret, özlem… Tümü babanın kişiliğinde kusuyor kendini. Hem bir çekim gücü baba hem de bir itim. Hem sevgiyi hem sevgisizliği karşılıyor.

‘Baba sevgisi’ var kuşkusuz. Kızına karşı soğuk duran, onunla ilgilenmeyen bir baba değil karşımızdaki. Aksine aydın, komünist, devrimci bir baba. Küçücük bir çocukken kızını Ruhi Su’nun konserlerine götüren, rakı sofralarında sanatçı ve aydın dostlarıyla hoş sohbetler eden, kızına pikaptan yayılan müziğin eşliğinde Nazım’dan şiirler okuyan bir baba. Kızına gülen gözleriyle ‘Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim, anladın mı Pofuduk?’ diyerek sevgisini veren bir baba. Coşkuyla, yüksek sesle ‘Barbara’ şiirini söyleyişi hala unutulamayan bir baba…

Ancak komünistlik ‘zor zanaat’… Hem çevre baskılarına katlanma hem de kendi içinde öyle olunma, öyle yaşayabilme anlamında.

‘Komünist’ sözcüğünün bile suç sayıldığı, korkulduğu dönemler dışarıya alabildiğince kendini kapatmak zorunda kalan, uzun süreli hiçbir yerde duramayan, kendi kabuğuna çekilen aile, parçalanma sürecine de girer. Yaşanılan dönemde, bir büyük korkunun, bir tür canavarın adıdır ‘komünist’. Öyle uluorta açığa çıkmaya, söylenmeye gelmez. Çevrenizde, konu komşuda yaratılan korku, sizden kurtulmak için ihbar mekanizmasını çalıştırır. Yaşamınız boyunca bir kaçak olmak zorundasınızdır.

‘’ Bir keresinde çocuğun birine ‘Benim babam komünist, biliyor musun’ dedim gururla. Çocuk hiç sesini çıkarmadan yüzüme bakmıştı sadece.

Anneme ‘babam komünist değil mi?’ dedim.

Annem dehşetle, ‘Sus!’ dedi. ‘Sakın hiçbir yerde söyleme.’

‘Neden?’ diye sordum, ‘Komünist olmak çok mu kötü bir şey?’

‘ Büyüdüğünde anlarsın’ demişti babam. ‘Sen şimdi derslerinle ilgilen. Sorarlarsa babam komünist deme. ‘Toros Canavarı’ dersin daha az korkarlar.’

‘Toros Canavarı ne baba?’ dedim.

Güldü, ‘En iyisi boş ver sen hiçbir şey deme. Babam; insanlar yamasız don giysin kıçlarına isteyen bir adamdır dersin, olur biter’ dedi. ‘’

Ve ‘Yamasız don giyilmesinden yana’ insanların, yamamaya olanak bile bırakılmayan delik- deşik bir yaşamın içine itilmelerinin öyküsü başlar.

Babanın varlığından beklenen sevgi, bir süre sonra yıkıma,düş kırıklığına, sevgisizliğe dönüşür. Çünkü olanca ‘devrimci’liğine karşın, kendi içindeki feodalizmi aşamamış, toplumda gördüğü baskıyı kendi ailesi ve çocuğu üzerinde kuran bir baba. Sevgiyi çok önemli gören ancak kızının bir başkasını sevebileceğini asla kabullenemeyen; sevgi ve özel yaşamının tüm ayrıntılarını onun adına düzenlemeye, biçimlendirmeye çalışan bir insan. Bunlar günümüzde de, birçok ‘devrimci, aydın, demokrat’ olarak bilinen kişilerde gördüğümüz yıkılamayan feodal özellikler. Tam bu noktada, sosyalist devrimci düşüncelere sahip olmanın; kadının özgürleşmesinde, kimliğini bulmasında, var olmasında yeterli olup olmadığı sorunu ortaya çıkıyor. Ve kuşkusuz ayrıca bir feminist düşünce varlık ve gereklilik nedeni, feminizme bakış açısı tartışmalarını da beraberinde getirerek..

‘Guguklu Saatin Çaldığı Gün’ bir yanıyla da dönem romanı. Yaşadığımız ilk ‘kara dönem ’in romanı. 1940’lı yıllardan başlayarak özgürlükler üzerine çöken kara bulutların, toplum yaşamına müdahalelerin, onu biçimlendirme çalışmalarının başlatıldığı ve 12 Mart’la doruğa ulaştırıldığı dönem. Bir yönüyle 12 Mart’ın ve oraya giden sürecin romanı. Ancak öyle bir dönem romanı ki, şimdiye dek bildik gelen kişi ve kurumlar yok karşımızda. Tutuklamaların, işkencelerin görüntülerini bulamıyorsunuz.. 12 Mart’ta içerdekilerin değil, dışarıda kalanların acılarını görüyoruz. İçeri girenlerin değil, onların yakınlarının yaşadığı yıkım var karşımızda. Çürüyen aile kavramını, çürüyen ‘cumhuriyet Kurumları’nı görüyoruz. Bu çürümüşlük içinde ilk toplumdan dışlanan, kendisine ‘ev kadınlığı’ dışında hiçbir seçenek bırakılmayan annedir ilk önce. Anne gençlik yıllarında, cumhuriyetin ilk yıllarında övünülerek açılan meslek okullarından hiçbir yüz bulamaz. Öyle ki, ablasının götürdüğü konservatuarın müdürü çürümenin de baş aktörü olarak çıkar karşılarına. ‘Kardeşinizi bu okula vermeyin. Siz saygın insanlarsınız. Burası size göre değil. Maalesef burada öğrenciler terbiye,nezaket kurallarına pek uymuyorlar. Kardeşinizi ziyan etmeyin’ sözleriyle başvurularını reddederken.

Annenin evlenmesiyle de bu ‘saygın’ ve farklı aile, yapısını sürdürür. İçten içe kendini çürüterek, içten içe kendini yok ederek. Artık çok farklı bir aile olmuşlardır;

‘’..ders kitaplarında gösterilen aile resimlerindeki gibi hiç değildik. Aile resmindeki koltuğunda gazetesini okuyan dede, yün ören nine hiç olmamıştı. Üstelik masada oturan oğluna ders çalıştıran gülen baba çoktan evi terk etmişti ve benimle halının üstünde oturup oynaması gereken küçük kız bebek hiç doğmamıştı. Kestane kavuran, gülen anne ile ben kaldım evde. Üstelik anne artık kestane falan kavurmuyor, paket paket sigara içip, asık bir yüzle düşünüyordu. Yeni bir yaşama başlamıştık, aklım karışıktı. Birkaç sene süren mahkemeler,davalar,icralar, kavgalar, annemin sokak ortasında yediği dayak, meraklı komşular ve onlara defalarca, defalarca anlatılan bütün bu olaylar, çığlık çığlığa bağırmak istiyorum.’’ (s.65)

Ancak bu istek uzun bir süre istek olmaktan öteye geçemeyecektir. Çünkü sevgiye önem verilen sevgili aile kurumunda, sevmek yasaklanmıştır.

Baba yine odak noktasındadır. ‘’Aile babası’ olarak sevgi çok önemlidir baba için. Sürekli onun önemini vurgular. Annesiyle aralarındaki ayrılıktan sonra bile; her cumartesi onu almaya gelen, iki saat gezdiren, onu sevgiyle kucaklayan bir baba. Ve kızına sevgiyi yalnızca kendi tanımlayan, sevgiyi yücelttikçe, sevmeyi yasaklayan bir baba. Bu noktada baba, kızının ‘ilk yalnızlığı, ilk ‘hayal kırıklığı’ dır.

***

s.ö. - Bir yandan, Kemal Bekir, Arif Damar; Nevzat Çıdamlı gibi sanatçı ve aydın dostları olmuş, 'komünistlikten' yaşamının önemli bir dönemi içerde geçmiş devrimci bir baba; bir yandan da ataerkil anlayışı üzerinde alabildiğine hissettiren, senin adına kararlar alan, iş ve eğitim yaşamını, sevebileceğin kişilerin seçimini senin adına yapmaya çalışan bir baba..bu 'muhafaza'karlığını korumacılıkla açıklamak yeterli mi? Bu çelişkinin nedenini şu an yapabiliyor musun? Dahası benzer çelişkili duyguları şu an senin de yaşadığın oluyor mu? Bunu şunun için soruyorum. Romanda 12 Mart'ı ve oraya giden dönemi anlatıyorsun. Her ne değin o dönemde daha çok olsa da yer yer günümüzde de etkisini sürdüren bir açmaz var. Devrimci kimliklere de soksak, bu toplumun bir parçası olarak bireyin feodal yapısını kıramaması.. Dün ve bugün karşılaştırmasıyla kişiliklerin kendi devrimci dönüşümünü yeterince sağlayabildiğini düşünüyor musun?

Bu soruya ek bir soru daha… Sosyalist bir yapın olmasına karşın aynı zamanda feminist bir kimliğin de var. Buradan, klasik sol anlayışın dışında, sosyalizmin tek başına kadının kurtuluşunu, kendi varlığını kazanmasını sağlayamayacağı sonucunu çıkarabilir miyiz?

s.k. - Bilindiği gibi her yeni doğan insan, doğduğu ailenin kültür yapısı içinde biçimlenerek büyümek zorunda. İnsanın özünü oluşturan bu aile kültürünü de biçimlendiren bir toplumun varlığı düşünülürse, insanın kendisi olması, kendini bulması oldukça zor. Biz dünyanın birçok yerinde olduğu gibi ataerkil düzenden yakasını kurtaramamış bir toplumuz. Babamın da etkilendiği bu yapı değişmedikçe kargaşa sürüp gidecektir. Ataerkil yapı ne yazık ki kadınların gelişimini ve özgürlüklerini kısıtlayan bir düzenden başka bir şey değil.

Babam kendisindeki bu çelişkiyi belki de çok fark etmeden yaşadı. Buna neden de kendisinin babasından daha farkı bir yapıda olması, onun kadar katı kuralları olmayan biri olmasıydı sanırım. İnsanların emeğini, özgürlüğünü savunan bir ideolojiye olan inancı, bu uğurda iktidarın her türlü baskısına, cezalandırmasına göğüs germesi, ideolojisine olan inancından son nefesine kadar vazgeçmemesine karşın kadına bakış açısında tutucu bir yan olduğunun farkındaydım. Toplumun kadından beklediği davranışları destekleyici bir yaklaşımı olması, onun koruyuculuğundan çok bu düzene karşı koyamadığındandı diye düşünüyorum. Çünkü erkekti, erkek olmanın avantajlarını yaşıyordu. Kızıyla arkadaş olmayı becerirken diğer hemcinslerinin katılığından eser yoktu, bir anlamda kızını özgür bıraktığı izlemini yaratıyordu. Ancak gerçek bu değildi. Denetim ve gözlem altında olduğunuz her anınızda hissediliyordu. Yani sizin kendinizi biçimlendirmenize pek olanak bulamıyordunuz o düzen içinde.

Ben otuzlu yaşlarımdan itibaren bunları dillendirmeye başlamıştım, yakın çevremle. Görüldüğü gibi kadının da bir şeyleri fark etmesi ve bunu dillendirmesi zaman alıyor. Günümüzde kadınlar maruz kaldıkları baskılar karşısında seslerini internet aracılığı ile daha çok duyurma imkânı buldular ve giderek çoğaldıklarına inanıyorum. Bu sevindirici bir şey tabii. Devrimci erkekler bu anlamda kendilerinde oluşturulan feodal yapıyı sorgulayabileceklerdir. Bu sorgulama onları dönüştürecek ve kadınlarla omuz birliği olmadan sosyalizme varılamayacağına hak vereceklerdir diye inanıyorum. Sosyalizme inanan bir kadının feminizmden uzak olmasını düşünemiyorum, “Sosyalistim ama feminist değilim” gibi söylemler içinde olan hemcinslerimi duydukça da bu anlamda şaşırıyorum. Sosyalizm; özgürlüğü ve emeğin hakkını savunan yapısıyla zaten feminizmi içinde barındırıyor. Feminizmi içselleştirmeyen bir kimsenin ben solcuyum demesi çok anlamsız. Kadınların da erkekler kadar yakasını kurtaramadığı bu erk egemen yapının değişmesi ve dönüşmesi tüm feministler gibi benim de hayalim elbet. Bir gün gerçekleşecek bir hayal olduğuna inanıyorum.

s.ö. - Her ne değin romanın geçmişin eleştirel bir dökümü, geçmişle bir yüzleşme olsa da yer yer nostaljik bir hüzün, bir özlem de buldum ben. Örneğin, pikaptan yayılan müzik eşliğinde söylenen ' Barbara' şiiri yalnızca o dönem değil, şimdi de ağlatıyor gibi geldi bana. Bu kez tam tersini soruyorum. Geçmişe göre bugün daha da kötüleşen yaşamlarımız oluyor mu? Yalnızca yok olana bir özlem mi?

s.k. - Eşyalarla pek bağımın olmadığını vurgulayayım önce. Nostaljiden benim anladığım; bir anının yaşandığı ortamda hissedilen duygulara olan özlemden başka bir şey değil. Soba, pikap, yumuşak bir divan gibi nesneler ortamı tanımlamak dışında bende fazla bir özlem yaratmıyor. Yazdıklarımın gelecekte okunacağı düşünülürse, geçmiş bir dönemi geleceğe resmetmek amacıyla anlatılmış ve o dönemin kullanılmış, zamanı bitmiş eşyalarıyla döşeli bir fotoğraf canlandırılmış gibi düşünün

Teknolojiyi seviyorum. Soba yakmanın bir kadın için nasıl bir eziyet olduğunu çok iyi biliyorum. Dikkat ederseniz geçmişin eşyalarını özlemle anan kişiler hep çocukluklarından söz ederler. Çünkü o anın sorumluluklarını taşımıyorlardır. Evi ısıtmak, o yün yatakları temiz tutmak, o sıcak ve sevimli ortamı hazırlamak, bazen çok gereksiz bulduğum devasa halılarla başetmek hep yetişkin bir kadının emeği ile ortaya konur ve bir o kadar da eziyetli, zor iştir bu. Kimse bunu dillendirmez. Bu yüzden nostalji diye adlandırılan özlem duygusu o an için yaşanan huzura, o an için hissedilen yaşam sevgisine olan bir anmadan başka bir şey değil benim için. Dediğin gibi Barbara’yı halen okuyor ve okudukça savaştan nefret ediyoruz. Çok daha gelişmiş araçlarla eski ya da yeni harika müzikler dinleyebiliyoruz. Bu anlamda iyileşen yaşam biçimine karşın yaşamdan mutlu olamıyorsak, giderek kötüleştiğini düşünüyorsak sebebini hayatımızı kıskaç içine alan kapitalist dünya sistemini sorgulayarak bulmamız gerekiyor. Babam kapitalist sistemi “Kapitalizm insanın ciğerini söker kendisine yedirir” diye tanımlardı. Böyle bir sistemde insanın mutlu olmasını beklemek neredeyse imkânsız bence.

s.ö. - Romanında anlatımından belli oluyor ama yine de belirli bir tarih vermiyorsun, annenin ‘ziyan olmaması’ için konservatuara alınmadığı dönem hangi yıllar? Ve o günden bu yana ailenin dışında, toplumda ve çevrende de gözlemlediğin, etkilendiğin siyasi gelişmelerden de söz edebilir misin?

s.k.- Annemin Konservatuara gitmesine engel olan kişi, ileri sürdüğü ahlaki gerekçelerle bizzat konservatuarın o dönem müdürüymüş. Yani 1940’lı yılların hemen başı olabilir. Annemin de bana konservatuara gidemediğime üzülmemem için defalarca anlattığı bir anısıydı. Sanata olan yatkınlığımı bildiği için sanatçı olmak isteğime beni karşısına alarak değil ama gizlice karşı çıkıyordu. Bu, toplumun ahlak, namus geleneği ve ahlaki ikiyüzlülüğünün bir kadını nasıl biçimlendirdiğini açıkça anlatıyor. Böylece sanatın ülkemizde dünyanın neresinde kaldığını daha net görebiliriz. Sanatın her dalı için geçerli bu dediğim. Erkek mahlasıyla yazan kadınların varlığı az değil bu ülkede geçmişte biliyorsunuz.

Saçlarını örtmeden sarıya boyamayı, erkek takım elbisenin kadına uyarlanmış modeli olan tayyör giymeyi özgürlükleri sanan kentli kadınların üç beş kentte yaşamaları ve bir takım ahlaki baskıları sorgulamadan içselleştirmeleriyle oluşmuş bir cumhuriyeti yaşadık, yaşıyoruz. Ninelerinin ezilmişliğini farkında olmadan bu göstermelik özgürlükleriyle içlerinde taşıdılar. Birçok geri kalmışlığımızın temel taşında ne yazık ki bunlar yatıyor. Mahalle baskılarını dışardan değil bizzat içimizde yaşadık, yaşattılar.

Toplumun siyasi yapısında görevli kişiler de toplumun içinden çıkan kişiler olduğundan ve kendilerince kurulu düzen dedikleri bu yapıdan beslendiklerinden yine ne yazık ki böyle sürüp gitti. Kısaca eğitimin düzeni besleyen, büyüten, pekiştiren katkısıyla…

Çevremde en bariz gördüğüm örnekler benim de içinde bulunduğum 70’li yılların hippi diye adlandırılan kuşağın düşünce ve yaşama biçimine karşı başlatılan, Amerikan emperyalizmi destekli kapitalist önlemlerdi. İnanılmaz medyatik bir propaganda başlatılmış ve hippilerin uyuşturucu bağımlısı, önlerine gelenle seks yapan gençlerden oluşan marjinal bir topluluk olduğu insanlara aşılanmaya başlamıştı. Aileler çocuklarının hippi olmaması için ellerinden gelen baskıyı esirgemiyorlardı. Komik olan hippilerin giyim ve saç modelinin hoş karşılanışıydı, koca koca adamların saçlarını uzatmaları, kadınların kısa ve çiçekli giysiler giymeleriydi. Bu kısa sürdü, hepsi yine anne ve babalarının görünümüne geçiş yaptılar. Hippilerin “savaş yapma sev” demelerinin üstünde kimse durmadı. Sevmeyi sevişmek olarak algılayarak hippileri sevmemek için daha çok bahane ürettiler. Komün halinde yaşamayı, paylaşmayı, bireysel özgürlüğü savunan, kapitalizme karşı bir yaşam geliştirmeyi hedefleyen insanlar böylece dağıtıldılar. Bunlar benim bizzat gözlemlediğim siyasi gelişmelerden biriydi çevremde.

***

Babasına ve karşı verdiği uzun bir savaşın ardından sevdiği kişiyle evlenir. Sevdiği kişi yine ‘aydın’dır, bale sanatçısıdır, iş ile ilgili çalışmak üzere bir batı ülkesine, Almanya’ya düşer yolları. Çocukluğundan bu yana alışık olduğu sevgisiz aile ortamı burada da değişmez. Varlığı burada da, üstelik yabancılaştığı bir ülkede daha da silinmiştir. Baba evinden farkı yoktur bu yaşamın da.

‘’Sabahla başlayan gün geceyle bitiyor. Sonra bir daha, bir daha… Yine de gölgelerim var benim, onlarla yüzleşmeliyim. Bu derin üzüntü halinden, isteksizlikten, karamsarlıktan kurtulmak istiyorum. İplerimin kontrolünü elime geçirmeliyim, Ben olmalıyım, ben kendim olmalıyım, ben kendimi bulmalıyım.

Kentin bir kıyısında doğmuş, yaşamının çoğunu, terk edilmiş annesinin büyük gözaltısında geçirmiş, uysal görünümlü, Madonna kadar hüzünlü gözleri olan küçük kız çocuğunun isyanını biran önce bastırmalıyım, yaşayamıyorum.’’ (s.144)

***

s.ö. - Evleneceğin kişiye karşı da bir tavır var babanda..ve buna karşı çıkıyorsun doğal olarak. Ancak, evlilik yaşamın, neredeyse babanı haklı çıkaracak türden çünkü bu kez tepkileri sen veriyorsun. Biraz da bunun için bu roman 'kendinle yüzleşme' mi diyorum?

s.k. -  Babamın hatası evlenmek istediğim kişiyle arama girip zorla bana olamaz diye dayatmasıydı. Oysa benim o kişiyle onu tanıyacak kadar zaman geçirmeme olanak tanısaydı, eminim ki ben o evliliği yapmamış olacaktım. Evliliğimi onaylaması ise yine ona göre bekâretimi kaybetmiş olduğumu sanmalarıydı ki; bu bence yaptığı en büyük hataydı. Bir ülke dolusu kadının yaptığı yanlış evliliklerin nedeni de bu zaten bence. Bunlar günümüzde büyük kentlerde azalmış görünse de koskoca bir Anadolu halen bu geleneğin pençesinde yaşayan kadın acılarıyla doludur. Benim yüzleşmem kendimle eviliğin süresini neden uzatmamla ilgili… Halen cevabını dosdoğru veremediğim gereksiz bir uzatmayla ilgili…

s.ö. - ''Sevgi önemliydi,sevmek değil. Böylece çığlık atma hakkımı yitirdim' diyorsun. Daha sonra kazandın mı bu duygunu? Şaka bir yana, söylemek istediğim şu; romanında 12 Mart dönemini, o dönemin aile içine yerleştirdiği kaotik ortamı, üstelik çok da başarılı veriyorsun. Ancak daha sonra 12 Eylül denilen bir başka faşist ara dönem daha yaşadık. O dönemi de bir başka kitapla yazmayı düşünüyor musun? Ya da ben o zamanlar yeterince çığlık attım, yazmaya gerek yok mu diyorsun?

s.k.-  Evet, 12 Mart dönemi silindir gibi geçti üzerimizden demiştim. Babamın işini kapatıp, düşünce suçluluğundan kaçak duruma düşmesi yüzünden hayatımız olumsuz yönde değişmişti. 12 Mart’ın etkilediği ülke insanlarından biriydik. 12 Eylül’le ilgili, üyesi olduğum KYD – Kadın Yazarlar Derneği projesi olan “Tanıklıklarla 12 Eylül” kitabımızda benim de paylaştığım bir anı var. 12 Eylül’den çok söz söyleme hakkını kendimde bulmuyorum açıkçası. Çünkü o kadar çok bedel ödeyen insan var ki. Kimini tanıyor olmam, kiminin anılarına uzaktan ya da yakından tanıklık etmiş olmam bana bu hakkı vermiyor. Sadece onların öykülerinden bahsedebilirim. Çok acı öyküler…

12 Eylül tabii ki bitmedi, halen sürdüğünün iyi kötü farkındayız çoğumuz. Yaşamış olduğumuz ve halen yaşıyor olduğumuz hayatlar hakkında elbette söyleyeceklerim de bitmedi. Yeni bir roman eşikte diyebilirim. Yine hayatlarımızı şekillendiren ülkenin gerçekleri içinde yaşanan ne varsa anlatılacak yeni bir roman…

Sevilmeyi istediğimiz kadar sevebilmeyi de önemli görüyorum. İnsanlar durmadan sevilmek istiyorlar. Kendi verebildiğimiz bir şeyin karşılığını beklemek hakkımız olabilir ancak. Bunu yaşamadığımızda da yapılacak pek bir şey yok… Sadece roman yazmak kalıyor geriye. Ben de bunu yaptım.

s.ö. -  '' 'Komünistim ben' demiş. Üç yıl çekmiş cezasını sonra eve gelmiş. Guguklu saatin çaldığı gündü. Dün gibi hatırlıyorum.'' (s.56)

Yaşadığın bugünlerde de, Guguklu Saat'in çaldığı gün/günlerin oluyor mu?

s.k. - İnsanın yaşadığı, şahit olduğu her şey, her an bir öykü konusu olabilir. Yaşadığı hayattan beslenen, yazmayı kendine uğraş edinmiş her kişi için bu böyle. Ben ilk hatırladığım görüntüden yola çıkarak kendime ulaşmaya çalıştım, “Guguklu Saatin Çaldığı Gün” bunun için bir başlangıçtı. Hafızama kazınan her görüntüyü “Guguklu Saatin Çaldığı Bir Gün” kadar anlatılmaya değer buluyorum…

Yaşadığım bu süreç içinde anı başlıkları, “Deniz’lerin Asıldığı Gün” olabilir ya da “Ethem’in Vurulduğu Gün” de olabilir… “Ali Hüseyin Korkmaz’ın Linç Edildiği Gün” kadar “Medeni Adındaki Bir Gencin Vurulduğu An” kadar çoğalabilir başlıklar. Hafızamıza kazılan görüntüler, içimize işleyen seslerden birisiyle başlayan bir serüven olabilir yazmak… Geleceğe resmedilecek o kadar çok anı biriktiriyor ki insan, yazmaktan başka bir çare bırakmıyor tüm bunlar. “Ağaçları öldürdükleri Gün” başlamıştı her şey, diye yazılabilir bu günün anıları, bir toplumun isterse nasıl değişip, dönüştüğüne şahit olduğumuz çok şey yaşadık son günlerde… Guguklu Saat'in çaldığı gün/günlerim hiç olmaz mı? Elbette oldu/ oluyor. Daha da olacak.

Aralık 2013



( Guguklu Saatin Çaldığı Gün, Sedef Kandemir, Roman, Bencekitap Yayınları, Ekim 2011 / Ankara )


dizin    üst    geri    ileri  


 

 

 SÜJE  /  Semih Özcan  /  sekiz ocak iki bin on dört      32