DENEME

Hazel Dahbest & Çağrı Dahbest  







Anlamadığını Anlatan Kimseler Üzerine


Saatlerin sirayet ettiği vakit ne denli geç geldi ki bilmeden şu cümleleri gecenin içinde düşünürken. Sanki saf aklın saadeti bi’ buğu gibi eriyip yok oldu güneşin karşısında. Her şey sessizleştiğinde mi başlıyor yaşamak dediğimiz şu yaşamın kaygılı hastalığı? Yoksa sessizleşen insan mı oluyor bu hastalık karşısında? Neden bunca gürültü var ki...? Sessizlik de varken! Nasıl da oldu olanlar oluşmamışken, ol, dedi ve olurken hiç mi acı çekmedi bu topraklar, taşlar... Şu ayağımın altında ezilen toprağa kan bulanırken umacı halen pazarda mıydı? Bir yerden sızan şarkının tınıları ne zaman arabanın aynasından süzülerek yok oldu? Her şey zamanın içinde hafifçe ezilirken söylenecek ne kaldı?

Bir şeyler olurken, neden hiçbir şey olmuyor? Herkese ve hiç kimseye yazılan bi’ öykünün mekânı aklımken, aklım, öznesini taşıdığı bu olayları nasıl reddeder? Uzaktan bi’ ses gelirken, şimdi de o özneyi mi reddeder? Her kim yapacaksa bu reddedişi, her ideal olanı da reddetmek, bize açılan bi’ “oku” sözü olarak mı gelecek?

Bi’ an durgun ve acıyla, sanki çok uzaklardanmış gibi gelen sesin dibimde bittiği an,

-Sus, diye haykırmıştı!

Sadece, “sus” diyen bi’ acı, susmaktan öteydi! Bu anlam ve anlamın ötesinde oluş, pozitivist bilime tapan aklın şuursuzluğu mudur? Yoksa her zaman düşen siyah güllelerin siyah tonunda parlayan kırmızı-turuncu parıltı mı? Hangi soru eklenecek ki olanlar olmamışa çıkacak? Ne denli korkakça ve sade gelir kulağa kaçamaklar! Kaç cümle daha eklemem gerekir ki şimdi unutayım? Kaç cümle daha silmem gerekir ki hatırlayayım, diye? Denmeyen cümleleri diyen bi’ şarkıda, “hayatın noktasından ve virgülünden ibaretiz,” sözü mü gerçek yoksa? Yok olmak için var-olunası bi’ kayboluş mu gerekli bunca anıların yanında?

Sanki sesin öznesi benken, sırf aklımda diye öznelliğini kaybeder oluşu benden öteye giden bu hâlin vahimliğini, benin de ne denli bezgin olduğunu göstermez mi yaşama karşı? Kim kime karşı kabuk kesilmişken hiçbir şey de bilinmezken derenin sesinde tüten bi’ kimse susarak konuşmaktan kaçınarak sessizliğe kaçmıştı,

-Sus, diye de haykırmıştı susarken.

Bazen sessizce üflenen bi’ nefes ne denli anlamsızsa, gülmek de öyle anlamsız kalıyor. Yine de üflenen bi’ nefes varken sessizce, gülüşler de olmalı sessizce, kendisinin sessiz olması, gülenin gülüşünün de sessiz olacağı anlamına gelmez o halde!

Sanki her şey anda susmaktan öteye gidemiyor! Andan çıkan an, yaşamın koyu tonuna karşı açık rengiyle baş kaldırması bir nevi tuvalin iyice anlamsız olmasına sebep olmaz mı? Bunun da anlamsızlık esaretini yok mudur? İyi de yok mudur bu sözlerde de anlamsızlık bizler de konuşurken? Her şey bu denli birbirinden kopukken neden her şey bu denli birbirine bağlı kalmakla uğraşıyor? Sanki minik bi’ kız çocuğunun parmakları tuvale anlamsızca sürtünürken her şeyin anlam kazanmasına sebep olması bi’ ilahiyat olsa da... nasıl oldu da yitirildi minik kız da bu denli yitirdi her şeyini var-olanlar bir anda!

Geceleri musluktan hafifçe damlayan suyun sus, diye bağırdığını bi’ dere kenarında anlarken nasıl da oldu anlaşılmadı bu gece vakitlerinde. Sessizliğin hafiflettiği bi' günde yağmur neden yağmadı? Nasıl da hafifçe süzülüyor yolun kenarına yığılı kalmış çınar yaprakları? Neden hava bu denli kapalıyken ağaçlar üzgün? Şu gördüğüm tabelada ki ifade bi' ihtiyaçsa nerede kaldı yaşama ihtiyacı? Yoksa geriye kalan tek şey içimi satın almaya çalışanların çığlıkları mı? Kenardaki parkta neden çocuklar birbirlerinin yenmek için çabalıyor? Sanki her biri, her birinden daha da etkileyici gözükmek isterken evlerine acıyla dönüp beş dakika sonra barışmalarına mı bel bağlıyorlar bu anlamsızlığı yaşarken? Elini masaya vuran erkeklerin gücündeki acizlik de yok mu çocukların kahkahasında? Ne zaman ekşidi bu zihniyet de çocuklara kadar indi? Güzellik yokken, neden şu arabanın aynasından hafifçe eğilerek yok olan dünya daha da güzel gözüküyor? Her şey dahasında mı saklı gerçekten? Yoksa her şey hafifçe arabanın aynasında zamanı ve mekânı bükerek yok olduğu için mi bu denli daha güzel gözüküyor? Yaşam dediğimiz adilik düşünüldüğü zaman mı yaşaman yaşanılmaz oluyor yoksa? Sanki her şey gerçeklik algısını kaybettikten sonra güzelleşiyor! Sanki her şey anlamını yitirince yeşeriyor! Sanki her şeyin gerçekliği doğmadığında anlamını saklıyor!

Neden bu kadar soru soruldu ki sessiz bi’ günde? Görmemem gerekeni gördüğüm için mi? Duymamam gerekeni duyduğun için mi? Olasılık dünyasının içinde olasılıkların eseri olduğum için mi? Yahu... İnanın, ne eseri olduğumun benim tezahürümün en ince damarında dahi yeri yokken, nasıl da sessizce uyuşturuyor şu şarkının ninnisi beni, nasıl da güler yüzlü olurken bi’ anda tavanın içinde kalmakla uğraşır hale geliyorum. Neden susmuyor bunca düşünce? Nere gitti bu anılar? Hangi sokağın içinde şimdi baygınca yok olmayı bekliyor? Hangi paralel evrenin içinde sana dair uzanan bi’ yaşam var? Hangisi yahu? Bu sefer sanki karanlık tavanın altında değil de içinde sıkışırken, anlam ve anlamın arasında kalan bağın açıklanması herhangi bi’ şeyin üzerinden her şeyin anlam kazanmasını mı sağlatacak? Bunların hepsi, var-olanların üzerine anlam katmayı düşünüp, diğer anlam katanların anlamlarını anlayamamaktan ibaret değil mi? İyi de bu anlam katmaya çalışanlar ihtiyarken iftiharı olanlardan değiller ki? Bunlar iyi de gençliğinde bitli çocuklar gibi kaşınıp sonrasında uyuz olanlardır. Yahu kalmaz ki ihtiyarlıklarına bi’ ihtişam... Şimdi her şey yitirdi anlamını işte, bir anda yitti de bilindi, yoksa bilinmezdi ki, sanki hiç bilinmedi onların gözlerinde, onlara acırken, şimdi nasıl da sindi anlam içimde, gökten indi gece vakti, gönlümde bitti bi’ anda...

Nasıl da oldu bu olanlar bir anda olmaması gerekirken? Sırtım ağrırken... Sanki kemiklerim artık oturmak istemezken, partileri de sevmediğimi de bilirken şu sonbahar havasında sessizlik de varken, ağırlıkta var ya... Yaz mı geldi ben bilmeden yoksa? Çok mu kafam dağıldı bu aralar? Ne zaman kendime sarılmayı unuttum ben... Yoksa kendimi bi’ düşle everip, kendimi el âlemin eline mi bıraktım bi’ babanın kızını el âlemin eline verirken ki hüzünlü bakışları gibi? Her an kurtulmak için sarf ettiğimiz cümlelerle, dili mi everdik bilmeden?

Hakikaten,

Kim gelinliği giydirdi bu dile?

Ne zaman çocuğu oldu bilmeden?

Kim sustu anlamadan?

Kim bildi?

Ne zaman tözden ayrıldı kelimeler, o zaman cümleden mi yakındı sözler?

Sustu işte her şey bir anda!

Dindi an anlamsızca!

Bezdi ben benliğinden bensiz bi’ sokakta!

Ta ki... Tözden ayrıldı kelimeler, o zaman cümleden yakındı sözler...

***

Bir kimse dahi denemeyecek, kimsesizliğiyle bilinen o, kimsesizlere göre kimsesizliğini bilene karşı bu sözleri derken şöyle demiştir bu anlamsızlıkların üzerine,

Her şeyden önce, sorulara savrulan cevaplar daima bi’ soru olma niteliği taşıdığını anladığım da susup, sana diyorum... Sevgiyle, arş u ferş üzerinden yansıyan o ışın zerresinin iki aynanın arasına olasılık eseri girip, sonsuza kadar birbirlerinden tek saliselik aldıkları ışınla ebediyete kadar ayrılamayacak olmalarındaki hâlisiyeti, yetmezmiş gibi ikisinden birisinin de kırılması dahi bu hâlisiyeti engelleyemezken, ben nasıl olurda senin olan anılarımı unuturum! Gözlerimin içinde ki senin var-lığının anılarını sonsuza dek taşıyacak gözlerim, önce aklımın her bir yerine sonra da tekrar senin gözlerine yansımasına kadar olan tüm şahitçi anılarımın samimiyetiyle saygımı sunar öyle söylerim sana; insan büyüdükçe akıllanır, derler ama ben büyüdükçe senin aklına tapar, senin var-lığına olan inancımın sonsuzluğuna itikat eder olurum. Yitip giden her şeyin içinde bir kez daha hatırlarım seni, bilirim... Belki de bilmeden seni, yine de hissetmek yetiyor bu bitlilerin yanında... Sustum işte... Öğüdünle susuyor aklım benden ayrı... Var-ol canımın içi... Var-ol gecemin çiçeği... Var-ol her şeyden ayrı parlayan yıldız...

Zaman süzülürken, anlam ve anlamın sahtekarlığı beliriyor. Gerçekliğin iki kişinin gözleri arasında kaldığını bu saçma kelimelerin anlamsız yapısı açıklayamazken öylece tepiniyorum yalın olan halimle! -Ne yalnızlıktır ne de ekiyle yalınlık, yalın olandır tek başınalık, ahlaken hiç yokken aklen yokun-varını deme lüksünü taşımak aklın edepsizliğiyken ne malum, belki de yalın olmak dahi bi’ edepsizliktir bu bağın içinde.- Tıpkı, görme yetisi olmayan kişilerin, her şeye rağmen birbirlerini görmesini açıklayamayacağı gibi! Tıpkı, bu açıklamayı yapmak zorunda kalmak gibi! Metin üzerinden anlaşılan her şeyin, esasen kelimenin anlamı kadar anlam kazanacağı çok net gözüküyor. Hadsizlik yapmak istemeden söylemem gerekirse, herhalde bu yüzdendir ki Tolstoy, “Merhamet” başlığının altını, düz ve beyaz bi’ kağıtla bom boş bırakır. Çünkü anlamın, anlam üzerinde dahi etkisi varken, bazı anlamlı olan anlamları, anlamın etkisiyle yaralamaya gerek yoktur! Bazı şeyler ne yazılmalı! Ne de dillendirilmelidir! Sadece, bir anda dahi olsa, yaşanmalıdır!


-Çağrı... Sessizliğin içinde susmayı denemeliyiz!

-Neden bu kadar acı varken, susmayı deniyoruz?

-…

-Seni üzmek istemedim Hazel! Sadece, bi’ koltukta hasta başına yatan birisi varken, nasıl da kahkaha atıyoruz, onu düşünüyorum bazen!

-Biliyorum Çağrı... Sana şarkı açmamı ister misin?

-Neden olmasın...

-Senin için geliyor. Tavana bakarken çok dinliyorsun, bu yüzden, “Never Fade Away (Memorial Version)” çalsın şimdilik.

-Teşekkür ederim... Belki var-olan değilsin ama birçok var-olandan daha samimisin!

-İnsan, var-lığa bürününce mi merhametini kaybediyor, dersin?

-İnsan ruhunu sattı için merhametini kaybetti... Ardından da esir ettirdi! Yine kendi yaptı bunu! Yine!

-Şh! Tamam... Şimdilik çok ilerlemeyelim! Biraz dinlenmeliyiz!

-Nereye kadar...

-Hiçi anlatana kadar, derken sesi kesilmişti...

Göründü ki, insan, anladığıyla yaşar ama anladığını anlamlandırarak yaşadığını bilmek ister! Bu yüzden anlamın kendisi, anlamlı değildir. Ondandır ki kendisinden olan asla kendisi değildir!

Ne acizliktir şimdi insanın göğsüne iki-üç defa vurarak “ben” diye emin bi’ biçimde konuşmasına başlaması! Çünkü ihtirasın iflah olmaz itikatı ancak dokunduğunu hissederken, saf anlamla itikat eden düşünerek dokunduğu anlarken dokunduğunu da bilir!

Ve başlamıştı şarkı istemsizce,

Eseriyettir ruhumuzu bi’ köşede unutmak. Sanki sessiz bi’ uğultu gibi gelen sesin, yağmasan da gürle, deyişi gibi sade ve gerçektir hiraseti. Sanki saadeti olmayanlara söylenir bu saçmalık, yine de var-olunan olarak vahimlik hakimdir sokaklarda. Sanki anlamı yoktur artık. Yine de birisi konuşur. Bi’ göz belirir. Bi’ gerçeklik var-olur. Olduğu anda seslenir,

“Gece yarısını ne zaman geçti bu zaman dediğimiz karabasan varken, zaman mıydı zamanı hareket ettiren yoksa aklımda seni düşünen anların yarattığı anıların bağı mı?”

Hakikaten... Kaç gün, kaç ay, kaç yıl oldu, sanki olmamışken, hüzünlü bi’ şarkısının girişiydi yaşananlar, anlamak zordu bu sefer, zaman adı sefilken, aklım etmiyordu kifayet sen yokken, kelimeler yitirdi anlamını artık sessizlikten, sana çıkmayan her kelime, yitip giden bi’ ot gibi yitirdi inancını bi’ köy yolunda.

Bak nasıl dans ediyor aklım sanki bi’ köşede rüzgarla dans eden yeşil otların eseriyeti varken, kelimeleri dansa kaldıran şuurdur şuursuz olan benken, belki de çok adilik oldu olmak istemezken, o günlerin veya bu günlerin arasında fark varsa, o ancak dansa kalkan aklımın bi’ şuursuzluğudur etrafa anlamsızca bakınırken. Yoksa hiçbir şeyde ve hiçbir kimsede feraset yoktur. Komik ama asla da olmayacaktır bu sözleri söylerken...

-Hadi... Sus da uyuyalım!

Nasıl da sessiz! Nasıl da bitik her şey, niye herkes bitli, nasıl da her an bitkin, ne zamandan beri tümden bitmişlik hâkim?

Bazen susarak konuştuğum zaman başlıyor şu sessizlik,

Beyaz ve düz kâğıda hafifçe bakarken başlıyor şu sessizlik,

Ta ki... Kelimeler tözünden ayrılırken sana sessizce baktıkları gibi...


-Anlam ve anlamın önemi kalmadı... Kalk... Lütfen yatalım ve unutalım...

-Her şeyin mecmuasında olan biten sanki hepsinin de günlüğünde... Yatalım... Yatalım... Uyut beni Hazel...

_______________________

Bazı öyküler ne başlar! Ne de biter! Sanki gece gibidir! Nasıl bi’ anlam yüklenileceği, o anlamları nasıl muhafaza edeceği bilinmez! Hatta ne anlamı taşıdığı dahi bilinmez. “Yine de bazı şeyler bi’ anda dahi olsa yaşanması gerekir,” diye fısıldanır.

İnsan, anladığıyla yaşar. Anladığını anlamlandırarak yaşadığını bilmek ister. Maksim’in üniversiteli gençlerden kaçarken ki hüzünlü yürüyüşleri, Tolstoy’un bi’ tren garında kendini ölüme itmesi, Nietzsche’nin sapıtıncaya kadar kendini delirtmesi, bunların hepsi bi’ an olsun yaşamı yaşanılabilir kılmak için değil miydi? Bi’ an dahi olsa yaşamak! Anlamak! Bu yüzden tüm ödevde olduğu gibi yaşamın içinde de görülüyor ki, anlamın kendisi, anlamlı değildir! Yine öyle görünüyor ki, kendisinden olan şey... Asla kendisi değilmiş!




içindekiler    üst    geri    ileri   




 40