ANLATI

Semih özcan   







GULLİVER DEVLER / CÜCELER ÜLKESİNDE

                                                                                                                                 - On Dördüncü Bölüm -

BÜTÜN SUÇ CEMAL SÜREYA DENEN O ADAMDA


"Beni burada arama anne
 Kapıda adımı sorma
 Saçlarına yıldız düşmüş
 Koparma anne
 Ağlama

 (...)

 Kaç zamandır yüzüm tıraşlı
 Gözlerim şafak bekledim
 Uzarken ellerim
 Kulağım kirişte
 Ölümü özledim anne
 Yaşamak isterken delice“


Ahmet Kaya’nın müziğinde ölümsüzleşen Nevzat Çelik’in bu dizeleri Necdet Adalı için yazdığı söylenir.

Necdet Adalı 12 Eylül dönemindeki ilk idamdır. İlk devrimcidir. Davada mahkeme heyeti idama karar vermiştir ama heyetin başkanı Hamdi Sevinç karara karşı çıkarak ‘muhalefet şerhi’ koymuştur. Tüm kanıtlar, belgeler Adalı’nın suçsuzluğunu kanıtlamaktadır. Sevinç, yapı olarak idamlara karşı olan bir kişilikte olsa da (Necdet Adalı’nın dışında Erdal Eren ve sağ kesimden Mustafa Pehlivanoğlu’nun idamlarına da karşı çıkmıştır) ayrıca suçsuzluğuna da inanmaktadır Adalı’nın. Ve ‘muhalefet şerhi’ koymakla yetinmemiş, davanın gidişini etkileyecek bu çürüklükleri, belgeleri de öne çıkararak idamı engellemek için elinden geleni yapmıştır. Böylesine çürük bir davada Askeri Yargıtay’ın kararı bozacağına inanmaktadır. Ancak beklentisi gerçekleşmez, Yargıtay cezayı onar ve Necdet Adalı 12 Eylül adaletinin öldürdüğü ilk insan olarak tarihe geçer.

Bu kararla orduda daha çok kalmanın anlamsızlığını duyar Hamdi Sevinç. Biraz da 12 Eylül’e duyduğu burukluk ve kızgınlık nedeniyle ordudan ayrılmayı kafasına takar. Ancak ayrılık kararını netleştirmeden bu kez de ‘muhalefet şerhi’ koyduğu için 12 Eylül adaleti bir kez daha işler.

Dönemin (ve doğal olarak benim dönemimin, ‘yakınen’ tanırım, kendileri tek sözcükle Gestapo kafalı bir generaldir) Ankara Sıkıyönetim Komutanı Recep Ergun’un ‘’Hizmetinden yarar görülmemiştir’’ yazısıyla, Sıkıyönetim Komutanlığı’nın yargı yolu kapalı olmak üzere, buyruğuyla, ‘re’sen’ emekli edilir.

Bu olayın ardından Hamdi Sevinç avukatlığa başlar ve özellikle de Adalı’nın idamını engelleyemediği için de devrimcilere yönelik davaları almaya, savunmaya başlar.

Hamdi Sevinç bizim davanın da avukatları arasındaydı. Üstelik en çok koşuşturan, canla başla çalışanların başında geliyordu.

Sayılı günler çabuk geçtiği gibi, sayılı sürgün de çabucak bitti. İlk zamanlar bana sanki yıllarca hatta bir daha Ankara’yı hiç göremeyeceğim gibi gelse de beş aylık yasağım bitmişti. Ama ne hikmetse bu kez de bende bir an önce Ankara’ya gitme dürtüsü de eski canlılığını yitirmiş gibiydi. Başlarda dayanamamış, yasağı delerek gitmiştim ya…şimdi işin çekiciliği kaçmıştı. Yasaklar her zaman çekicidir.

Yine de zorunlu bir görev gibi Ankara’nın yolunu tuttum. Çünkü sadece ‘tahliye’ olmuştuk. Dava sürecekti. Yasak da kalktığına göre yargılamanın başlaması eli kulağındaydı. Bu nedenle apar topar Ankara’nın yolunu tuttum. İyi de oldu.

Yasak sonrası İzmir’de eski canlılığını yitiren Ankara tutkusu, Ankara’ya gitmemle yeniden alevlendi. Sanki yıllarca ayrı kaldığım, neredeyse benim için artık tanınmazlık boyutunda bir kentle karşılaşıyor gibiydi. Ya da belki de 12 Eylül Ankara’yı hızla kendine benzetiyor, onu benim dönemimin boyutundan bambaşka bir karanlık boyuta taşıyordu. Artık eski mekanların, eski sohbetlerin tadı tuzu kalmamış; idamları, faili meçhulleri, işkenceleri izler hale gelmiştik.

Bir dönemler yaşadığım sıcaklık ve gülüşler yerini yaşadığım soğuk bir cadı kazanının sürek avına bırakmıştı.

Yıne de sınırsız bir özlemle kucaklaştık Ankara’yla.

Düşündüğüm gibi artık yargılama başlayacaktı. İlk mahkeme tarihi açıklanmıştı bile. İlk işim tanıdığım ya da adını yakından bildiğim avukatlarla görüşmek olmuştu. Aslında hiç birimizin davayı taktığı yoktu. Belki de dünyanın en saçmasapan ‘eyleminden’ içeri tıkılmıştık: ’Yemek boykotu.’ Ama nedense bizim ciddiye almadığımız bu olay bile, 12 Eylül’den sonraki ilk ‘eylem’ olması nedeniyle olacak, cuntayı ürkütmeye yetmiş, bizleri de o günlerin bilinen otomatiğine ‘örgüte’ bağlamışlardı. Daha önce söylediğim gibi o dönemlerde 12 Eylül nedense iki örgütten tırsıyordu. Dev-Yol ve TKP. Dev-Yol’u özellikle üniversitelerde geniş bir örgütlenme ağı olduğu için tehlikeli buluyorlardı, TKP’yiyse sanırım her ne değin çoğu dernekte etkinliği olsa da daha çok ‘Sovyet bağlantısı, Sovyet tehlikesi’ nedeniyle öcü görüyorlardı. Malum, yıllarca her kış ‘komünizmi getirmek’ için bizden çok onlar uğraştı!

Ancak ilginçtir; Sovyetler ve ona bağlı ülkelere karşı yıllardır korkulup küfredilmesine karşın, Kenan Evren de geleneği bozmamış, ilk yurtdışı gezisini Bulgaristan’a yapmıştır.

Hani her yıl o ülkelere küfredip, ‘bu kış komünizm gelecek’ masallarıyla titrerlerken, her kış komünizm gelmemiş ama bizimkiler, soğuktan titrememek için mutlaka onlara ‘elektrik ve enerji dilenciliğine’ gitmişlerdir ya…aynen öyle..

Kenan Evren’in bu ilk yurtdışı gezisini Bulgaristan’a yapması da yine yaşanan enerji krizine bağlanmıştı ama o dönemlerin sosyal medyası olan fiskos gazetesinde, gezinin aslında o dönemlerde Bulgaristan’da olduğu öne sürülen ve aranan Ömer Laçiner’in iadesi için yapıldığı rivayeti dolaşıyordu.

Sözü fazla uzatmadan sonuca geleyim. Her içeri girene, kendine göre bir örgütü olsa bile Dev-Yol ya da TKP’den ayrıca fişleme yapıyorlardı daha önce de belirttiğim gibi. Bizim şansımıza da Dev_yol düştü. İçimizde bir-iki arkadaş zaten TKP Toplu’dan yargılanıyordu. Olsun..onları da Dev-Yol’a dahil ettiler…

İlk avukatlık ziyaretimi Arda Şaylan’a yaptım. Arda Şaylan; Mülkiye mezunu ama ODTܒde öğretim üyeliği yapan, Barış Derneği davasında yine o dönemlerde üç yılı aşkın bir süre içerde yatan Gencay Şaylan’ın kardeşiydi. Birlikte çalıştığı ortağıyla birlikte davayı aldı ama gülümsemeden de edemedi. Çünkü 12 Eylül döneminde avukatların tüm etkinlikleri sıfırlanmıştı. Hele Sıkıyönetim Komutanlığının 1402’ye dayanarak yaptıkları işlemler tümüyle hukuk dışıydı ve hiç bir itiraz hakkı yoktu. Davadan ‘beraat’ çıkmasına bile kuşkuyla bakıyordu, her an ceza alıp yeniden içeri tıkılabilirdik de hadi ondan kurtulduk diyelim, 1402’yle okuldan atılmamız konusunda açık ve netti. ‘Onu unut.Kazanmamız söz konusu değil. Çünkü başvuracağımız, dava edeceğimiz bir yer yok.’ Ben de biliyordum kazanamayacağımızı ama amaç gövde gösterisi olsun. Hemen pes etmeyelim. Bu nedenle Gencay Şaylan’dan sonra soluğu Emin Değer’in yanında aldım. O da ‘elimiz kolumuz bağlı’ dedi ama yine de ‘elimden geleni yaparım’ dedi, bağlı olan eli koluyla ne yapabilecekse. Daha sonra da sırasıyla önce Yahya Zabunoğlu sonra da o dönemler İnsan Hakları Derneği’nin yöneticiliğini yapan Nevzat Helvacı’yı da bizim davaya bağladım.. İzmir’e döndükten sonra da bir tane de İzmir’den olsun, nasılsa göz çıkarmaz, kazanamayacağımız garanti, hiç olmazsa şanımız yürüsün diyerek çocukluğumdan bu yana bana ağabeylik yapan, akraba kadar yakın aile dostumuz olan Senih Özay da avukatım oldu.

İşte Hamdi Sevinç’i o dönem tanıdım. Yargılandığımız davada bizim çocuklardan bir bölümü tutmuş ama o tümümüz için canla başla çalıştı, çok uğraştı.

İlk dava ben Ankara’dayken oldu. Doğal olarak hiç birimiz gitmedik. Ne o öyle? Kendimizi biraz ağırdan satalım.. İkinci davada İzmir’deydim. Yine gidilmedi. Hani biz gitmiyoruz da bizim avukatların da iplediği yok. Sadece sanırım Hamdi Sevinç giriyor davaya. Diğerleri de nasılsa o giriyor diye sallıyor. Bikaç ay sonra üçüncü dava. Yine iplemiyoruz.. Ama Gencay Şaylan’a açtım telefonu ‘abicim gitsene. Zorla tıktıracağınız bizi içeri.’ Yok, dedi, bişey olmaz. Tıkmak isteselerdi şimdiye dek tıkarlardı. Takma kafaya.’ Ben yine de üzerinde baskı kurarcasına zorladım. Bir süre sonra dosyadan gelişmeleri izlemek üzere gitti. ‘Dediğim gibi, dedi, hiç bir şey yok. Davayı mahkeme de ciddiye almıyor.’

Bir süre sonra telefon bizim avukatlardan geldi. ‘Dördüncü oturuma bir zahmet gelin. Gelmezseniz tutuklama kararı çıkaracaklarını yazmışlar.’ Gittik.

Avukat yönünden güçlüydük. Şimdi iş güçlü bir basın ordusunun olmasıydı. Onu da bikaç tanıdığa telefon açtıktan sonra yine bizim Can’a havale ettim. ‘Can, şu tarihte bizim dava var. Sonuç açıklanacak. Bizim basından yerli yabancı tuttuğunu getir.’ ‘Tamam’ dedi.

Dava günü zorunlu olarak Mamak’ın yolunu tuttuk. İnanmayacaksınız ama orayı da özlemişim. O ortamı, özellikle de hala tutukluluğunu sürdüren kimi insanları gördükçe, orada olmadığıma cidden üzüldüm.

Mahkeme salonu tam düşündüğüm ve istediğim gibiydi. Ağzına dek olan dinleyiciler arasında, dev bir basın ve avukat ordusu duruşmada hazırdı. Üstelik yabancı basından da neredeyse gelmeyen kalmamıştı.. eeee… ne de olsa yüzyılın dev davası…yemek yemedik.

Biz daha hala işin alayındayız. İddianameye baktıkça içimizden gülme krizleri geliyor. Kriz biraz da davanın ve bizim içine düştüğümüz saçmasapan trajediden kaynaklanıyor. Yargıç son savunmamızı istediği zaman ne diyeceğiz biz şimdi, onca insan işkencelerde, yargısız infazlarda can verirken bizler bu anlamsız davada nasıl savunma yapacağız? ‘Yemek yedin mi yemedin mi?’ Bu aptalca soru karşısında ne yanıt verilebilir? Yemedim desen bir dert, yedim desen, 12 Eylül’ün insanları yemek yememekten bile tırsar hale getirdiğinin açık bir itirafı olması açısından ayrı dert.

Bu nedenle bu bölüm, sadece bizler değil tüm salonca gülme sesleriyle geçti. En güzel yanıtıysa Erhan verdi, tüm salon yerlere yattı. Daha önce söylemiştim, kendisi enine ve boyuna cüsseli, irikıyım bir arkadaşımız. Savunmasında ‘hakim bey bir bakın bana. Bende hiç yemek yemeyen bir tip görüyor musunuz?’ dedi…salonda film koptu.

Sonuçta sadece biz değil, mahkeme de davayı ciddiye almadı ve aklanmakla kalmadık, son derece nefis bir karara da imza attı. Öncelikle içerde üzerimize yıkılmaya çalışılan örgüt suçlamasını ciddiye bile almadılar, yalnızca boykotla sınırlı tuttular.

Kararın en güzel yanı da sonuç bölümüydü. İlk iki maddede, böyle bir olayın olduğu net olarak kanıtlanmamıştır, olsa bile bu kişilerin orada olduğu kesin değildir türünden bildik sözcükler olsa da en son madde de; kaldı ki böyle bir olay olsa ve bu kişiler katılmış olsa hatta başkalarının da yememesi için zor kullanmış olsalar bile, bu suç değildir. Suç olan öğrenim özgürlüğünü engellemektir, yemek yemeyi değil…diyerek çıkmışlardı işin içinden.

Davadan kurtulduk kurtulmasına da, 1402lik bölümü ortadan kaldırmak olanaksızdı. Okula geri dönmemiz ancak üç yıl sonra olabildi.

Geçen bölümün sonlarına doğru, bizim Naim’in bir kitap nedeniyle benden fotoğraf istediğini yazmıştım. Ve kitap çıktı. ‘Ömrümüzü Hayat Yaptığımız Yıllar’ adıyla, ‘Benim Amarcord’um’un devamı niteliğinde bir kitap. Üniversite yaşamına, bir büyük kente gelen taşralı bir gencin, daha doğrusu çoğu öyle insanlardan oluşan bir grup gencin, bu ortam içinde hem kendi evrimlerini hem de inandıkları düşünceleri evrimleştirmelerini, birlikte devrimci bir potaya dönüştürmelerini yine hoş anılarla çok güzel anlatıyor.

Dediğim gibi kitapta benle ilgili bölüm, daha doğrusu iki ayrı bölüm var. Biri, daha önce burada size anlattığım 12 Eylül sabahıyla ilgili. Güya ben son derece gürültücü bir biçimde onları uyandırmışım da, önce inanmamışlar da, sonra işin önemini ikinci kez oraya gittiğimde (ben radyoyla gitmedim, radyoyu işin vehametini kavrayan Taha bulmuştu bir yerlerden. Onundu.) anlamışlar da….safi abartı. Bir kez ben son derece nazik bir şekilde kapılarını önce yumruklarımla ‘tıklattım’ sonra içerden gelen yoğun ‘Yuuuh…kır! Kır! Kapıyı da kır’ istekleri karşısında onları kıramayıp yine son derece centilmence tekmemle kapıyı kırıp içeri girdim.. Hepsi bu. Haaa bu arada, ‘darbe oldu’ demedim. Ben Türkçeyi iyi kullanırım. ‘Kalkın lan faşizm geldi!’ dedim.

Benle ilgili diğer bölümle ilgili olarak da ‘iade-i çamur’ yapmasam büyük ayıp olur. Yine güya okulun ağzından yıkıp, yok etmekten,bombalamaktan başka söz çıkmayan keskinlerinden,( Bir de sözde keskin diyor, iyi mi?) hiç bir şeyi beğenmeyen, her yapılan işi, eylemi eleştiren biri olduğumu söylüyor. Külliyen tevatür. Devrim yaptınız da beğen mi koymadık ? Yeteneksizler. Onu bile beceremediniz.

Şaka bir yana Naim’in kitabı o dönemki olumlu yanlarımızla olumsuzluklarımızla, artılarımızla eksilerimizle tüm yaşamımızı ortaya seren çok güzel bir anı/belge kitap. Kitapta yine o dönemki ve benim de çok sevdiğim arkadaşlarımızdan Cengiz’in (Cengiz Türüdü) de çok güzel bir yazısı var. Cengiz’in de söylediği gibi yeni kuşak hem sanatla, kültürle daha yoğun ilgilenerek sağlam bir ilişkiler ağı oluşturmaya çalışıyor hem de geçmişe meraklı bir kuşak. Kendinden önce gelenlerin, birçok fakültede kendi gelecekleri için iyi bir ‘gelecek’ sağlamak ellerindeyken bunu red edip, kendilerini işkencelere, ölümlere atmasının nedenlerini kurcalıyor. Geçmişle bir köprü kurmak istiyor.(Ki bu köprü Cengiz’in de söylediği gibi Gezi’de çok güzel bir şekilde kuruldu.) Çünkü düzen her türlü davranışıyla geçmişi silme peşinde.

Naim’in kitabı bu açıdan önemli. Bu köprüyü kurmada önemli bir basamak niteliğinde. Şu dönemde bu türden tüm kitaplar önemli.

Bu tür kitaplardan söz açılmışken, benim çok çok sevdiğim bir kitabı anmamak da olanaksız. Cohn-Bendit’yi bilirsiniz. Fransa’da 68 öğrenci liderlerinden. Şimdilerde Avrupa Parlamentosu’nda. Gerek siyasal düşünceleri gerekse saç rengi nedeniyle Kızıl Bendit diye de bilinir. İşte onun 80 başlarında Metis’ten bir kitabı yayınlandı ki, bayılırım. ‘Biz Devrimi Çok Sevmiştik.’ Kitabı o kadar çok beğendim ve her önüme gelene o kadar çok reklam ettim ki, onu kaç kez aldığımı anımsamıyorum bile. Her alışımda bir şekilde benden ‘yürüdü’.Yani artık bu kitap konusunda artık bana sulanmayın. Şimdi bende de yok.

‘Biz Devrimi Çok Sevmiştik’ de köprü kitaplardan. 68 Fransa’sındaki öğrenci liderlerinin şimdilerdeki konumları, işleri ve bu dönemde onlarla yapılan söyleşilerden oluşan çok güzel bir kitap. İşte aklımda kaldığı kadarıyla o kitaptan bir bölüm;

68’de Maocu olarak bilinen bir öğrenci lideri. Şimdilerde ise (daha doğrusu yazıldığı 80 başlarında) Oto ve oto lastiği alanlarında iş yapan dev bir holdingin sahibi. Soruyor Cohn-Bendit, ‘Bu sana çelişkili gelmiyor mu? O zamanlar hep birlikte caddelerde, sokaklarda ‘iktidar bize’ diye bağırarak kapitalizme karşı duruyorduk. Şimdiyse ülkenin en büyük holdinginin sahibisin.’ ‘’Yoooo..’’’ diye pişkince yanıtlıyor eski öğrenci lideri yeni patron: ’’ Doğru…o zamanlar ‘iktidar bize’ diye bağırıyorduk. Şimdiyse iktidar bizde. Bunun neresi çelişki?’’

Bu da değişik bir köprü. Şaka maka, holdinglere falan geldiler ama şu an Fransa’da özgürlüklerin büyük olmasında, gelişmesinde o kuşağın etkisi büyük. Örneğin şu anki yapıda büyük etkisi olan Le Monde, Liberation gibi önemli gazete ve dergilerin patronları, özgür yasaların çıkmasında etkili olan devlet ve sivil kuruluşların yöneticilerin çoğu 68 öğrenci liderleri. Ne diyelim? Darısı başımıza…

Naim’den başlamışken geçen sayıdaki yazıya bir güncelleme daha yapayım. Anımsarsanız geçen yazıda ağırlığı İstanbul’a vermiştim. Bir arkadaşım sordu, 1986 tarihi olduğu kesin mi diye. Yazıda geçen ‘teneke bira’nın o tarihlerde olmadığını sanıyormuş. Değil. O tarihlerde teneke bira vardı. Hatta 82-83’lerde çıktı teneke bira. Bir de o tarihi nasıl unuturum?

Yazıda da belirttiğim gibi nisan sonunda gitmiştim, mayıs başında İstanbul'daydım. Ama daha önce Nisan’ın 27-28’i gibi Çernobil faciası oldu 1986’da. Bu tarihi unutmam söz konusu değil. Asla. Çünkü, İstanbul dönüşü, önceleri, Türkiye’yi etkilemiyor diye kaçsalar da, devlet yetkilileri sonunda kamuoyu baskısına dayanamayıp gerçeği açıklamak zorunda kaldı. Hani benim Büyükçekmece’de televizyondaki haber üzerine, aramalara yakalanmamak için apar topar kaçmam sırasında başlayan bir yağmur vardı ya, işte o yağmurun Çernobil sonrasında İstanbul’a yağan ilk ‘radyosyonlu yağmur’ olduğu açıklandı Ankara’ya döndüğümde. Böylelikle Çernobil’in ilk radyasyonlu yağmurunu da yemiş olduk.

Söz bu kez İstanbul’dan açılmışken bu bölümü yine bir İstanbul anısıyla bitireyim? Nasıl anlatmam, nasıl unuturum ben İstanbul’u? Çoğu İstanbul’u yaşayanlar gibi bu kent benim için de tipik bir ‘Stockholm Sendromu’ vakası. Bu anlatacağım da yine onlardan biri.

Cemal Süreya çok sevdiğim şairlerden biri. Hem şiirlerini hem de şiir anlayışını kendime yakın bulurum. E işin içine biraz da şövenlik giriyor. O da Mülkiyeli ya…

Taktım kafaya. Onunla tanışmam şart oldu. İlk İstanbul gezimde de bunu gerçekleştirmeyi kafamda netleştirdim. Bu kez tarih daha da önce..1983..benim gözaltından çıktıktan ve okuldan atıldıktan sonra..83 sonbaharı-kış dönemi. Bunu da nerden biliyorum? DİSK davasında Ahmet İsvan’ın salıverildiği güne geliyordu da ondan. Bu da unutulmayacak bir tarih. Az sonra nedenini anlayacaksınız.
O günlerde Cemal Süreya Milliyet Sanat Dergisinde ‘Günlükler’ini yazıyor. Orada gözüme çarptı. Kadıköy’de Fıçı adında bir birahane var. Ve Süreya hemen her akşam orada, yanında da yakın arkadaşlarından Avni Arbaş var.

Kaçar mı? Aynen İstanbul’daydım. Gündüz her zamanki, Beyoğlu, Galata, Tarlabaşı, Bebek ziyaretlerimi yaptıktan sonra, akşam rotası doğru Kadıköy..ve akşam sekiz gibi Fıçı’dayım.

Onların masasını gördüm. Daha doğrusu Avni Arbaş’ı gördüm. Yanında da iki kişi daha..Cemal Süreya yok. Hemen yanlarına gitmedim, yanlarındaki masaya geçtim. Cemal Süreya gelince sarkacağım.

Biramı söyledim, bu arada yavaş tan gidiyorum. Üçüncü bira da bitti. Cemal Süreya’nın geldiği falan yok. Başlarda bir ara garsona sormuştum da ‘birazdan gelir’ dediydi. Ama kırk yılın başı gelmeyeceği tuttu o da beni buldu. Gece saat on bire doğru kalktım. Yavaş yavaş yürüye yürüye kıyıya doğru yöneldim. Bu arada yine kararsız bir biçimde düşünüyorum, n'apsam diye..Ankara’ya geri mi dönsem diye düşünüyorum ama canım da kalmak istiyor bikaç gün daha. İyi de n'apayım? Önce bir otele yerleşsem, otel için saat henüz erken. Tanıdık bir arkadaşa gitsem, onun içinse geç. Kararsızca bir karşıya geçeyim hele de orada karar veririm dedim kendi kendime. Belki de hemen her gelişimde geceleri muhakkak gittiğim Ortaköy’de Dereboyu caddesindeki Gürcükızı Sanatevi’nin barına giderim ya da oraya olmazsa yine her zaman yaptığım gibi Beyoğlu tarafında Taksim İlk yardım Hastanesinin sokağındaki Bilsak’a takılırım. Oranın da barı nefistir. Gürcükızı’na gidersem ayrıca otele gerek de yok. Orasıyla içli-dışlı aile gibiyim. Üç katlı bir eski İstanbul evi tarzında. Sabaha karşı, çoğunlukla ikinci kattaki tahta sedirin üstünde uyuyabiliyorum da…öylesine aileden biri gibiyim orasıyla. Hatta oradayken yazdığım şiirlerden birini çerçeveletip duvara astılar. Samimiyetim doruklarda.

Kıyıya yaklaştım. O dönemde, birçok kentimizde olduğu gibi caddenin beri tarafıyla deniz kıyısına doğru arada bir üstgeçit vardı. Şimdi yok. Merdivenleri ağır ağır, kafamda ne yapacağıma ilişkin düşüncelerle çıktım. Köprüyü adımladım. Kıyı tarafın merdivenlerin başına geldim. Ve hiç sarhoş olmadığım halde - topu topu üç bira içmiştim- kafam nasıl dalgınsa, kendimi havada uçarken buldum. En üst basamaktan kısa iniş yapmıştım. Kendimi en alt basamakta buldum bir anda. Ve nedense bu tür yerlerde, tam da üstgeçidin başlangıç ayağında demir çıkıntılar olur, niye koyuyorlarsa? Kafamın hızla o demire gömüldüğünü hissettim. O gün tek
sözcükle kesin olarak öldüğüm gündü. Yaşamam mucize. Sanırım acıyla olsa gerek, elimi başımın üzerine koymuşum. O sırada yanıma koşarak bir polis geldi. Düştüğümü görmedi herhalde ki, beni yere sızan bir sarhoş sandı ‘ulan bu mübarek günde içmeye utanmıyor musun?’ diye çıkıştı. Yine kandillerden biriymiş. Nerden bileyim?

Can havliyle olsa gerek, hayal meyal polise ‘sana da kandiline de…’ diye bir küfür savurduğumu anımsıyorum. Sonra da elim kafamdan düştü. Bayılmak üzereydim. O sırada başımdan oluk oluk kan boşalmaya başladı. Durumumu gören polis birden nazikleşti, hemen yardımcı olmaya çalıştı. Bir taksi çevirip beni oradakilerin de yardımıyla arabaya bindirdiler. Ve gerçekten de o polisin çok yardımı oldu. Film orada koptu. Sonrasında hayal meyal gitgeller arasında kendimi bir hastanede görür gibi oldum. O polis sürekli yanımdaydı. Buz gibi sularla banyo yaptırdılar, özellikle kafa bölgeme. Sonrasında ciddi ciddi kafamı dikmeye başladılar. O bölümü de acıdan ayıldığım için şöyle böyle anımsıyorum.

Sabah dokuz gibi kendimi bir hastane odasında buldum. Sordum, Haydarpaşa Numune’deymişim. Ne güzel işte. Akşam nerede kalsam diye düşünüp duruyordum, bedavadan o işi de halletmiş olduk. Hem İstanbul’un hep parklarını, barlarını, müzelerini gezecek değiliz ya, arada bir böyle hastanelerini de gezmek lazım. Kültürümüz artsın.

Gözümü açtığım hastane odası üç kişilikti. Ben pencere kıyısındaki yataktayım. Ortadaki boş. Kapıya yakın olanında da gençten bir çocuk, başında da yakını olduğu anlaşılan bir adam. Belki de babası. Konuşmalarından, hem o genç çocuğun hem de ben kendime gelmeden önce taburcu olduğunu öğrendiğim kişinin ‘intihara teşebbüs’ ettiklerini anlıyorum. Biraz sonra odaya hemşire giriyor. Takılmadan duramıyorum: ‘Beni intihar edenler koğuşuna mı getirdiniz?’’ Biraz da alayla gülümseyerek bakıyor: ‘Etmedin mi?’ Yanıtlıyorum: ‘’Koskoca köprü dururken üstgeçitlere mi kaldık?’’

Bir süre sonra da akşam beni oraya getiren polis ziyaretime geliyor. Yine çok iyi davranıyor. Bir düşmanım olup olmadığını öğrenmek istiyor. İşin içinde bir mafya davası ya da kan davası olup olmadığını öğrenmek amacıyla ağzımı yokluyor. Yok, diyorum, kendim düştüm. Kimseden davacı değilsin yani? Değilim… gidiyor bu kez hastanenin sorumlu polisi geliyor. Hadi bir de ona anlat olan biteni. Oldu olacak tüm yaşam öykümü anlatayım daha kısa tutar. Kimseden şikayetçi değilim demek ne kadar zormuş.

Bir süre sonra saat on civarı sıkıldım, ben gidiyorum diye kalkıyorum. Hemşire ardımdan bağırıyor. Daha iyileşmedin, hiç bir yere gidemezsin, yat yerine. Ben de ona bağırıyorum. Hiçbir şeyim yok, iyiyim ben ‘ diye. Kalkmamla müthiş bir baş dönmesi. Zar zor tuvalete gidiyorum. Orada aynaya bakıyorum. Kafamda kocaman bir sargı, yer yer de kanlanmış. İçim bulanıyor. Uslu uslu gelip yatağıma yatıyorum. Bu kez öğleye doğru hemşire geliyor ‘Hadi kalk: İyileştin. Git artık’. Bu kez ben gitmek istemiyorum, canım uyumak istiyor. Ancak çok diretiyorlar. Kıramayıp çıkmak zorunda kalıyorum hastaneden. Hem baş dönmesi ve bulantım da geçmiş. Dışarı, temiz havaya çıkmak iyi geliyor.

Ama polislerden yine kurtuluş yok. Hastaneden çıkarken bu kez de Kadıköy’de, Haydarpaşa garının yakınlarında eski püskü, izbe bir karakol binası var. Bir de oraya gidip ifade vereceğim söyleniyor. Gidip, bir de onlara ‘kimseden şikayetçi olmadığıma’ ilişkin derdimi anlatmaya çalışıp ifademi imzalıyorum. Bir gazete, Cumhuriyet alıp o zamanlar deniz kıyısında, ağaçlıklı parka gidip oturuyorum. Deniz kıyısındaki bu park da şimdi yok. Gazeteye bakınırken bir duyuru dikkatimi çekiyor. DİSK davasından içerde yatan Ahmet İsvan bu sabah tahliye oluyormuş. Ve sanırım öğleden sonra dört (belki de beş) gibi Şişli’de ‘FM’ adında bir kültür merkezi vardı. Ayağının tozuyla orada bir konuşmaya katılacağı duyurusunu okuyorum.Yanında bir başka konuşmacı daha var; Ali Sirmen. O da Barış Derneği davasından birkaç gün önce tahliye olmuştu. (O kültür merkezi de şimdilerde yok.)

Saatime bakıyorum. İki sat var. Rahat yetişirim. Gitmeye karar veriyorum. Ama yine de içimde bir huzursuzluk var. Hem başım öyle sargılı bir biçimde gitmek garip geliyor hem de bir tanıdık çıkarsa ki kesin çıkar, yine dert anlatmak zorunda kalacağım korkusuna kapılıyorum. Amaaan…sanki Kadıköy’de dolaşsam aynı sorun olmayacak. Gitmeye karar veriyorum.

Toplantının başlamasına 10 dakika kadar önce kültür merkezine giriyorum. Kimselere gözükmek istemediğim için de hemen toplantı salon una girmiyor, orta kattaki dergi ve kitaplardan oluşan sergiyi gezmeye başlıyorum. Amacım kimseye yakalanmamak için başlarken girip en arka sıralarda zula bir yere kendimi bırakmak. Polislere dert anlatmaktan o kadar bezmişim ki, bir tanıdık çıkar da saatlerce olan biteni anlatmak zorunda kalırım diye ödüm patlıyor. Ben bu düşünceleri kafamdan atamadan bir sesle irkiliyorum:

‘"Aaaa…n'oldu sana? Kimden dayak yedin?"

Başımı kaldırıyorum, Jülide Gülizar. Kendisi Ankara’dan tanıdığım ve çok sevdiğim bir kişi. Gülümsüyorum. Yanıma gelip karşıma geçiyor, yüzünde biraz merak biraz da dudaklarında gülümsemeyle o enkazdan çıkma görüntüme alıcı gözüyle bakıyor:

‘"Dayak yemişe de benzemiyorsun? Nasıl becerdin bu hale gelmeyi?"

"Yok, yok’", diyorum, "dayak falan yemedim. Kadıköy’de Fıçı adında bir birahane var. Akşam…"

Dudaklarındaki gülümseme tüm yüzüne yayılırken sözün gerisini dinlemeye gerek görmüyor:

"Haaa…’" diyor, ‘"anladım. Fıçının içine düştün.."

"Hadi fazla gecikme de gel, toplantı başlıyor." diyerek salona yönelirken arkasından biraz da sesimi yükselterek savunmamı sürdürüyorum :

"Valla benim hiç bir suçum yok. Bütün suç Cemal Süreya denen o adamda…"

 

 - sürecek -

dizin    üst    geri    ileri  

 



 35 

 SÜJE  /  Semih Özcan  /  yirmi beş kasım iki bin on beş     13