DÜNYA ŞİİRİNDEN
 
MART 2010  KONUĞU (*)

 

[ yorgo seferis ]

 
 
 
 
 
 
                      'Artık arama denizi ve kayıkları iten
                       dalgaların postunu
                       bu göğün altında balık olan biziz,
                       ağaçlar denizlerin yosunu.'

 

 

 

DENİZE YAKIN MAĞARALARDA

Denize yakın mağaralarda
bir susuzluk duyarsın, bir aşk,
bir coşku
deniz kabukları gibi sert
alır avucuna tutabilirsin.

Denize yakın mağaralarda
günlerce gözlerinin içine baktım,
ne ben seni tanıdım, ne de sen beni.





 

DESTANSI ÖYKÜ'DEN
 

I.

Üç yıl boyunca
hiç durmadan haberciyi bekledik
gözlerimizi dikip
çamlara, kıyıya ve yıldızlara.
Bir olup sabanın demiriyle, omurgasıyla geminin,
İlk tohumu arıyorduk
eski oyun yeniden başlasın diye.

Yaralarla döndük yurdumuza,
elimiz kolumuz tutmuyordu, ağzımız
tuz pas içinde.
Kuzeye doğru yol aldık uyandığımızda,
lekesiz kanatlarıyla bizi sislere salan
kuğuların yaraladığı yabancılardık.
Uluyan gündoğusu çıldırttı bizi kış gecelerinde,
yazları, ölmeyen günün acısında yitirdik kendimizi.

Birlikte getirdik dönüşte
Bu oyma kabartmalarını saygılı bir sanatın.



II

Yeniden bir başka kuyu bir mağara içinde.
Bir zamanlar kolaydı
Putlar, süsler çıkarıp derinliklerinden
Sevindirmek bize bağlı kalan dostları.
İpler kopmuş artık; yalnız kuyu ağzındaki izleri
Ansıtıyor bize, bizi koyup giden mutlulukları:
Kuyu ağzında parmaklar, ozanın deyişiyle.
Bir an taşın serinliğini duyuyor parmaklar
Ve taşa geçiyor gövdenin sıcaklığı,
Her kıpı, sessizlik dolu, damla akmadan
Ruhunu oyuyor mağara sanki kumarda ve yitiriyor.


 

III

"İçinde hançerlendiğiniz hamamı unutmayın."
Ellerimde bu mermer başla uyandım
Dirseklerimi yoran, nereye koyacağımı bilemediğim.
Bir düşe yuvarlanıyordu baş, ben düşten uyanırken,
Böylece birleşti yaşamlarımız, şimdi ayırması güç.
Bakıyorum gözlere, ne açık ne kapalı,
Konuşmağa çalışan ağıza konuşuyorum,
Tutuyorum derinin ötesine çökmüş yanakları.
Gücüm fazlasına yetmiyor.
Ellerim kayboluyor, sonra dönüyor,
Sakatlanarak.


 

IV
                Argonotlar
 

Ruha gelince,
tanıyacaksa kendini,
bir başka ruhun
derinliklerine bakması gerek:
hem yabancı, hem düşman, aynada gördük onu.

İyi insanlardı yoldaşlarımız, hiç yakınmıyorlardı
yorgunluktan, susuzluktan, soğuktan,
ağaçlar ve dalgalar gibi dayanıklıydılar
rüzgârla yağmuru kabul eden,
geceyle güneşi,
onca değişim içinde hiç değişmeden.
İyi insanlardı, günlerce başlarını eğip
hep birden soluyarak
küreklerde ter döktüler,
kanlarıyla kızardı uysal derileri.
Kimi zaman türküye durdular, başlarını eğip
Hint incirlerinin bittiği ıssız adadan geçerken,
köpeklerin havladığı burnun ötesinde,
batan güne doğru.
Kendini tanıyacaksa ruh, diyorlardı,
bir başka ruhun derinliklerine bakması gerek
Ve kürekler vuruyordu denizin yaldızına
gün batarken.
Nice burunlar geçtik, nice adalar,
deniz bir başka denize karışıyordu,
martıları, ayı balıkları başka.
Gün oldu, mutsuz kadınlar yas içinde
dönmeyen çocuklarına ağladılar,
öfkeyle Büyük İskender'i sordu başkaları
ve Asya'nın derinliklerine gömülen kahramanlıkları.
Gecenin kokularıyla yoğun kıyılara demirledik gemiyi,
kuş cıvıltıları, suları elimizde büyük bir mutluluğun
anısını bırakan.
Ama hiç sonu gelmiyordu bu yolculukların.
Ruhları bir olmuştu küreklerle, ıskarmozlarla,
asık yüzlü pruvasıyla geminin,
dümen suyuyla bir,
yüzlerinin görüntüsünü kıran sularla bir.
Birer birer öldüler
başları eğik yoldaşlarımız.
Kürekleri belirtisi kıyıda yattıkları toprağın.

Kimseler yok adlarını anacak. Alın yazısı.
 

(...)
 

XIV

Işıkta üç kırmızı güvercin
alınyazımızı çiziyorlar ışıkta
renkleriyle, davranışlarıyla
sevdiğimiz kişilerin.
 

(...)


XXII

Öyle çok şey geçti ki gözümüzün önünden,
sonunda gözlerimiz hiçbir şey görmez oldu
anıların dışında, ardında ötesinde -
gecede bir beyaz perde gibi, üstünde
garip, senden de garip görüntüler beliren,
sonra da kımıltısız yapraklarında bir biber ağacının
kaybolup giden;

iyice bilerek bu yargıyı,
dolaşarak kırık taşlar arasında üç ya da altı bin yıl,
arayarak yıkık yapılarda belki de evimiz olan,
bulmaya çalışarak tarihleri, eski kahramanlıkları,
şimdi başarabilecek miyiz?

Bağlanıp savrularak,
savaşarak, dedikleri gibi, olmayan güçlüklerle,
yitirip sonra yeniden bularak kör ordularla dolu yolları,
batarak bataklıklara ve Maraton gölüne,
şimdi başarabilecek miyiz kendimizce ölmeyi?
 

(...)


XXIV

Burada bitiyor denizin yapıtları, aşkın yapıtları.
Bir gün yaşayacak olanlar bu bizim sonumuzun
geldiği yerlerde -
anılarındaki kan kararırsa, taşarsa eğer -
unutmasınlar çiriş otları arasındaki biz güçsüz ruhları,
Erebos'a döndürsünler kurbanlarının başlarını :

Bizim ki hiçbir şeyimiz yoktu, barışı öğreteceğiz onlara.

 

 

 

YADSIMA

Bir güvercin gibi ak
o gizli kıyıda
susadık öğle üzeri:
ama tuzluydu sular.

Sarı kumların üstüne
adını yazdık onun,
ama bir rüzgâr esti denizden
ve silindi yazılar.

Nasıl bir ruh, bir yürek,
nasıl bir istek ve tutkuyla
yaşadık:yanılmışız!
Değiştirdik öyle yaşamayı.

 

Çeviren:  Cevat Çapan

 

Kaynakça : ÇAĞDAŞ YUNAN ŞİİRİ ANTOLOJİSİ  / Cevat Çapan  /  Adam Yayınları,  Birinci Basım, Haziran 1982


 
 


 

Yorgo Seferis ( Giorgios Stylianou Seferiades )


Seferis 1900 yılında Smyrna, Acis Minor'da ( İzmir - Urla), doğmuştur. Okula Smyrna'da başlamış ve lise eğitimini Atina'da tamamlamıştır. 1918'de ailesi Paris'e taşınınca Seferis Paris Üniversitesi'nde Hukuk eğitimi gördü ve edebiyata ilgi duymaya başladı. 1926'da Atina'ya döndü ve ertesi yıl Yunan Dışişleri Bakanlığı'na kabul edildi. Bu onun uzun ve başarılı diplomatik kariyerinin başlangıcıydı. Memuriyet görevi esnasında İngiltere'de (1931 - 1934) ve Arnavutluk'ta (1936 - 1938) bulundu. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Girit'te bulunan sürgündeki Bağımsız Yunan Hükümetine destek verdi ve katıldı. Mısır, Güney Afrika, İtalya'dan sonra 1944 yılında özgürlüğüne kavuşan Atina'ya geri döndü. Dışişleri Bakanlığındaki hizmetlerine devam etti ve 1948 - 1950 yılları arasında Ankara'da,  1948 - 1950 yılları arasında da Londra'da diplomatik görevlerde bulundu. 1953 - 1956 yıllarında Lübnan, Suriye ve Irak'a tayin edildi ve 1957'den 1960'a kadar Yunan Büyükelçisi olarak Britanya Krallığında görev yaptı. Emekliliğinden önceki Atina'daki son görevinde, Seferis birçok onur ve ödüller aldı, bunların içinde Cambridge Üniversitesi'nden Doktora Derecesi (1960), Oxford (1964), Selanik (1964) ve Princeton (1966) yer almaktadır. Seferis 1971 yılında öldü. 
( Bilgi :  toplumdusmani.net )

" (...) Onun ses tonunu belirleyen daha çok bir düşün ya da uyanışın dile gelmesidir. Ayrıca, kullandığı imgeler çarpıcı olmakla birlikte, her zaman yalın ve işlevsel bir isim ve fiil örgüsünden kaynaklanır. Okur onun şiirinde gözler önüne serilen gemilere, yıkıntılara, heykellere, kaynağı mitolojiye uzanan imgelere baktıkça, zaman ve uzayın bu görünümlerinin gerisindeki bir varlığın aranışını sezer. Şimdiki zaman geçmişe açılan bir kapı olur, dış imge birdenbire iç benliğimizin bir görünümünü ortaya çıkarır." 
( Cevat Çapan )

 


 
   
(*) Burada yayınlanan ürünler yalnızca tanıtım amaçlı (gayri ticari)  ve açık kaynak gösterilerek yayınlanmaktadır. Bu ürünlerin başka bir amaçla kullanımı Telif Hakları Yasası gereğince izne tabidir ve bu izin yalnızca yasal hak sahiplerine aittir.