Üç gündür ateşi vardı Ozan’ın. Ateş düşürücü aldığında düşer gibi olan
ateş, ilacın etkisini yitirmesiyle tekrar yükseliyordu. Üçüncü günün sonunda
düşmeyen ateş Metin Tezcanlı ve Bahar’ın endişelenmesine neden olmuş ve Ozan’ı
apar topar hastahaneye götürmeye karar vermişlerdi.
Şirketten hızla çıkan ve arabasına atlayan Metin Tezcanlı, trafikte fırtına
gibi estikten sonra koşa koşa oturdukları daireye çıkmış ve Ozan’ın yanında
bitivermişti. Eliyle Ozan’ın vücudundaki eklem yerlerini kontrol eden Metin
Tezcanlı, Ozan’ın neredeyse yandığını hissetmiş ve evdeki ateş düşürücüden zor
bela iki ölçek içirmeyi başarmıştı ama ilaç şişesini mutfağa götürürken,
Ozan’ın yattığı yerden fırladığını ve “kusacağım baba” diye bağırdığını duydu.
“Kus oğlum bir şey olmaz, hadi kus” diyerek Ozan’ı sakinleştirmeye
çalışıyordu...
Günlerdir süren yüksek ateş ve halsizlikten bitap düşen Ozan’ın gün
içindeki ikinci kusmasını gören Metin Tezcanlı, kendisine ve Bahar’a kızmaya
başlamıştı... “Şehriban hanım Ozan’ı hazırlayın, hemen hastahaneye
götüreceğim.”
Arabanın arka koltuğunda oturan Ozan’a herzamanki gibi emniyet kemerini
takmasını söyledi. “Ya baba bari bugün takmayayım, çok hastayım zaten.” Diyen
Ozan’a dönüp, “Tam da bugün takman lazım evlat. Sert bir fren yapmak zorunda
kalırsam, ikimiz de üzülebiliriz sonradan.”
Ozan, babasının kararlı olduğu anları ses tonundan ve bakışlarından anlar
ve öylesi anlarda babasıyla inatlaşmazdı. Nerede ısrarcı ve inatçı olacağının
yerini ve zamanını ayarlamakta usta sayılırdı.
Ozan’ın kararlı olduğu anlarda ise yaşadığı bütün ikilemlere karşın, Metin
Tezcanlı, yerine göre otoriter, yerine göre anlayışlı ve sevecen bir baba
olmaya çalışıyordu ama oğluna olan zaafının farkındaydı:
Dünya bir yana, Ozan bir yana!..
Zaman zaman bıkmıyor ve usanmıyor değildi ama ömrünün sonuna kadar ve bütün
enerjisiyle kölesi olacağını hissettiği bu küçük kralın yüzündeki hayat
fışkıran bakışları ve gülücükleri gördükçe, “oğlum benim, canım benim, ben
seni yerim ulan” diyerek saldırıyor ve yalayıp yutuyordu neredeyse...
Sevgisini gösterirken çılgınlaşıp, Ozan’ı ısırdığı ve canını yaktığı bile
olurdu. Kendisi gibi etine dolgun olan oğlunu bütün ömründe tatmadığı bir
tutkuyla ve içtenlikle seviyordu. İçindeki devasa boşluğun ve karanlığın
içinde ay gibi parlayan oğluna bakıp, “ay yüzlü oğlum benim” diyordu Ozan’a.
Büyük olasılıkla ciddi bir hastalığı yoktu Ozan’ın. Üç günü geçen ateş
sonrası doktorların reçeteye yazdığı antibiyotiği gidip eczaneden alabilir ve
hastahaneye gitmesine gerek kalmayabilirdi ama Ozan’ın perişan haline
dayanamamış ve bir günde iki kez kusmasını pek hayra yormamıştı, Metin
Tezcanlı.
Hastahanenin acil servisine vardıklarında Ozan’ın ateşi otuzdokuz derecenin
üzerindeydi ama nedense birdenbire canlanıvermişti Ozan. Gülüyor, babasıyla
sohbet ediyor ve çocuk doktorunun yalakalıklarına karşılık veriyordu. Doktorun
şirinliğindeki yapaylık, oyuncakçı dükkanındaki tezgahtarın içten
pazarlıkçılığını aratır durumdaydı ama yapacak bir şey yoktu...
Hastahanede ateşi düşürülen Ozan’ın ilaçlarını alıp yola koyuldular.
Evlerine yaklaşmak üzerelerken arabanın arka koltuğunda oturan Ozan’ın acı
içinde attığı çığlıkları duyan Metin Tezcanlı, “oğlum neyin var, ne oldu?”
diye seslendi Ozan’a.
-Baba bilmiyorum... Nefes alamıyorum... Aaaaah.
Direksiyonun başında çaresiz kalan ve ne yapacağını kestiremeyen Metin
Tezcanlı, paniklediğini belli etmemeye çalışarak kafasını arkaya çevirdi ve
Ozan’ın ellerini midesinin alt tarafına bastırdığını gördü.
-Oğlum gaz sancısı var sende ya...
-Babacığım çok fenayım, ne olur bir şey yap!..
Trafikte önünün açık olduğunu fark eden Metin Tezcanlı, Ozan’a “sıkı tutun
o zaman” dedi ve gaza bastı. Biraz hız yaptıktan sonra dikiz aynasından
arkadan araç gelip gelmediğini kontrol etti. Sağ şerite geçti ve birkaç kez
üst üste sert fren yaptı. Ozan’ı kıvrandıran gaz sancısının fren sesleri
arasında yok olup olmadığını anlamak için arkaya dönüp Ozan’ın yüzüne baktı.
Yüzünde güller açıyordu...
-İyiyim babacığım, biraz rahatladım.
-Yok baba, bir an önce eve gidelim. Uykum geldi.
-Baş üstüne paşam, geldik zaten.
Doğduğu günden beri hem babalığını hem de bakıcılığını yaptığı Ozan’ın
hiçbir acısına ve üzüntüsüne dayanamazdı Metin Tezcanlı. Çocuk sahibi olmakla
hata ettiklerini düşünmeye başlamıştı:
-Bu çocuğun başına kötü bir şey geldiğinde biz ne yapacağız, Bahar? Ya da
ikimize bir şey olduğunda bu çocuk ne yapacak?
-Bu soruyu Ozan dünyaya gelmeden evvel sorsaydık birbirimize, daha iyi
olurdu Metin. Bu saatten sonra bu soruya kim cevap verebilir ki? Zaten o
soruyu zamanında sormasını akıl eden birileri katiyen çocuk mocuk sahibi
olamaz bana kalırsa...
Üç kilo yüz gram olarak taşımaya başladığı fiziki ve psikolojik ağırlığın
günden güne, aydan aya, yıldan yıla ağırlaştığını ve daha da ağırlaşacağını
hissettikçe, hem kendisi hem de Ozan için üzülmeye başlıyordu...
Bu rezil, kepaze ve ölümlü dünyaya dünya tatlısı bir çocuk getirip, eninde
sonunda kurdun kuşun önüne atmak zorunda kalacaklardı. Ana karnında başlayan
her hayat, sıcak ve sevecen kucaklardan ayrılıp, eninde sonunda sokaklarda
kendi hayatının avına çıkacaktı...
-Oğlum biraz çabuk olsana lan! Öğretmen sınıfa girmek üzere ama sen hala
sabah sabah çizgi film izleme telaşındasın. İyi ki evimiz okula iki adım
uzaklıkta yani. Ama okulun müdürü, okula en geç gelenlerin, en
yakında oturan öğrenciler olduğunu söylüyor, ne haber?
-Evet oğlum gitmek zorundasın.
-Niyeymiş o. Hiç de gitmek zorunda değilim işte.
-Bana bak Ozan, sabah sabah kafamın tasını attırma benim, vallahi kötü
olur!
-Baba neden sürekli beni tehdit ediyorsun sen?
-Çünkü okula gitmeme gibi bir lüksün yok Ozan efendi. Eğer böyle bir şey
mümkün olsaydı, senden çok, ben sevinirdim bu işe... Ulan kapat dedim sana şu
televizyonu. Daha kahvaltı bile yapmadın şımarık herif...
-Tamam baba, tamam.
-Ha şöyle kendine gel, ciğerimi ye.
-Ciğerden nefret ettiğimi biliyorsun baba. Akşama bonfile yaparsan hayır
demem ama.
-Başka bir emriniz var mı kral hazretleri?..
Ozan’ın okul çağına geleceği günlerin hayalini kuran ve bu hayal ile
heyecanlanan Metin Tezcanlı, tam bir hayal kırıklığı yaşıyordu. Ozan, okulu da
okula gitmeyi de sevmiyordu. Daha ilkokul birinci sınıfa başladığının üçüncü
günü “ben buradan çok sıkıldım, hadi evimize gidelim babacığım” dediğinde,
Metin Tezcanlı’nın yüreği cız etmişti.
Mümkün olsaydı o dakika Ozan ile
birlikte okuldan ayrılır ve bir daha da gitmezlerdi ama kendi eğitimsizliğinin
ve mesleksizliğinin cezasını çekmiş ve halen de çekmekte olan bir insan
olarak, istese de bunu yapamazdı.
Bir anda bütün ayrıcalıklarından ve ev konforundan mahrum kalan ve okuldaki
yaklaşık binbeşyüz öğrenciden biri haline gelen Ozan, okula gitmemek ve ev
ödevi yapmamak için her yolu denemeye başlamıştı. En büyük numarası doğal
olarak sürekli hasta olduğunu öne sürmek oluyordu...
Ozan’ı okulun bahçesinde bırakıp onun arkasından okula girişini izleyen
Metin Tezcanlı, başını öne eğip sınıfına doğru yürüyen oğluna acıyor ve
kahroluyordu.
Ortaokul öğrencileriyle birlikte paylaştıkları okul bahçesindeki irili
ufaklı çocukların kendilerini ve birbirlerini paralarcasına itişip
kakışmalarını ve her koşulda işi oyuna ve bazen de kavgaya dökmelerini
anlayabiliyordu ama oğlunun teneffüslerde elleri cebinde, kara kara düşünerek
tek başına volta atmasını içi kaldıramıyordu.
-Metin, Ozan’ı özel okula mı versek acaba? Altmış kişilik sınıfta ne
öğretmene kızabilirsin ne de öğrenciye. Ben öğretmeni de pek sevmedim
doğrusu... Çok sert ve biraz da bu iş için fazla yaşlı bence... İletişim özürlü
olduğunu da söyleyebilirim.
-Hayatım, özel okullar dünyanın parası. Bu çocuğu ilkokuldan özel okula
alıştırır ve sonra da okuldan almak zorunda kalırsak daha kötü olmaz mı sence
de?
-Ne bileyim ya... Aslında ben de pek sıcak bakmıyorum. Eğer özel okula
verirsek benim yirmi yıl daha çalışmam gerekir, bunu da göze alamıyorum.
Paramız olsaydı hiç düşünmez verelim gitsin derdim ama bunu diyebilmek yürek
istiyor.
-Şimdilik yapacak bir şey yok Bahar. Şimdiden özel okula vereceğimiz
paraları bir kenara atıp, üniversiteyi yurtdışında ya da buranın en iyi
okullarından birinde okumasını sağlamak bana daha cazip geliyor. Hem ÖSS sınav
birincileri genellikle devlet okullarından çıkıyor. Bu da bir veri sayılır en
azından...
-Seçme şansı olanların yürütebileceği bir fikir jimnastiği zaten bizim
yaptığımız. Boşuna çenemizi yormayalım derim...
-Valla onu bunu bilmem ama bizim
Serdar’lar oğullarını dört yıl boyunca özel okula gönderdikten sonra, şak diye
alıp devlet okuluna verdiler ve sorun da para meselesi falan değildi ve aynen
şunları söylüyordu, Serdar: “Dört yıl boyunca ne zaman çocuğun durumunu sorsak,
‘gayet iyi, daha da iyi olabilir’ deyip durdular...
Birde baktık ki ne iyisi, çocuk matematikte ve diğer birkaç derste resmen
batmış durumda. Yıllarca gizlediler çocuğumuzun seviyesini. Hiçbir zaman
doğruyu söylemediler bize. Müşteri kaçırmamak için yalan söyleyip durdular ve
biz de bu zamana kadar yedik bu numarayı.
Şimdi devlet okulunda sınıfının en iyisi ve en çalışkanı oldu. Dışarıdan
özel ders aldırarak toparladık çocuğu. Otel müşterisi gibi ağırlanmaya ve
hijyen koşullarına aldanmamak gerekiyor. Onlar da önemli tabii ama eğitim
kalitesine de bakmak gerekiyor...
Sırf İngilizce öğreniyor diye o kadar para verilmez abi, gitsin kursta
öğrensin onu da. Bir servet akıttık neredeyse. O paraları biriktirip çocuk
büyüdüğünde ana sermaye olarak kullanmasını sağlamak daha akıllıca bir yatırım
olur. Nakit para kraldır sözünü boşuna söylememişler.” Gerisini var sen düşün
artık...
***
Oğluna olan sınırsız tutkusunun ve sevgisinin canlı tanığı Bahar, “sen bu
çocuğu benden daha çok seviyorsun, Metin... Bütün sevgini Ozan’a veriyorsun,
haksızlık bu... Bu çocuk doğduğundan beri gözün beni görmüyor nerdeyse...
İhtiyarladığında yanında Ozan değil, ben olacağım. Ona gösterdiğin sevginin
ve ilginin bir gıdımına bile razıyım. Ozan’ı doğuranın ben olduğunu arada bir
hatırlasan, hiç fena olmaz... İyi ki kız filan doğurmamışım, doğumdan sonra
herhalde hemen boşardın beni..”
Bahar’ın kıskançlık ve tehdit dolu sözlerini gülümseyerek dinleyen Metin
Tezcanlı, “senin yerin başka bir tanem... Seni de nasıl tutkuyla sevdiğimi ve
istediğimi en iyi sen biliyor olmalısın... Ben senin aç kurdun değil miyim
ulan?.. Ben seni de yerim, oğlumu da yerim... Canlarım benim! ” diyerek
gönlünü almaya çalışırdı, Bahar’ın.
Ozan’ın dünyaya gelişi ikisinin arasındaki ilişkinin gerilmesine ve zaman
zaman da kavga etmelerine neden olmuş ve Ozan faktörü ilişkilerini belirlediği
gibi aynı zamanda da ilişkilerine yön verir olmuştu. İkisi de bu durumun
farkındaydılar ama yapabilecekleri hiçbir şey yoktu.
İkisini ilgilendiren her duruma üçüncü bir ortak gelmiş ve ikisinden de
daha etkin ve daha fazla söz sahibi olmuştu. Şirketteki en sağlam pozisyon,
Ozan’ın pozisyonuydu!.. İkinci bir kardeş gelmedikçe -ki bu olasılık Bahar ile
Metin’in aklının ucundan bile geçmiyordu- hükümdar, Ozan Tezcanlı’dan başkası
olmayacaktı...
bölüm başlıklarına git
Bir çift ayakkabı
Metin Tezcanlı, Bahar’la olan birlikteliğinin vazgeçilmezleri arasında yer
alan iftar yemeklerinden ve zoraki bayram ziyaretlerinden hoşlanmıyordu:
Neredeyse verilen her iftar yemeğine katılmak gibi bir zorunluluk vardı ve
‘Damat Bey’, kendi dışında oluşturulan programlara katılmak konusunda fazla gönüllü sayılmayan
bir yapıya sahipti...
Bahar ise, Metin Tezcanlı’nın aksine
cümbüş olan her yere balıklama atlayan ve eğlenmeyi hiçbir koşulda kaçırmak
istemeyen bir kadındı... Günün neredeyse on dört saatini işinde ve yollarda
geçiren, eşine ve çocuğuna istediği kadar vakit ayıramayan ve zaman zaman da
bunun ezikliğini yaşayan bir insandı, Bahar.
Nadiren de olsa, “kendime acıyorum” der ve ağlamaya başlardı ama nispeten
iyi para kazanıyor olmasıyla teselli buluyor ve “bu işsizlik ortamında bundan
daha iyisini bulmak kolay değil” diyordu.
Bahar, bayramları ve bayram ziyaretlerini severdi. Özellikle de kadınların
ağırlığı oluşturduğu mekanlarda bulunmaktan ve ‘toplumsal deşarj’ denilen
dedikodudan mahrum olmak istemezdi...
Uzun yıllar ailesini ve akrabalarını ihmal etmesinin intikamını alırcasına
sık sık görüşmek ve es geçilen yılların yarattığı mesafeyi ortadan kaldırmak
istiyordu sanki.
Metin ise aile ve akraba muhabbetlerinden uzak olmayı ve kendi kabuğunda
yaşamayı seçenlerdendi. Yalnızlık canına tak etmedikçe evden dışarı çıkmaz ve
kimseyle görüşmezdi... Dost kervanına, kervan denilemezdi artık...
Her Ramazan’ın ve bayramın programı üç aşağı beş yukarı aynı sayılırdı:
Ramazan süresince her Pazar günü bir iftar yemeğine gitmeleri ve bayramın
birinci günü Bahar’ın annesinin hazırladığı öğle yemeğinde bulunmaları
gerekiyordu. Metin, iftar yemeklerinin bazılarında mutlaka hastalanır,
bazılarında ise gitmemek için hasta olduğu yalanını uydururdu...
Hali vakti yerinde olan Bahar’ın ailesinin ve akrabalarının yoksullar
yerine birbirlerine iftar yemeği vermeleri, Metin’in kanına dokunuyordu... Ne
Müslümanlıkla ne de insanlıkla bir ilişkisini kuramadığı bu ziyafet
gösterisinin bir parçası olmaktan rahatsız oluyordu.
Verilen her iftar yemeğinin maliyetinin beşyüz milyondan aşağı düştüğü
olmazdı. Her ramazanda iki milyar paranın boşa gittiğinin hesabını yapan
Metin, yapılanı onaylamıyor ve Bahar’ın başının etini yiyordu...
-Kızım söylesene annene, babana ve akrabalarına... Sokaklar fakir
fukaralarla dolu... Gidip onlara yardım etsinler... Ramazanı bahane edip,
İstanbul’un en lüks restoranlarında birbirlerine hava atmaları ve aç insanları
gözardı etmeleri günah değil mi?.. Hiç vicdan yok mu bu insanlarda?..
Birbirlerini çok seviyorlarsa Ramazan olmayan aylarda versinler yemek
davetlerini...
-Sıkıyorsa git kendin söyle bunları!.. Bazen çıtlatmıyor değilim ama
bizimkiler gayet müsterihler... Onlar zaten tanıdık fakirlere gıda ve para
yardımı yapıyorlarmış... Merak etme vicdanlarını rahatlatmayı unutmuyorlar...
Üstekilerin inançları alttakiler kadar sağlam olmuyor zaten... Zenginlik ve
bilinç yükseldikçe inançlar fondaki müzik gibi kalıyor ... Tıpkı gecekonduda
yaşayan solcularla şehir merkezlerinde yaşayan solcular arasındaki fark gibi
senin anlayacağın...
Lüks restoranlarda verilen iftar
yemeklerindeki bolluk ve israf, Metin’in geçmişine yabancı, bugününe ait bir
olguydu. Bolluk ve israf kelimelerinin gerçek anlamlarını, Bahar’la birlikte
olmaya başladıktan sonra sökmeye başlamıştı...
***
Metin Tezcanlı, kayınpederi Muhsin Bey’in halk adamlığından,
kalenderliğinden ve yoksullara merhamet etmesinden hoşlanır, o taraflarını takdir
ederdi...
Evlatlarıyla ve kendisinden yaşça küçük insanlarla arasına mesafe koymasına
karşın, damadına oldukça sevecen davranır ve özen gösterirdi. Metin Tezcanlı
da onun bu babacan tavırlarına her daim saygıyla karşılık verir ve aynı özeni
büyük bir içtenlikle göstermekten geri kalmazdı.
Bütün huysuzluklarına ve
düşüncesizliklerine rağmen kayınpederini sever ve saygıda kusur etmezdi... “
Metin başkalarına benzemiyor, evin bir diğer oğlu gibi davranıyor” demekten ve
aralarındaki görüşme mesafesi biraz açıldığında sitem etmekten de çekinmezdi.
“Kendini özletiyorsun evlat, arayı bu kadar açmayın. Biz yaşlıyız, her zaman
kapınızı istesek de çalamayız ki...”
Adnan Menderes’e nasıl el salladığını keyifle anlatan Musin Bey, sadık bir Demokrat
Parti üyesi olarak her seçimde onun devamı niteliği taşıyan partilere oy verir
ve solcuları katiyen sevmezdi. Damadının ipten kurtulmuş bir solcu olduğunu
öğrenseydi, sevecenliğini ve gösterdiği özeni koruyabilir miydi bilinmez ama
büyük bir hayal kırıklığı ve şok yaşayacağı kesin sayılırdı.
Televizyon haberlerini izlerken sıkça
kullandığı sözcükler analiz edildiğinde, sürekli yemek yiyen, uyuyan ve hiçbir
şeyden memnun olmadan ölümü bekleyen tonton bir ihtiyar yerine, gaddar bir
emniyet müdürü portresi çıkıyordu ortaya ama söylediklerini sahiden
yapabilecek bir adama benzemiyordu Muhsin Bey...
“İmha etmek lazım bu herifleri... Hapishanede bunlar için harcanan devletin
parasına yazık günah...” İmha edilmesini istediği adamlar genellikle solcular
olmasına karşın, soyguncular, kapkaççılar ve sıradan hırsızlar da Muhsin
Bey’in gazabından kurtulamıyorlardı. Eğer asayiş işleri Muhsin Bey’den
soruluyor olsaydı, trafik suçluları bile paçalarını zor kurtarırlardı!..
Torunlarına sevgisini ve dedeliğini göstermeyi bile beceremeyen Muhsin Bey,
kelimenin tam anlamıyla zor bir adamdı... Paranın para olduğu zamanlarda Koç
ailesi ya da Sabancı ailesi kadar zengin olabilecekken, elindekilerle
yetinmeyi ve şükretmeyi seçmişti...
-Göçmeniz biz evlat, Yugoslav göçmeni. Babamın bir bakkal dükkanı vardı.
Babamın çıraklığını yaparak başladım... Zamanla Omega saatlerinin bayiliğinden
tut, araba lastiği satmaya kadar bir sürü işe girdim ve hepsinden de çok iyi
para kazandım. Vehbi Koç’un İstanbul’daki ilk bayilerinden biriyim ben...
Avrupa’dan Amerika’ya kadar gezme fırsatım oldu ve bu seyahatlerin çoğunu
da Koç’lar tertip ettiler. Onların parasıyla gezdim senin anlayacağın ama
yılda birkaç sefer de kendi paramla yurtdışına gider ve ailemi de götürürdüm.
Her yıl arabayı yeniler ve yeni arabayla düşerdik yollara...
Evlerim, arabalarım ve bankada yüklüce param oldu. Çocuklar büyüdüğünde
hepsinin altına ayrı ayrı arabalar aldım. Yemeyi, içmeyi ve gezmeyi severim
senin anlayacağın. O vakitlerin bütün meşhur ses sanatçılarını çalıştıkları
gazinolarda dinleme imkanım da oldu...
-Baba isteseymişsiniz sahiden Vehbi Koç kadar zengin olabilirmişsiniz.
-Ne demek evlat, tabiatıyla olurdum ama kanaat ettim. Neticede, kefenin
cebi yok diye düşündüm ve hala da öyle düşünürüm. Bakkal dükkanından başlayıp,
İstanbul’un en eski ve en köklü semtlerinden birinin kralı haline gelmiştim.
Borçsa borç, sadakaysa sadaka...
Kimseden bir şey esirgememeye çalıştım evlat. Hem maddi hem de manevi
açıdan büyük bir tatmin yaşadım. Elimdekilerle hem kendimi hem de çocuklarımın
istikbalini garanti altına almıştım. Hal böyle olunca fazlasına tamah etme
lüzumu dahi hissetmedim.
Çevremdeki itin kopuğun bile sevgisini, saygısını kazanmış bir adam
olmuştum. İsteseydim mebus bile seçilebilirdim. Davet etmediler değil ama ben
istemedim. O zamanki servetimle bırak kendimi, itin tekini
bile mebus seçtirebilirdim ben...
-Baba bunları anlatırken umarım üzülmüyorsunuzdur.
-Üzülüyorum tabiatıyla... Şimdi benim param olsaydı ilk yapacağım şey, size
bir ev almak olurdu. Muhsin Göçmen’in kızının kirada oturuyor olması ne demek,
sen bunu anlayamazsın evlat. Altınıza araba alırken birkaç sene sonra da ev
alırım diye düşünüyordum ama kısmet olmayacak galiba...
-Baba aşk olsun, biz daha genciz, çalışıyor, kazanıyoruz. Kendi evimizi
kendimiz alabilecek durumdayız aslında ama o parayı ticarette kullanmayı
tercih ediyoruz şimdilik. Allaha çok şükür hiçbir eksiğimiz ve gediğimiz de
yok ayrıca...
-Yaşlılık zor iş evlat. Yaşlanmadan istikbalinizi kurtarmaya bakın. Beni
batıran hanım oldu. Yok orası dağın başı yok burası bilmem neyin nesi... Her
şeye bir kulp buldu. E-5’in üstündeki arsayı sattırmamış olsaydı, hepimiz ihya
olurduk...
-Baba allahaşkına boşverin bunları... Sağlığınız sıhhatiniz yerinde
maşallah, bundan büyük servet mi olur?
-E biraz da para olsaydı fena olmazdı evlat. Hanımda var ama onların
sülalesinde cimrilik hastalığı var... Borsada bilmem kaç bin lot hisse
senetleri, bankada tomar tomar dolarları var ama hala evin ihtiyaçlarını bile
bana aldırıyor...
Beşyüzbin doları getirdi şu eve verdi ama benim fıtık ameliyatı için
gereken üç kuruşu bile bana çok gördü. Hay it sıçsın senin parana be kadın!..
Muhsin Bey, karısı Cavidan Hanım’ın kendisine kalan büyük mirastan zırnık
koklatılmamasına fena içerliyor ve her fırsatta karısını incitecek sözler
söylemekten kaçınmıyordu. İlgili ilgisiz hemen hemen her ortamda kinini ve
öfkesini kusmaktan büyük bir zevk alır ve içindeki Cavidan zehrini kustuktan
sonra gülmeye başlardı...
***
-Metin, annemle babamın arasındaki bu para mevzusu nereden kaynaklanıyor
biliyor musun? Ortada miras filan yokken, babam anneme çok çektirmiş
anlaşılan. Annem, bana “bir çift ayakkabı aldırabilmek için bir hafta iyi
geçinirdim babanla” der dururdu. O bir çift ayakkabıyı aldırabilmek için kim
bilir kaç gece babamın koynuna giriyordu. Artık gerisini sen düşün işte...
Miras olayından sonra ipler annemin eline geçti ve babamdan intikamını fena
aldı. Almaya da devam ediyor. Babam da “bir evde iki cüzdan olursa, o evde
huzur olmaz” diyerek teselli bulmaya çalışıyor ama ben kendimi bildim bileli
annem ile babam kavga ediyorlar.
Fiziki şiddet yok ama sabah yataktan kalktıkları andan gece uykusuna yatana
değin kavga ederler. Kedi köpek gibiler. Bence bu kavga durumu olmasa çoktan
öbür dünyaya gitmişlerdi ama birbirleriyle kavga
edebilmek için ikisinin de ölmeye hiç niyetleri yok sanki.
Ne zaman ki kavgayı keserler, o saat yolcular demektir. Senin annenin ve
babanın birbirlerine bakışlarındaki sevgiyi ve sıcaklığı gördükçe ne kadar
etkilendiğimi anlatamam. Ben bir kere bile bizimkilerin birbirlerine öyle
baktıklarına şahit olmadım. Hele babanın annene bakarken gözlerinin içinin
gülmesini görmüyor muyum, işte o zaman bizimkilerin hali gözümün önüne geliyor
ve içim cız ediyor, kahroluyorum...
Koca elli beş yılın aynı evde ve düşmanlıkla geçmesi ne demek, Metin?
Annemin babama olan kininin altında ne yatıyor bir bilsen: Annemin babası
zenginmiş... Babam, kendisine yardım etmiyor diye yıllarca evine sokmuyor
dedemi. Ölmeden çok kısa bir süre önce hasta falan oluyor da o sayede kızının
evine gelebiliyor adamcağız... Sebep, para. Bu kadar adice bir nedenden dolayı
yıllarca kan kusturuyor anneme...
Geçen Cumartesi günü anneme uğradım. Biliyorsun iki dizinden de ameliyat
olması gerekiyor. Annem ameliyattan korktuğu için de sürekli erteliyor. Biraz
gaz vererek ameliyat tarihini alalım ve bu işten kurtulalım istiyorum ama
annem anlatmaya başlayınca haliyle konuşamadık...
En son kavga nedenlerini öğrendim ve gülmekten sinir krizi geçirdim
nerdeyse. Film gibiler vallahi... Sana da anlatacağım ama utanıyorum...
-Hepsini anlattın bunu mu anlatmayacaksın, anlat gitsin be gülüm.
-Annem babamdan şey istemiş.
-Ne istemiş gülüm?
-Şey işte, anlasana.
-Kızım müneccim miyim ben, nerden bileyim.
-Eşeklik etme, bal gibi anladın işte. Babam annemle yatmak istemiş.
-Annen de haliyle.
-Evet, vermemiş.
-Kızım o kadın, günahını bile vermez.
-Sen dalganı geç, babam anneme başka bir kadın alacağını söylemiş. Hem de
altmış yaşında olacakmış alacağı kadın.
-Vay anam vay... Altmış yaşındaki kadın, babanın gözüne on sekizlik çıtır
çerez gibi görünüyor desene... Yaşasın, adamda hala hayat belirtileri var
demek ki... Tevekkeli, biraz da para olsa hiç fena olmazdı diye dert yanıyordu
bana.
-Çok hoşuna gitti bakıyorum.
-Deli misin kızım, seksen beş yaşında hala sevişmek isteyen bir adama şapka
çıkarılır sadece. Ananın yerinde olsam hemen verirdim şerefsizim... Babanı
destekliyorum şahsen. Sevişmek onun da hakkı... Annen ne demiş altmış
yaşındaki kadın lafını duyunca?
-Ne diyecek,”Çişli moruk, sen önce çişini tutmayı öğren...” Demiş. Malum
babamın had safhada prostat sorunu var.
-Hımm... Can evinden vurulmuş desene.
-Yahu babamın babası da böyleydi zaten. Seksen yaşında zorla kendini
evlendirtti... Gülten Hanım diye bir kadındı. Evlendikten bir hafta sonra
bizimkilere gelip, “ben bununla baş edemiyorum, sürekli şey yapmak istiyor.”
Diyerek feryat figan etmiş.
-Genetik güç meselesi yani...
-Sen eğlenmeye devam et ama annem öldüğünde, eğer babam hala yaşıyorsa, bil
ki dedemin yaptığını, o da bize yapacak.
-Şahsen, elimden gelen her türlü yardımı yapacağımdan emin olabilirsin,
Bahar’cığım. Sen o işi bana bırak... Ama vakit varken prostat sorununu çözsek
iyi olur.
-Utanmasan babamın elinden tutup, kerhaneye götürecekmişsin gibi konuşuyorsun.
-Koç gibi adam, yazık günah değil mi, kızım? Bak benim babamda tık yokmuş
yıllardır. Annem, “babanız erkeklikten düşeli yıllar oluyor.” Diye
hayıflanıyor vallahi.
-Ay Metiiin, elini altına saldın yine. Kapatalım şu konuyu lütfen, açanda
kabahat zaten...
-Ya benim babama çubuk taktırmayı mı tavsiye etsem, yoksa üç kutu Viagra mı
hediye etsem diye düşünmeden edemiyorum... Üç kutu Viagra alsam, bir yıl idare
eder babamı... Hoş benim anamın da dizleri tutmuyor ama babam istese dünden
razı gibi bir hali var...
-Senin zihnin açıldı yine ama ben devam edemeyeceğim. Konuyu nereye
bağlayacağını anlamadım sanıyorsan, yanılıyorsun... Avucunu yalarsın!..
-Yap-ma be!..
bölüm başlıklarına git
Ben yine bi ton sopa yedim
Kocasından yediği dayakların intikamını en yakınındaki insanları ezerek ve
horlayarak almanın bir yolunu mutlaka bulurdu: Bazen kendi çocukları, bazen kardeşleri
ve bazen de önüne kim gelirse...
Metin Tezcanlı, ablasının kendisini kocasına karşı bir koz olarak kullanmak
istemesinden nefret ediyordu: Şiddetle dolu
bir evliliği şiddet kullanarak rayına oturtamazdı ve karı-koca
kavgasına karışmanın pak de hayırlı olmadığını gayet iyi
biliyordu… Kendisinin ve Bahar’ın yanında
kocasına “kamyon şoförü salak, senden bi bok olmaz” dediğine bile şahit
olmuştu...
Çeşme’de tatil yaparlarken Metin’in ablası Bahar’ı cep telefonundan
arayarak “ben yine bi ton sopa yedim, benim öküzden. Geberteceğim bu hayvanı”
demişti.
Metin, Bahar’ın telefonla konuşurken kendisinden uzaklaşmaya başladığını
hissetmiş ve bir tatsızlık olduğu sonucuna varmıştı...
Aslında gayet sıradan bir olaydı Metin’in ablasının dayak yemesi. Ki Bahar
telefonunu açtığında, “ evet İstanbul dışındayız, Çeşme’de tatildeyiz”
demesine rağmen, dayak olayını sanki ilk kez dayak yemiş gibi ağlaya ağlaya
anlatmıştı...
Belli ki çaresizdi ve içi yanıyordu ama kardeşi dururken onun eşini araması
tesadüf değildi. Ablası, Metin’in kendisini azarlayacağından ve “ ya ayrıl ya
da kocanla iyi geçin” diyeceğinden emin olduğu için Bahar’ı aramayı tercih
etmişti...
-Kim aradı Bahar?
-Ablan.
-Derdi neymiş?
-Enişteden yine dayak yemiş.
-Sebep?
-Kadın meselesi...
-Aslında, gidip enişteyi döveyim istiyor ama yapmayacağım...
Çeşme’deki tatilin tadını kaçıran Metin’in ablası, tatil dönüşünde de
irtibatı kesmemiş ve Bahar’a bütün aile sırlarını açmaya başlamıştı...
Metin’in en nefret ettiği şeylerin başında, insanların özel hayatlarını ve
neler yaşadıklarını ulu orta yere sermekten kaçınmamalarıydı:
-Metin, ablan bir silah satın almış ve
enişteyi geberteceğim diyor başka bir şey demiyor. Birkaç sefer enişte
uykudayken bıçakla yanına sokulmuş ama beceremem, sonra da o beni öldürür diye
vazgeçmiş. Sana anlatamadığı ne varsa hepsini bana anlatıyor ama ben ne
yapabilirim ki?
-Ya ne olacaksa olsun artık , Bahar...
Adam öldürmek o kadar kolay olsa, eşinden dayak yiyen bütün kadınlar
kocalarını öldürürlerdi herhalde ve bu memlekette koca kıyımı yaşanırdı...
Vakti zamanında ayrıl, kendine yeni bir hayat kur diye yalvardım neredeyse.
Babamların bana verdiği en üst katı da sana verelim, aç açık kalmazsın, daha
gençsin bir işe girer çalışırsın dedim ama beni dinleyen kim... Evliliğinin
ilk üç senesini saymazsak -ki o arada enişte askerdeydi- o gün bu gündür dayak
yiyor benim ablam...
Halbuki gayet varlıklı bir ailenin oğluna istemişlerdi ablamı ama o gitti
babamın çalıştığı fabrikanın şoförüne vuruldu. Annem dışında hiç kimse ona bir
baskı filan da yapmadı. Çok iyi hatırlıyorum, babam ablamı karşısına aldı ve
‘ne diyorsun kızım?’ dedi. O da zengin ailenin çocuğu yerine enişteyi tercih
etti...
Annem, kendisini dinlemediği için ablamı kara listeye aldı ve bana sorarsan
hiçbir zaman da affetmedi. Zengin evin oğlunu reddetmesi bir yana, üstüne
üstlük gidip bir sunniyle evlendi. İnançlarından ve yaşam tarzından bir gram
bile taviz verdiğini hatırlamıyorum annemin...
Kendisine karşı koyana kolay kolay merhamet etmez annem. Küçük kız
kardeşime gözdağı verirken, “onu nasıl öldürdüm, seni de öyle öldürürüm”
derken ablamı kastediyordu:
Bu lafı benim yanımda söyledi ve duyduğumda
kulaklarıma inanamadım. Çünkü ablam ne zaman dayak yiyip annemlere gelse,
annem sürekli ona geri gitmesini telkin eder ve asla ablamın ihtiyaç duyduğu
sevgi ve sahiplenme sözcüklerini söylemezdi...
Kendi seçiminin kurbanı oldu bir anlamda
ama ben eniştenin ne bana ne de anneme ve babama bir terbiyesizliğini görmüş
veya işitmiş değilim. Tam tersine yapabileceği bir şey varsa ne kendini ne de
parasını sakınmaz bizim için...
Ablamda öyle bir zengin olma hırsı var ki, önünde dağlar bile duramaz.
Kamyon şoförü diyerek aşağıladığı eniştenin ömrü uzun yollarda ve sırtıyla yük
taşıyarak geçti. Sen de şahitsin, ortaokuldaki yeğenlerim babalarının sırtında
çimento torbası taşımasına yardım etmeye giderlerdi...
Ben ne ablama ne de enişteye üzülüyorum. Hepsi de pırlanta
gibi olan yeğenlerime üzülüyorum sadece. Doğdukları günden bu güne kadar anne
baba kavgası içinde büyüdüler ve çocukluklarının zerresini bile yaşayamadılar.
Bana benzetilen ortanca yeğenim, sol örgütlerden birisinin tetikçisi
olmadıysa biraz da benim sayemdedir. Az dil dökmedim onu kurtarabilmek için.
Ki aslında cuk diye oturuyor tetikçi profiline...
Benim yaşadıklarımı onun da yaşamasını ve bir şeylerin tekrar edilmesini
doğal olarak hiç ama hiç istemiyordum. Solcu olmasına değil de, solculuk adına
yanlış işler yapmasından ciddi ciddi endişe etmiştim ama babasının işlerine
konsantre olması sayesinde yırttı diyelim...
Bahar, Ozan’ı nasıl sevdiğimi sana anlatacak değilim ama ola ki bir gün
aramız bozuldu ve sen Ozanı bana karşı dolduruşa getirdin ve Ozan da bana
yumruk attı diyelim. Oğluna tapan bir baba olarak benim ne hale düşeceğimi
tasavvur edebiliyor musun?..
Yeğenlerim büyüdükten sonra ablam intikam saatinin geldiğini düşünerek,
enişteye karşı neredeyse bir yok etme harekatına girişti. Enişteyi hemen hemen
herkesin önünde aşağılamaktan tut, benim yanımda galiz küfürler savurmaya
kadar tırmandırdı işi.
Bari benim yanımda yapma bu işi, utanıyorum dememe aldırmadan sürdürdü
saldırılarını ve korktuğum şey eniştenin başına geldi. Bana yaptıramadığını
oğullarına yaptırdı. Enişte oğullarından yumruk yedi, dayak yedi...
Adamcağız evini terk etmek zorunda kaldı ve boşanma davası açtı ama ablam
araya benim küçüğüm olan erkek kardeşimi devreye sokarak, kendilerini
barıştırmasını istedi. Hesapta barıştılar...
Ablamın boşanmamakta ısrar etmesinin bir diğer nedeni de eniştenin kendi
işini kurması ve iyi para kazanmaya başlaması...
Ablam, ‘yedirmem’ diye ant içmiş bana kalırsa ve yedirmiyor da hakikaten.
Estetik ameliyatından tut, evini temelden çatısına kadar yeniledi ama onun
yaşadığı strese can man dayanmaz. Ölümcül bir hastalığa yakalanmasından ve tam
rahata erdik derken... Değer mi ulan, değer mi be kadın?
Sen yıllarca kocanın koynuna girmezsen, girecek birileri çıkıyor işte.
Sonra da ‘ben o kadar kötü bir kadın mıyım ki, orospularla düşüp kalkıyor...
Benim gibi bir kadına bunu nasıl yapar’ diye ona buna dert anlatmaya çalış...
Akşama kadar o kadar çok Türk filmi izliyor ki Türkan Şoray sanıyor galiba
kendisini...
Enişteyi öldürecek olsa bu güne kadar çoktan öldürürdü. İnşallah o işi de
yeğenlerimden birine yaptırmaya kalkmaz.
-Hah işte benim asıl korkum da bu zaten. Olur mu olur Metin, bir şeyler
yapalım.
-Hayatım gidip başlarında nöbet tutacak halimiz yok ki... Adamcağızı
öldürmekten beter ettiler zaten. Ne kocalığı kaldı ne de babalığı eniştenin.
-Yahu senin ablandan ve yeğenlerinden bahsediyoruz şurada. Başlarına kötü
bir şey geldiğinde asıl üzülecek olan sensin. Vakit varken ablanı
sakinleştirmenin bir yolunu bulalım. Bu kadar soğukkanlı bir analizci
kesilmene ve bekleyelim görelim tavrına bozuluyorum, kendine gel, bari
çocuklardan birinin başı yanmasın, benim bütün derdim bu ve ben o çocukların
hepsini de en az senin kadar çok seviyorum...
-Yapmam gerektiği halde, yapmadığım şey
nedir, Bahar? Yıllardır aynı teraneleri dinliyorum ve yıllardır nasihat
ediyorum. Sorunu durdurucu yada çözücü bir güce sahip değilsen, taraf
değilsen, kimse adam yerine koymuyor seni...
-Sen bilirsin ama bana sorarsan kalkıp ablana gidelim ve aklı selime davet
edelim.
-Aklı selime davet mi? Tam ablama göre!..
-Ne halleri varsa görsünler o zaman, öyle mi?.. Bak diğer ikisi için bir
şey söyleyemem ama sana benzeyen ya da benzetilen, çocukluğunda senin adın
söylenerek sevilen ortanca yeğeninden korkuyorum, Metin. O çocuk böyle bir iş
için biçilmiş kaftan neredeyse. Çünkü çok duygusal ve annesine de çok
düşkün...
-Sen bizim cenahı çözmüşsün, Bahar. Korkulur senden.
-Çatlatma insanı Metin, ayağa kalk, yola düşelim artık.
-Tamam hayatım, sinirlenme, kalktım
işte... Ulan vukuatsız bir haftası geçmez mi insanın şu puştperest dünyada
be...
-Boşuna söylenme Metin efendi. Tam bir yıl Ozan’a kendi evinde ablan baktı
ve ben bu iyiliğini unutamam.
-Fitil fitil burnumuzdan getiriyor ama ne haber?
-Kapa çeneni ve düş önüme!..
-Panik yapmana gerek yok Bahar. Ben dün arayıp uzun uzun konuştum zaten.
“Ben dururken çocuklarımı niye yakayım kardeşim” dedi...
Merak etme neredeyse yirmi yıldır aynı ruh haliyle yaşıyor ablam. Hele hele
eniştenin işleri yolundayken ve çok iyi para kazanırken, ablam bindiği dalı
kesmeye cesaret edemez. Cesaret etse bile, kurnazdır kendisinin mağdur olacağı
bir şeyi yapmaz. Hem kadınların dayanma kapasitelerinin erkeklerden en az on
kat fazla olduğuna inananlardanım ben...
-Övüyor musun, sövüyor musun belli değil ya hadi neyse...
Bahar’ın içgüdüsel ve kadınca dayanışmasına karşılık olarak, Metin’in de
erkekçe yanıt verdiği söylenebilirdi ama Metin, kendi gücünü ve sınırlarını
aşan olaylara burnunu sokmamayı bir prensip haline getirmişti neredeyse...
Bir yandan ablasının hırsına ve etrafına kan kusturmasına sinirleniyor,
diğer yandan da acıyordu ona...
Yirmi yaşındayken içindeki sınıf atlama dürtüsünü gerçekleştirecek adamı
elinin tersiyle itmiş ve aşık olduğu adamı seçmişti...
Aşkını kabusa çeviren, aşık olduğu adam mıydı, kendisi miydi, yoksa
içindeki sınıf atlama hayali miydi bilinmez ama hepsinin de kan kusturduğu
kesindi: Hem aşk hem de para aynı yastığa baş koymuyordu işte...
bölüm başlıklarına git
Tımarhane
“Tam bir tımarhane orası, Metin” diyordu Bahar. “Tam bir tımarhane...
Deliler bile sizinkilerden daha sessiz ve sakin yaşıyorlardır herhalde...”
Bahar’ın tımarhane dediği yer, Metin Tezcanlı’nın ailesinin yaşadığı evden
başka bir yer değildi...
Hoş bu tespiti Bahar’dan önce Metin Tezcanlı da yapmıştı ama bunu herhangi
bir yerde yüksek sesle dile getirmemişti. Bahar’ın o tespiti yapmasının
anlaşılabilir ve mantıklı nedenleri vardı: O binada yaşayanların hepsi de
istisnasız depresyonla yatıyor ve depresyonla kalkıyorlardı.
“Yahu aralarında bir tanesinin bile bir gün yüzünün güldüğünü görsem, bir
kurban keseceğim, şerefsizim... Metin alınma ama içim kararıyor sizinkilere
gidince ya. Senin de neden gitmek istemediğini şimdi daha iyi anlıyorum.
Hani diyordun ya ” bizimkilerle
görüştükten sonra omuzlarım göçüyor, bir hafta kendime gelemiyorum.” Ben
abarttığını sanıyordum ama sen haklıymışsın. Aynı şey bana da olmaya başladı.
Benim de omuzlarım göçmeye başladı ve ben de kendime gelmekte zorlanıyorum
artık...
Ne yalan söyleyeyim, senin o aileden
çıkmış biri olduğuna inanamıyorum. Ya sen muhtemelen aristokrat bir aileden
çıktın ama bunu benden gizliyorsun. Bana hayatın öbür yüzünü göstermek için bu
ailem dediğin insanları parayla satın aldın gibime geliyor...
Fiziki yoksulluklarına bir itirazım yok
ama fikri ve ruhi sefaletleri inanılmaz boyutta. Senin fikri ve ruhi
zenginliğini gördükçe ve de sendeki asaleti, nezaketi düşündükçe, senin
onlardan biri olduğuna inanmam imkansız... Ay’dan filan gelmiş olmayasın... Hoş
bir it tarafın da yok değil ama öteki tarafın genelde daha baskın...
Bak eğer amacın bana hayatın öteki yüzünü göstermek idiyse, tamam abicim
gördüm ve ikna oldum ama sen de bu oyundan vazgeç ve bana gerçek aileni göster
artık. Çünkü, bunu hak ettiğimi düşünüyorum. Vallahi düşündükçe ve sizinkileri
gördükçe kafayı yiyecek gibi oluyorum ya...
Eğer bahsettiğim oyunu oynamıyorsan, hemen bir oyun kurgula ve kendine yeni
bir aile bul ve mümkünse bizimkilere de benzemesinler. Çünkü, sen de bana
‘onların arasından nasıl çıktın’ diye soruyorsun haklı olarak...”
Bahar’ın söylediklerine hem gülüyordu hem de hak vermiyor değildi ama hiç
kimsenin ailesini seçme hakkı yoktu ve olamazdı da... Metin Tezcanlı, bazı
aile fertlerinden utanmıyor değildi ama ne yapabilirdi ki?..
Onları sevmese bile göz kulak olmaktan
ve kollamaktan vazgeçemezdi. Nereden geldiğini unutması mümkün olmadığı gibi
başına bir iş geldiğinde yine en önce ailesinin koşturacağından gayet emindi.
Karşılıklı bir çıkar ilişkisi gibi görünse de aradaki kan bağını ve kendi
geçmişi yüzünden ailesinin çektiği sıkıntıları ve kendisine her koşulda sahip
çıkmış olmalarını bir kalemde silip atamazdı. Atsan atılmıyor, satsan
satılmıyor dedikleri aile kurumunun ve ilişkilerinin ta kendisiydi.
Metin Tezcanlı’nın öyle büyük bir gönül borcu vardı ki ailesine karşı,
ödemekle bitecek gibi görünmüyordu. Adı üstünde: gönül borcu!.. Sadece vicdan
sahibi olanlarda bulunabilecek bir özellik!..
“Bahar, ne düşünüyorum biliyor musun? Tası tarağı toplayalım anasını
satayım ve çok uzak bir yerlere, yani onların bize ulaşamayacakları bir
yerlere gidelim ve onlara da haber vermeyelim. Varlığımız bir işe yaramıyor,
yokluğumuzla da idare ederler gibime geliyor.
Aile içinde nasıl herkesin birbirine düşman olduğunu kendi gözlerinle
gördün. Bu düşmanlıkları bizim gidermemiz ve onları barıştırmamız olası değil.
Herkes kendi kırgınlığının ve güçsüzlüğünün nedenini bir diğerinde arıyor.
Birbirleriyle dalaşmaktan dolayı bütün insancıl yanlarını öldürmüşler
neredeyse.
Her gittiğimde beni bir mafya babası gibi ağırlamalarından ve bütün
sorunlarını bana taşımalarından hem usandım hem de bunu senin yanında
yapmalarından dolayı utanıyorum. Dahası birlikte gittiğimizde yay gibi
geriliyorum.
Biliyorum ki beni utandıracak yada çaresiz bırakacak bir şey mutlaka
olmuştur ve benim onlara gitmemi bekliyordur. Onlardan bir kere bile mutlu
ayrıldığımı hatırlamıyorum. Ve bana öyle geliyor ki, bütün ömrüm boyunca bu
mutsuzluğu yaşamaya mahkum edildim.
İlgilenmemeyi ve yok saymayı becerebilsem ne ala ama bunlar benim ailem ve
onlara ihanet etmeye hakkım yok diye düşünüyorum. Tabii böyle düşününce de
uzak kalamıyorum. Onlara sırt çevirmekle kendime de ihanet etmiş olurum.
Ya piyangodan filan büyük ikramiye çıkarsa, yarısını gidip bunlara
vereceğim ve haklarını helal etmelerini isteyeceğim; bir daha da yanlarına
uğramayacağım diye bir fantazim yok değil ama bendeki bahta bakılacak olursa
da, ölme eşeğim ölme!..
Dur sana hayırsız ve şerefsiz kardeşim hakkında biraz daha detaylı bilgi
vereyim. Bu bilgilerden bazılarını yeni duyacak ve belki de fenalaşacaksın ama
ne de olsa sen de aileden sayılırsın...
Damat bey Anadolu’nun bağrından, gelin hanım, İstanbul’un göbeğinden
geliyor... Alınyazısına bak sen!.. Çok mu aradın be kızım?..
Evinde üç tane aç çocuğu ve karısı
dururken, beş çocuk sahibi ve evli bir kadınla ortadan kayboluyor bizimkisi...
Sonra o kadının kocası ve akrabaları gelip babamları tehdit ediyorlar. Babam,
“gebertin o pezevengi mahkemede gelip sizin lehinize ifade bile veririm” diyor
adamlara...
Babamın bu fikrinde samimi olduğundan en küçük bir şüphem yok. “Ceza
vermeyeceklerini bilsem, kendi ellerimle gebertirim, o alçağı” bile demişti
bir keresinde. Birisi onu gebertse bütün aile, ben de dahil bayram edeceğiz.
Yüz karası ve utanç abidesi olarak yaşamasının zararlarını kapatmak mümkün
değil. Bütün ailenin yaşama sevincini piç etti ki zaten sefil ve mutsuzdular.
Birlikte kaçtığı kadının kocası bir trafik kazasından sonra sakat kaldığı
için çalışamıyor... Beş çocuğun hepsi de bu son olaydan sonra Çocuk Esirgeme
Kurumu’na verilmiş...
Rivayete göre kadın zaten fahişelik yapıyormuş ama ilginç olan kardeşimin
bu kadının kocasının yakın arkadaşı olması aynı zamanda...
Daha önce kocası tarafından sekiz yerinden bıçaklanmış ama ölmemiş... Şimdi
kardeşimle birlikte dilencilik yaparak geçinmeye çalıştıkları söyleniyor...
Yalan dolan ve bilumum pisliklere bulaşmış bir adamdan söz ediyorum. Bunun
ne mal olacağı çocukluğundan belliydi zaten. Çöplüklerden çıkmaz, oralara
atılan boktan çizgi romanlarını okurdu. Bu sistemin üretebileceği en aşağılık
tiplerden birisi olup çıktı ortaya.
Para için satmayacağı kimse yoktur. Ben asker kaçağıyken beni karakola
ihbar eden de bu şerefsizdi. Karakol komutanının “seni kimin ihbar ettiğini
sanıyorsun” deyişindeki ifadeyi asla unutamam.
Bir dönem karakolun muhbiri olarak çalıştığını ama karakol komutanının
adını ve imzasını taklit ederek çek ciro etmesinden dolayı araları bozulmuş ve
bu yüzden de birkaç ay cezaevinde kalmıştı.
Tipine baktığında hem iğrenirsin hem de acırsın. Avurtları ve omuzları
çökmüş gördüğün gibi. Üflesen yıkılacak gibi duruyor. Ama sınırsız bir kötülük
potansiyeli var bu hainin. Basına da yansıdı: Tuzla’da tecavüze uğrayan ve
tecavüz esnasında fotoğrafları çekilen o zavallı fahişenin tecavüz
fotoğraflarını bizimkisi çekmiş meğerse...
Ben cezaevinden çıktıktan sonra benim adımı kullanarak bir yerlere girip
çıktığını öğrendiğim de karşıma alıp, “sakın bir daha benim kardeşim olduğunu
söyleyerek benim çevreme sokulmaya kalkma, yoksa fena olur!..” diyerek sol
çevrelerle tanışmasına mani oldum. Ama o arada bir derneğin çay ocağını
işletmeye başlamış ve bir miktar parayı da iç ettikten sonra ortadan
kaybolmuştu.
Bir arada bizim partiye dadandı bir arkadaşıyla. Ne hikmetse benim
olmadığım zamanlarda uğramayı tercih ediyordu. Bunu öğrenir öğrenmez olaya el
koydum ama o arada partiye gelip giden sempatizan bir kadıncağızı iğfal
etmişti bile...
Bana sorarsan bizimkinden ziyade o kadının bok yemesiydi. Büyük ihtimalle
benim adımın ve müzisyen kimliğimin kurbanı oldu ama kendiliğinden sönümlendi
olay...
Bizim eski yoldaşların kapısını da aşındırmış bir aralar ama yüz
vermemişler. Bir keresinde “ben aslında bir halk kahramanı olmak istiyordum”
derken aklıma yediği naneler geldi ve gülmeye başladım. “Niye gülüyorsun abi?”
diye sorduğunda, “boşver, biraz tersinden de olsa tam bir halk kahramanısın
sen...” cevabını verdim ama gülmekten kasıklarıma ağrılar girmişti.
Oturup bir konuşmaya başlasın, ağzından bal damlar. Çok efendidir ve asla
kimseye saygısızlık yapmaz. Karşısındakini sabırla ve büyük bir dikkatle
dinler... Bir kez bile anneme babama saygısızlık yapmadığını söyler herkes,
ama bakıldığında adamın yaptıklarıyla örtüşen bir karakter çıkmıyor ortaya...
Bana “haftada ya da on günde bir ot çekmem lazım”
dediği şeyin esrar olduğunu söylememe gerek yok sanırım... Bu adam benim
kardeşim Bahar ve ben bu adamdan nefret ediyorum, utanıyorum, tiksiniyorum...
Bazen bu herife acıdığım ve onun için üzüldüğüm bile olur... Köydeyken ve o
daha çok küçükken çok ciddi bir havale geçirdiğini hayal meyal hatırlıyorum...
Annem onu kucağına almış ve “havale geçiriyor bu çocuk” diyerek evin dışına
fırlamıştı. Acaba o havaleden kalan tramvalar nedeniyle mi bu çocuk bu hale
geldi diye düşünmeden edemiyorum.
Ya bu herifin zekasında ve karakterinde
onarılamaz bozukluklar var ve insan kendisini çaresiz hissediyor onun
karşısında...
Ben, ‘bu salağı evlendirmeyin, evlendirirseniz bile çocuk sahibi olmasını
engelleyin’ diye az yırtınmadım, ama bizimkiler de “evlenirse belki düzelir”
diye düşündüler ve felaketin sadece daha da büyümesine yardımcı oldular.
Evlendiği günden beri karısına, çocuklarına ve kendisine annem babam
bakıyor. Ne zaman kendisine bir iş bulunsa, haftalığını ya da maaşını aldıktan
sonra ortadan kayboluyor ve parası bitince mecburen eve dönüyor.
Babam da annem de sağ olsunlar bu herifin çocuklarının yanında söylemediği
lafı ve etmedikleri küfrü bırakmıyorlar. Bu çocukların psikolojisini düşünen
kimse yok. Bu gariplerin bir suçu günahı yok ki...
Benim içim sızlıyor bu çocukları
görünce. Hepsinin gözlerinde de sanki hep aynı ifade var: Amca bari sen bize
yardım et, başka hiç kimsemiz yok bizim der gibiler... Amcanın kendine bile
hayrı yok ama nereden bilsin kuzucuklar.
Onlar beni senin sayende zengin sanıyorlar.
Her gördüğümde harçlık veriyorum, altımda araba var ve onlarınkiyle
kıyaslandığında çok lüks bir semtte oturuyoruz. Uzaktaki zengin ve kurtarıcı
amca profiline uygun görünüyorum ama seninle ayrılacak olsak, onlardan biri
olacağımdan hiç haberleri
yok.
Hayatı bu kadar keskin ve sert yaşayan bir insan olmayı hiç istemezdim ama
benim bütün ömrüm böyle geçti işte. Yoksulluklarına alıştığımı söyleyebilirim.
Henüz aç ve açıkta değiller ama annem babam öldüğünde bu yavrulara ne olacak
diye düşünmeye başlayınca film kopuyor bende. Bu çocuklar aslında daha
şimdiden yetim sayılırlar...
Şimdi o canım çocukların Çocuk Esirgeme Kurumu’na verilmesi olasılıklarını
ve vedalaşma sahnelerini hayal ederken bile fena oluyorum...
Senin dediğin şey de doğru: Bu çocukların annesi de en az bu çocuklar kadar
talihsiz... İlk kocasını köyde öldürmüşler... Şimdi de ikincisinin öldürülmesi
için dua ettiğinden eminim. Keşke köyünde kalsaymış garip.
Bizim deli Miyase dediğimiz baba annem
yaktı bu kızın başını. Neymiş efendim ‘gitsin dayısının ekmeğini yesinmiş.’
Şimdi boğazından geçen her lokmanın nasıl büyüdüğünü ve boğazına oturduğunu
görseydi, ne derdi acaba?
Salak salak durduğuna bakma sen onun, çok gururlu bir kızdır . Türkçe’yi İstanbul’da öğrendi ama bana kalırsa hala
zorlanıyor... Boş boş baktığında bil ki söyleneni anlamamıştır. Zekası da
kocasından daha iyi durumda sayılmaz.
Ben nice köylü kadın tanırım, şehir hayatını bir çırpıda öğrenen ve ona
tutunmaya çalışan. Nurcan’da bu potansiyel de yok zaten. Okuması yazması
olmadığı gibi olacağı da yok. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş misali...
Biliyorsun, geçen sene ailecek uyuz hastalığına yakalanmışlardı. Doktor
olan arkadaşım nedeninin pislik olduğunu anlatırken ben yerin dibine geçtim
yahu... İlaçları nasıl kullanmaları gerektiğinden tut, nasıl temiz kalmalarına
kadar her şeyi bizzat ben anlattım. Bu devirde böyle bir hastalığa
yakalanmalarını anlamak mümkün değil ama oluyor işte...”
bölüm başlıklarına git
Büyüdüm artık
Eşyalarla arası yoktu: Kullanmadığı ya da işe yaramadığını düşündüğü
eşyaları hemen elden çıkarmasıyla Bahar’ın gözünde sarsılmaz bir üne
kavuşmuştu. “Böyle yaşadığın sürece tek bir çiviye bile sahip olamazsın”
diyordu Bahar.
Haksız da sayılmazdı ama yıllarca ölümle burun buruna yaşamış birinin
eşyalarına hayat arkadaşı muamelesi çekmesini beklemek de anlamsız olurdu.
Hayat tarafından kalbi kırılmış olanın eşyası olsa ne yazardı ki...
Kadınların eşyalarıyla kurdukları ilişkiyi, erkeklerle kurdukları
ilişkilerden daha sağlam ve daha derin buluyordu Metin Tezcanlı. İlişkilerin
başlangıcında erkekler ön planda olsa bile zamanla eşyalar ile erkekler yer
değiştiriyor ve eşyalar ön plana çıkıyordu sanki...
Yeni taşındıkları kira evlerine yeni bir oturma grubu almışlardı. Metin,
daha birinci haftasını bile doldurmayan üçlü kanepenin üzerine çay dökmüş ve
Bahar eve gelmeden olanca gücüyle çay lekesini çıkartmaya çalışmıştı
ama başarılı olduğu söylenemezdi...
Bahar akşam eve gelip yemeğini yedikten sonra üçlü koltuğa oturmuş,
Metin’in yapacağı çay servisini bekliyordu. Metin, bütün sevecenliğiyle çay
tepsisini Bahar’ın önüne uzatmış ve Bahar’ın teşekkürüne karşılık, “afiyet,
şeker bal olsun karıcığım” demişti en sevimli haliyle, ama üçlü kanepedeki çay
lekesini henüz fark etmemiş olan Bahar’a konuyu nasıl açacağını düşünüyordu
bir yandan... En iyisi Bahar fark etmeden kendisinin anlatmasıydı...
-Neee çay lekesi mii, şekerli mii, çıkmadı mııı?... Yahu insan biraz dikkat
etmez mi... Üstelik senin gibi titiz bir adama yakışıyor mu hiç?..
-Hayatım oldu bi kere... Ne yapayım yani... Alt tarafı bir koltuk ve çay
lekesi ve üstelik koyu desenlerin üzerine döküldü... Abartmanın bir alemi
yok... Yeniyse yeni anasını satayım... Benden daha kıymetli değil ya...
Bahar’ın eşyalarla olan ilişkisi annesinin eşyalarla olan ilişkisine çok
ama çok benziyordu ve annesinin bu hali pek bi meşhurdu eş dost arasında...
Bahar, Metin’in kızmaya başladığını farketmiş ve söylenmeyi kesmişti ama
Metin’in ikram ettiği çaydan bir yudum bile almadan ağlamaya başlamıştı...
Evet ağlıyordu... Hem de üçlü kanepeye dökülen çayın bıraktığı leke için
ağlıyordu. Şaşkınlık ve çaresizlik içinde kalan Metin, fena kızmıştı Bahar’ın
ağlamasına ve içinden küfür etmeye başlamıştı bile...
” Manyak ulan bu kadın milleti... S.....m kanepesini de, çayını da,
lekesini de... Şu salondaki kıymetli vazolardan birini kazara kırmış olsaydım,
kim bilir başıma neler gelirdi... Hayatımda ilk kez böyle bir vakayla
karşılaşıyorum. Hastası, ölüsü ve daha bin bir türlü belası olan kadınlar
varsın ağlasın ama böyle bir şey için ciddi ciddi ağlamak...”
Bahar, annesi gibi hiçbir şeyini atmamaya ve biriktirmeye meraklıydı. Metin
onun bu haliyle dalga geçer ve şakayla karışık eleştirirdi... Bahar ise
“yenisini yerine koymadan hiçbir şeyi atmamayı annemden öğrendim ve bir
zararını da görmedim beyzadem” diyerek, Metin’i azarlardı.
Metin’in elden çıkarma ve başkasına verme huyuna karşı Bahar’ın da elde
tutma ve vermeme huyu vardı. Zamanla ve biraz da Metin’in zorlamasıyla elden
çıkardığı eşyaları olacaktı ama gardıroplarını çoğunlukla Bahar’ın eşyaları
işgal edecekti...
Metin, yıllar sonra salonun ortasındaki açık renkli halıya Ozan’ın döktüğü
kolayı bahane ederek, Bahar’a, “hadi ağlasana Bahar, bu lekenin bu halıdan
çıkması mümkün de değil üstelik” diyerek yaptığı şakaya, Bahar, “büyüdüm
artık, böyle şeyler için dökebileceğim gözyaşı kalmadı ben de” yanıtını
verecek ve çay lekesi için döktüğü gözyaşlarını tebessüm ederek
hatırlayacaktı...
Bahar Tezcanlı’ya “büyüdüm artık” dedirten, Metin Tezcanlı ile olan uzun
birlikteliğinin olduğu tartışma götürmezdi...
Eski günlerini birlikte yad ederken, bazen hüzünlenir, bazen de aşka
gelirlerdi:
-Ya Bahar hatırlıyor musun... Henüz ortak bir evimiz filan yoktu ve biz çok
yakın bir arkadaşımızın evinde görüşüyor ve çoğunlukla da o evde birlikte
oluyorduk...
Aşkımız ve biz, göçebeyken daha iyiydik be... Yerleşik düzene geçince o
günlerin tadını bulamıyor insan... Göçebelik bambaşka bir şey... İnsanları
birbirine öyle bir bağlıyor ki, çöz çözebilirsen...
Bir keresinde o evin üst katında oturan kadın gelip, ev sahibi olan
arkadaşımıza ‘bu evde vakitli vakitsiz gürültüler oluyor’ diye bizi şikayet
etmişti... Bunu duyduğumuzda ne çok gülmüştük hatırlıyor musun?..
-Hatırlamaz olur muyum hiç... İkimizin de sevişmek dışında yapacak hiçbir
işimizin olmadığı günlerdi... Daha doğrusu bütün işlerin sevişmeler sonrasına
bırakıldığı günler... Kadıncağız nereden bilsin bizim deliler gibi birbirimizi
sevdiğimizi ve seviştiğimizi... Aşkta vakit olur mu hiç, a salak hemşire...
-Ulan karı gürültülerden rahatsız olmuş ama belli ki kulağı da
kirişteymiş... Hem vakitli hem de vakitsiz olanları pekala ayırt etmiş
zilli!.. Şikayet edeceğine, akşam kocan kapıdan içeri adım attığında atlasana
herifin kucağına geri zekalı!..
- Yapmak istediği halde yapamadığı
için bizim gürültülerimizden rahatsız olmuş anlaşılan.
-Al benden de o kadar!.. İnsan aşk seslerinden rahatsız olur mu hiç... Ulan
şu yanımızdakilerin seslerini duysam bir bardak alır duvarı dinlemeye koşarım
şerefsizim... Dünyadaki en güzel ve en muhteşem şiir ve şarkılara değişmem ben
o sesleri...
-Coştun yine deli oğlan!.. Sen de bir Peeping Tom (röntgenci) potansiyeli
de yok değil hani...
-Saçmalama ya... Ben sadece ve hemen şimdi çiftleşmek istiyorum...
-Beni seviyor musun?
-Hem de nasıl anlatamam...
-Anlat anlat... Uzun zamandır bir şey anlattığın yok zaten, hazır seni
yakalamışken...
-Ya kızım, allahaşkına eziyete başlama yahu... Gel içeride doya doya
anlatırım...
-Vakit uygun mu sence?
-Kocakarılar gibi konuşma, Bahar. Eskiden vakit mi soruyorduk
birbirimize?.. Gel beni bohçala gönlümün direktörü... Hem vakitli hem de
vakitsiz olanlarından...
-Ay şiir gibi oldu vallahi!..
bölüm başlıklarına git
Eski yoldaşlar
Bahar, her kadın gibi dışarıdan nasıl göründüklerine önem verir,
başkalarının kendisi ve birlikte olduğu adam için ne düşündüklerini bilmek
isterdi. Fakat soruyu başkalarına soracağına her seferinde gidip Metin’e
sorardı.
-Nerden bileyim, bizim için ne düşündüklerini... Herkes o kadar politik ve
eyyamcı davranıyor ki birisi iyi bir şey söylese bile şüphe ediyorum. Hiç
birimiz bir diğerimiz için gerçekten ne düşündüğümüzü açık açık muhatabına
söylemiyor ki... Hal böyle olunca birlikte olduğumuz ortamları yapay bir
samimiyet havası kaplıyor ve herkes lay lay lom nakaratına takılarak durumu
idare ediyor...
Benim davetlere gitmek istemeyişimin en
büyük nedeni bu. Sürekli güler yüzlü ve anlayışlı olmayı nasıl beceriyoruz
anlamıyorum. Öfkelerimizi ve hayal kırıklıklarımızı bile doğru dürüst
yaşayamıyoruz. Kırılan varsın kırılsın efendim!.. Sürekli kendimizi bastırarak
ve her durumu rasyonalize ederek ilişkileri sürdürmek iyi bir şey değil ki...
Diyelim ki içimizden birisi düpedüz yalan söylüyor ve insanların
duyarlılıklarıyla oynuyor. Ama biz ne yapıyoruz? Onun yanlışlarına mantıklı
nedenler bulmaya çalışarak, kendimizi rahatlatıyoruz... Sonra?.. Hoşgörülü ve
anlayışlı olmak tabii ki büyük erdemler ama bazı durumlarda dellenmek çok daha
verimli olabilir...
Duruma bakılırsa kimsenin kimseyle sorunu yok gibi ama aslında herkesin
herkesle bir sorunu var... Bana kalırsa kimse kimseyi sevmiyor ve bunun belki
de en önemli sebebi hiç kimse kendisini sevmiyor... Hala sosyalistmişiz gibi
yapıp, kapitalistler gibi yaşıyor ya da o standartlara ulaşmaya çalışıyoruz...
Kendi gerçekliğimizle yüzleşmeden de bu çift karakterlilikten
kurtulamayacağız. Eh bunun da bir takım yan etkileri olacak haliyle... Biz
artık devrimci değiliz ya... Sadece eski solcuyuz ve bu gerçeği kabullenmekte
zorlanıyoruz nedense. Bu eski solcu tanımını ben de sevmiyorum ama başka ne
denilebilir ki...
-Sana soranda kabahat!.. Ben senin ne
düşündüğünü sormadım. Biz başkalarına nasıl görünüyoruz; başkaları bizi nasıl
görüyor anlamında... Hani bazen ortak tanıdıklarımızın dedikodusunu yapıyoruz
ya birlikte... Hadi kendi soruma kendim cevap vermeye çalışayım: Büyük bir
olasılıkla burnumuz büyük ve ucundan da kıl aldırmıyoruz...
Zira onların katıldıkları toplantı ya da gösterilere katılmıyoruz ve her
önerilerini yerle bir edecek gerekçelerimiz var... Kimseye bir boşluk
bırakmadığımız gibi herhangi bir şey yapma önerisinde de bulunmuyoruz.
Kendimizi bir anlamda dış dünyaya ve onlara kapatmışız.
Bak diğerleri ne güzel saatlerce tartışabilecekleri önerilerde
bulunuyorlar. Gerçi sonuçta bir şey çıkmıyor ortaya ama olsun... Bizim gibi
kıçlarını kırmış evlerinde oturmuyorlar hiç değilse... Hafta sonu Özgür’ler
çağırıyor, gider miyiz?
-Valla benim canım çekmiyor; sen tek başına git istersen... Millet alkole
sığınarak ortamı çekilebilir kılıyor ama benim midem kötü... Midem iyi durumda
olsa bile içip sapıtmaktan ve birilerine saldırmaktan korkuyorum... Gidip bir
köşede somurtup milletin keyfini kaçırmaktansa; ortalarda görünmemek en
iyisi...
***
Birileriyle görüşmek Metin’e zul geliyordu. Hele hele solcu arkadaş
çevresiyle bir araya geldiklerinde ortaya çıkan muhabbetten kesinlikle haz
etmiyordu. Büyük büyük laflar ettikten sonra sıradan ve sıkıcı hayatlara dönen
ve şikayetçisi oldukları hayat tarzlarını değiştirmek için ödenecek bedelleri
göze alamayan insanlara kızıyordu...
Kendi arkadaş çevresinin dışında kalan eski solcuları da gözlemleyen Metin
Tezcanlı, tablonun hiçte iç açıcı olmadığının gayet farkındaydı: Kimisi
alkole, kimisi kadınlara, kimisi paraya ve kimisi de hepsine birden düşkündü.
Böyle bakıldığında, sıradan insanlarla aralarında ciddi bir fark olduğunu
söylemek çok zordu; fark, geçmişlerinden ve o geçmişte yaşadıklarından
kaynaklanıyordu.
Ezici çoğunluğun para-pul, karı-kız ve iş-güç peşinden koştuğu zamanlarda,
şimdinin eski solcuları, o zamanın devrimcileri, özgürlük, adalet ve memleketi
kurtarmak peşinde koşuyorlardı...
Eskiden tapındıkları ve kutsal saydıkları ne varsa, hepsini kaldırıp
atmışlardı: İş-güç sahibi olan ve sistemle bütünleşen eski yoldaşlar,
geçmişlerini unutmayı ve hatırlamamayı tercih ediyor ve kendilerine
geçmişlerini hatırlatan insanlardan ve ortamlardan uzak duruyorlardı: Şehir
merkezlerindeki evlerin, otomobillerin ve şık giysilerin içinde kurdukları
dünyalarına yoksulluk ve viranelik bulaşsın istemiyorlardı...
Yalnızlıklarından ve mutsuzluklarından
geçici bir süreliğine kurtulmak için bir araya geliyor ve küçük küçük gruplar
halinde yaşıyorlardı ama eski örgüt yoldaşları yerine başkaları tercih
ediliyordu artık... Yeter ki sorunlu olmasın ve yeter ki sınıf atlamış
olmalarını kabullenmiş olsun...
Yirmi yaşında inanan ve inançları için yaşayan idealist gençlerle, kırk
yaşında hala inanıyormuş gibi yapan ticaret ve siyaset kurtları arasında
dağlar kadar fark vardı işte...
bölüm başlıklarına git
Asansör üç kişilik
Bütün duygusallığına ve kırılganlığına karşın, ucunda ölme ve öldürme
tehlikesi olan eylemlere katılmaktan kaçınmamıştı, Metin Tezcanlı. İnançları
ve ideolojisi için yaşıyordu ve kendini sakınmıyordu. Sıradan hayatındaki
basit işler yerine, büyük bir davanın adamı olmayı seçmiş ve bunun gereklerini
yerine getirmeye çalışıyordu. Henüz on yedi yaşındaydı...
Devrim için yaptığı eylemler, devrim için okuduğu kitaplardan kat kat daha
fazlaydı: Eylem yapmak için gereken psikolojik ve politik donanıma sahip
değildi ve bu açığı giderecek bir çalışma da yapılmıyordu üstelik.
Ellerindeki ve bellerindeki silahların, bombaların yanıltıcı gücünün
kendileri için yapay bir kendine güven oluşturduğunun henüz farkında
değillerdi: Silahsız ve bombasız, tek başına kaldıklarında, ne yapacaklarını
düşünmeye vakitleri de yoktu, yetenekleri de.
Gerçekten işe yaradıklarını ve anlamlı işler yaptıklarını sanıyorlardı ama
sadece sanıyorlardı: Yaptıkları eylemleri amaçları ve sonuçları itibariyle
sorgulama kapasiteleri yaşadıkları gecekondu mahalleleri ve sokakları
kadardı...
Kurtarmaya çalıştıkları memlekette olup bitenlerden örgüt yöneticilerinin
bile haberi yoktu: Meydanın niçin boş ve sahipsiz bırakıldığını, yaşadıkları
evlerin kapıları çalınmaya ve namlular alınlarına dayanmaya başladığında
anlayacaklardı...
Büyük bir spor kulübünde lisanslı sporcu ve çalışan bir genç kimliğini bir
yana fırlatıp atan Metin Tezcanlı, halkını kurtarmak adına, kendisini ve
başkalarını ateşe atmak pahasına, üyesi olduğu sol örgütün eylemlerine
katılmaya başlamıştı.
***
İkisi de sporcuydu: Kendilerine verilen görev sıradan ve basit gibi görünse
de ceplerinde yasadışı silahlı bir örgütün imzasını taşıyan, bir uyarı notu
vardı: “Bir dahaki sefer bu kadar hafif atlatamazsın...”
Osmanbey’deki bir tekstil atölyesinde gizlice yürütülen sendikalaşma
faaliyeti, işverene ihbar edilmiş ve gizli faaliyeti yürütenler işten
atılmıştı. İhbarı yapan işçinin kimliğini tespit eden örgütçüler, bu kişinin
cezalandırılmasını istiyorlardı. Temiz bir dayak atılacak ve tehdit
edilecekti.
Metin Tezcanlı ve bir arkadaşı Osmanbey’deki tekstil atölyesinin olduğu
binanın önünde kendilerine ihbarcı işçiyi gizlice gösterecek olan Cemal’i
bekliyorlardı. Eylemi ve eylemcileri planlayan Cemal, Metin Tezcanlı’nın
siyasi sorumlusu ve aynı zamanda tekstil atölyesindeki sendikal faaliyeti
yürüten kişinin ta kendisiydi ama eylemcilerin bundan haberi olmayacaktı...
Cemal, mesai saatinin başlamasına az bir zaman kala eylemcilerin yanından
geçmiş ve geçerken “işaretimi bekleyin” demişti. İhbarcı işçinin eşgaline dair
her türlü bilgiyi alan eylemciler, Cemal’in “evet o “ anlamına gelecek olan
işaretiyle harekete geçecek ve işçiyi binanın asansöründe kıstırıp, yaptığının
bedelini ödetmeye çalışacaklardı.
Metin Tezcanlı ve arkadaşı, Cemal’den gelen işareti alır almaz ihbarcının
peşinden binaya girmiş ve asansöre yönelmişlerdi. Metin ve arkadaşı ihbarcı
işçinin peşinden asansöre bindikleri sırada, bir başkasının kapıyı tuttuğunu
farkettiler ama gelene söyledikleri cümle çok net ve yeterince ikna
ediciydi: “Asansör üç kişilik!..”
Metin’in yanındaki arkadaşı en üst katın düğmesine basmış ve asansör
hareket etmişti. Birkaç saniye sonra başlayacak olan dayak eylemi için herhangi
bir zorluk görünmüyordu.
Asansör birinci kata çıktığı andan itibaren harekete geçen eylemciler,
ihbarcı işçinin güne kötü başlamasına ve bir haftalık doktor raporu almasına
neden olacak dayak faslına başlamışlardı bile.
Metin’in arkadaşı bir an da iki eliyle işçinin gırtlağına yapışmış ve
“şerefsiz” deyip yüzüne tükürmüştü. Tam o anda Metin’in yumrukları da adamın
midesine inmeye başladı. Her iki eylemcide de zerre kadar acıma yoktu...
Asansör en üst kata çıkıp durduğunda, en alt katın düğmesine basıp, adamı
hırpalamaya devam etmişlerdi. Tam üç kez aynı şeyi yaptıktan sonra işçinin
cebine uyarı notunu bırakıp hızla olay yerinden uzaklaşmışlardı.
Metin Tezcanlı’nın ileride yapacağı eylemler hesaba katıldığında, asansörde
adam dövmek, devede kulak kalacaktı. İdeolojik propaganda ve gençlik ateşiyle
beslenen öfke, kontrolden çıkmaya ve can yakmaya başlıyordu.
Arkalarından sessiz sedasız gelen postal seslerini, kendi çıkardıkları
gürültülerin arasında duymalarına imkan yoktu: Başarıyla bitirdikleri her
eylem sonrası birbirlerini sevinçle kutlayan eylemcilerin arasında yerini
almıştı, Metin Tezcanlı.
bölüm başlıklarına git
Gece nöbetçileri
“Ateşi kesin arkadaşlar!” Diye bağırıyordu Metin Tezcanlı. “Ateşi kesin ve
beni takip edin!” İstanbul’un büyük bir gecekondu semtinde gece nöbeti tutan
beş kişilik ekibe kumanda eden Metin Tezcanlı ve ekibindeki arkadaşları, kendi
denetimlerindeki arama ve kimlik kontrolü noktasında aracını durdurmak yerine
gaza basan ve aslında doğrudan seçilmiş bir hedef olmayan sağcı adamın
kullandığı aracı, kurşun yağmuruna tutmak zorunda kalmışlardı.
Kurşunladıkları adamın kim olduğu ve saat kaçta geldiği bilgilerine
sahiptiler ama adamı öldürmek ya da yaralamak gibi bir kararları ya da
niyetleri yoktu. Ve zaten böyle bir karar alma yetkileri de bulunmuyordu.
Adamın kimlik kontrolünü yapıp, kendi bölgelerinden uzaklaşmasını sağlamak
için uyaracak ve tehdit edeceklerdi...
Burunlarının dibinde yaşayan bir sağcının ileride kendilerine zarar
vermesinden endişe ediyorlardı. Kendileri hakkında istihbarat toplayabilir ve
bu istihbaratları silahlı sağcılara iletebilirdi. Yapmaması için de bir sebep
yoktu doğrusu. Metin Tezcanlı’ya gelen bilgide”kemikleşmiş bir faşist’
deniyordu...
Metin Tezcanlı, ilk eylemini yaptığı komşu bir gecekondu mahallesinde
kendilerine yardım eden iki sempatizanlarının kısa bir süre sonra
kurşunlandıkları ve ikisinin de hastahaneye kaldırıldığı haberini aldığında
şok olmuştu. Zifiri karanlık gecekondu mahallesinde birilerinin onları görmüş
olabileceği ihtimalini gayet zayıf buluyordu.
Zira her iki sempatizanın yüzleri de kaşkollarla kamufle edilmişti. Fakat,
belli ki o kişilerin solcu olduğunu tespit eden birileri vardı ve boş
durmuyorlardı.
Eylem ekibine sadece kılavuzluk yapan iki sempatizanın başına gelenlerden
sonra kendi bölgelerine daha büyük bir saldırı yapılabileceği ihtimaline karşı
hazırlıklı ve tetikte olma kararını uygulamak için gece nöbetlerine
başlamışlardı.
Her gece başka bir ekip çıkardı gece nöbetlerine ve genellikle iki ya da en
fazla üçer kişilik iki grup halinde dolaşırlardı. Gece yarısına yakın
saatlerden, gün ağarıncaya kadar çoğunlukla karanlık ve ıssız sokaklarda
tanımadıkları şahısların kimlik kontrolünü yapar ve üst aramasından sonra
serbest bırakırlardı.
Üşüdükleri ya da acıktıklarında kendilerine kapılarını sonuna kadar açacak
olan insanlar vardı. Kendilerini ve çocuklarını herhangi bir saldırıdan
korumaya çalışan gençlere yardımcı olmak için can atanlar olduğu gibi,
korkudan sesini çıkaramayanlar da vardı ve asıl çoğunluğu da onlar
oluşturuyordu...
Olabilecek en uygun noktalara arkadaşlarını yerleştirmiş olan Metin
Tezcanlı, adamın geliş saatinin yaklaştığını gördükçe sabırsızlanmaya ve biraz
da tedirgin olmaya başladı. Gelecek olanın kim olduğunu biliyorlardı ama nasıl
bir tepki göstereceğini kestiremezlerdi. Silahlı da olabilirdi silahsız da;
tek başına da olabilirdi, kalabalık da...
Dört yol ağzının kesiştiği arama noktasının her köşesinde mevzilenmiş olan
silahlı militanlar, caddeden ve sokaklardan geçen tek tük araçları ve
insanları durdurup, işlerini bitirdikten sonra serbest bırakıyor ve tekrar
gizlendikleri köşelere çekiliyorlardı.
Arama noktasında silahlı gözcülük yapan ve ana caddeden gelip geçenlerin
haberini veren Aslan, “bizim adam geliyor, herkes hazır olsun” diye
seslendiğinde, Metin Tezcanlı silahını belinden çıkarmış ve ateş etmeye hazır
halde aracın istedikleri noktaya gelmesini bekliyordu. Hem dur işaretini hem
de arama ve uyarı konuşmasını kendisi yapacaktı.
Kendisine doğru yaklaşan beyaz renkli aracın önüne çıkıp dur işareti
yaptığında, aracın hızında belirgin bir yavaşlama olmasına rağmen, araçla
aralarındaki mesafe kısaldığında, birden bire üzerine doğru hızlanan aracın
önünden zor bela kenara çekilmeyi başardı ve tam yanından geçen aracı kullanan
adamın sağ elinin torpido gözüne doğru hamle yaptığını gördü...
Hiç duraksamadan aracın arkasından kurşun yağdırmaya ve arkadaşlarına da
“ateş edin” emrini vermeye başladı. Bir anda cehenneme dönen dört yol
ağzındaki kontrol noktasının sarı ışıkları altındaki can pazarını bir kabus
gibi hatırlayacaktı...
Aldığı kurşunlarla kontrolünü yitiren aracın içindeki adam, beş on metre
ötedeki elektrik direğine çarpmış ve aracın önünden dumanlar çıkmaya
başlamıştı...
bölüm başlıklarına git
Bu ilk yalanın
Metin Tezcanlı, kendi döneminde görev yapan ünlü polis şeflerinden
bazılarını hem ismen hem de sima olarak tanıyordu: Daha polisin eline geçmeden
önce yaklaşık otuz-kırk kişilik “gördüğünüz yerde vurun” listesinde yer alan
bazı polis ve subayların hem isimlerini hem de fotoğraflarını o listeden gayet
net hatırlıyordu.
Yakalandığı ilk gece sorgu odasında ziyaretine gelen ve “adım Hakan Yavuz”
diyen polis şefi, o listenin en başında yer alanlardan biriydi. Kendi gerçek
adını ve soyadını söylemekten kaçınmamıştı. Belli ki Metin Tezcanlı’nın namını
duymuş ve onunla tanışmak için sabahı bekleyememişti.
-Adın ne?
-Metin Tezcanlı.
-Buraya niye getirildiğini biliyor musun?
-Hayır bilmiyorum.
-Bu, ilk yalanın. Kaç yaşındasın?
-On dokuz.
-Çay içmek ister misin?
-Hayır, teşekkür ederim.
-Sigara?
-Hayır, tiryakisi değilim zaten.
-Benim kim olduğumu biliyorsun değil mi?
-Hayır, bilmiyorum.
-Nasıl hatırlamazsın, Tezcanlı? “Gördüğünüz yerde vurun” listenizdeki ilk
sıralarda yer alıyorum.
-O listeden haberim yok.
-Nasıl olmaz ulan, nasıl olmaz... Sempatizanlarınıza kadar dağıtıldı o
liste.
........
-Yani buraya tesadüfen ya da kazara mı getirildiğini düşünüyorsun?
-Bir yanlışlık olmalı.
-Hiçbir yanlışlık yok aslanım. Kim olduğunu biliyoruz. Neler yaptığını da
senden dinlemek hoş olur doğrusu...
..........
-Burada başına neler geleceğini ve sana
neler yapılacağını biliyor musun?
-Hayır.
-Doksan gün elimizdesin. Yetmezse bir doksan gün daha. Yine yetmezse...
Gençsin, sporcusun, güçlüsün... Şu anda dayanabileceğini sanıyorsun ama
yanılıyorsun... Buraya dağ gibi adamlar gelir ve bir çöp yığınına dönüşürler.
Kendini ezdirmeden ve bizi de yormadan konuşursan yırtarsın... Şu ana kadar
sana yapılanlar hoş geldin seansıydı. Senin mesaine yarın sabah başlanacak ve
seni gebertmek için yanıp tutuşanlar, sabahı nasıl edecekler merak ediyorum...
Sabaha kadar düşün ama fazla bir zamanın da kalmadı haberin olsun... Adem
Selvi’yi tanıyor musun?
-Hayır.
-Bu da ikinci yalanın. Yarın sabah tanışırsınız o zaman. O seni hemen
tanıyacak, bundan hiç şüphen olmasın... Demek o
listeden haberin yok ha?.. Ziyanı yok
Tezcanlı, sabah listeyi önüne koyduğumda zaten hatırlamak da istemeyeceksin...
”Gördüğünüz yerde vurun” ha... Tıpkı bir şiirin dizesi gibi hoş ve
etkileyici...
“O listeden haberim yok” cevabını vermekle açık verdiğini ve dolaylı olarak
örgüt bağlantısı olduğunu kabul etmiş oluyordu ama ava giderken avlanan
avcının pozisyonuna düşmüştü bir kere ve kurtların, çakalların, sırtlanların
ve ayıların arasında yalanla kurtulmaya çalışmak o kadar da kolay bir şey
olmayacaktı. Hakan Yavuz, “bu ilk yalanın” derken, Metin Tezcanlı’nın daha
dünya kadar yalan söyleyeceğini biliyordu ve buna hazırlıklıydı anlaşılan.
Büyük bir ilin valiliğine kadar yükselen Hakan Yavuz, Metin Tezcanlı’nın
tanıdığı polis şefleri arasındaki en soğukkanlı ve en zeki olanıydı. Yerine
göre iyi bir psikolog rolünü oynar ve bazen de bizzat sorguya katılıp işkence
yapmaktan geri kalmazdı. Dahası, işkence yaparken, “beni hatırladın mı, sesimi
tanıdın mı?” diye sormaktan çekinmezdi...
“Elimden yüzlerce hatta binlerce adam
geçti Tezcanlı, senin kadar zeki olanını görmedim. Bu zekanı buraya düşmeden
önce kullansaydın, çok farklı yerlerde olabilirdin...
Tam herşeyi anlattı, işi bitti diye düşünmeye ve sana inanmaya başlarken,
tak, birisi çıkıyor ve Metin Tezcanlı adını yumurtluyor. Onu da hallettik
derken tekrar başa dönüyoruz...
Fiziken direnemeyeceğini anladın ve zaman kazanmaya oynayarak, bizi
kandırmaya çalışıyorsun. Fiziki direncini kırdık ama bilinç altındaki
psikolojik direncini hala kıramadık...
Kendiliğinden verdiğin bilgilerin çoğu,
meğerse bizi ikna etmeye ve zaman kazanmaya yönelikmiş. Bizim için sürpriz ya
da ilk kez başımıza gelen bir şey değil ama, iyi oynadığını ve kıvrak bir
zekaya sahip olduğunu kabul etmek durumundayım...
Bizim açımızdan, sendeki bilgilerin yüzde yetmişi ile seksenini almadan,
sorgu bitmiş sayılmaz, Tezcanlı. Bir adam buraya girdiği andan itibaren
işbirliği yapmıyorsa, bildiklerinin yüzde yirmisiyle otuzunu saklayacak
demektir. Sonuç olarak, yüzde yetmiş ya da yüzde seksen iyi bir orandır... Biz
sınırlarımızı iyi biliyoruz ... ”
Polis sorgusundaki direncini kıran faktörlerin başında, kendisinden önce
yakalanan ve Metin Tezcanlı’nın siyasi ve askeri sorumluları olan diğer iki
kişinin Metin Tezcanlı’nın karşısına geçip, onun reddettiklerini bir bir kabul
etmeleri olmuştu: Yazdığı bütün senaryoları boşa çıkartan, polisten önce,
çözülmüş olan kendi yoldaşları oluyordu. Hakan Yavuz, boşuna “sürekli sil
baştan yapıyoruz” demiyordu...
Her şeyi ama neredeyse her şeyi ona soruyorlar ve ondan istiyorlardı:
“Silahlar nerede... Adamlar nerede... Bu adamları kimler vurdu?..” Kendisiyle
hiç ilgisi olmayan eylemleri ve adamların isimlerini ısrarla sorarak, ölümü
gösterip sıtmaya razı etmeye çalışıyorlardı... Acemiliğinin ve toyluğunun ilk
sınavında gülen taraf, profesyoneller olmuştu...
bölüm başlıklarına git
Bana bir şey olursa
Kendisine işkence yapan sorgu timinde, görevi testis sıkmak olan Boşnak bir
polis vardı. Bir keresinde “beni dışarıda görsen ne yaparsın?” diye sordu
Metin Tezcanlı’ya. “Seni gördüğüm zamanki ruh halime bağlı..” yanıtını alan
Boşnak polis, gülümsemiş ve eklemişti: “Burada bir adamı konuşturana kadar
imanımız gevriyor... Ama adi suçlularda iki tokatta iş hallediliyor. Buradan
kurtulmaya çalışıyorum... Trafik polisliğine bile razıyım... Sürekli kelle
koltukta yaşanmıyor, evde bekleyen çocuklarımı düşünüyorum... Bana bir şey
olursa diye düşünmeye başlayınca film kopuyor...
Bok gibi silah var lan hepinizde... Silahsız devrim yapmanın bir yolunu
bulun, siz de kurtulun biz de kurtulalım anasını satayım... Taşaklarınızı
sıkarken zevk aldığımı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz ... Uyku yok; can
güvenliği yok; yakalandığın gece üstünde silahın olsaydı basacaktın kurşunu...
O anda bu adamların da çoluğu çocuğu var diye düşünmeyecektin...
Birkaç mahalle arkanızda oturuyorum,
haberin yok senin... Gecekondu ve üstelik kira evi... Aldığımız maaş da maaş
olsa... Karın tokluğuna çalışıyoruz neredeyse... Öldürüp sonra da sevinç
çığlıkları attığınız polisleri ne sanıyorsunuz oğlum siz?..”
Yaklaşık beş ay kaldığı siyasi şubede zaman zaman benzer sözleri ve
yakınmaları sıkça duyduğu olurdu Metin Tezcanlı’nın. “Amirim, çocuğum üç
gündür hasta, doktora götürmem lazım, bana bugün izin verin...”
Kendilerine gece gündüz işkence yapan adamların insani kaygılarını gördükçe
şaşırıyordu: Yüzlerini ve seslerini ömrü boyunca unutamayacağı adamların
sadece işkenceci olmadıklarını biliyordu. Hemen hemen hepsi de birer yasal
katildi aynı zamanda... İstihbaratı, yakalama operasyonlarını ve sorguyu yapan
da bu adamlardı.
“Vatan Yurtsever’e ne olduğunu biliyorsun değil mi?.. İstiyorsan nasıl
becerdiğimizi de anlatayım... Beynini ben dağıttım o ibnenin... Polise kurşun
sıkmak neymiş gördü...”
Alınlarında işkenceci ya da katil yazmıyordu: Şık giyimli, eli ayağı düzgün
ve ağzı iyi laf yapanlar da vardı; halinden tavrından berduşluk ve sefillik
akanlar da...
Sorguyu sevk ve idare edenlerle, fiziki şiddet uygulayanlar arasında
ölümcül bir fark vardı: Fiziki şiddet uygulamakla görevli olanlara inisiyatif
tanınmış olsa, ellerine geçirdiklerinden bir tanesi bile sağ kurtulamazdı...
Şiddetin ve işkencenin dozunu ayarlayanlar, nerede sonuna kadar
yüklenilmesi, nerede durulması gerektiğini gayet iyi bilen, bu işin eğitimini
almış, insan psikolojisini ve anatomisini kavramış, bilinçli adamlardı...
Sorgu yapmadıkları zamanlarda politik içerikli sohbet yapmayı ve devrimin
acemi erlerine hayat bilgisi ya da “uygulamalı” siyaset dersi vermeyi de ihmal
etmezlerdi:
“Öyle bir konumdayım ki, seni bal gibi öldürür ve senaryoyu da istediğim
gibi yazabilirim ama işimize duygularımızı katmaya hakkımız yok bizim. Seni
öldürmek istiyor olabilirim ama bunun kararını vermek o kadar kolay değil: Bir
tür kar ve zarar hesabı gibidir... Hangisinin daha ağır bastığı kadar, önemli
olan başka bir şey daha vardır: şartlar!..
Eğer liderini öldürmem örgütünü çökertebilecekse, gözümü bile kırpmadan
öldürürüm... Öldürüldüğünde kahraman olma ya da efsane haline gelme tehlikesi
varsa, öldürmek aptallık olur... Yakalamak ve madara olmasını sağlamak, öldürmekten
çok daha etkili bir yöntemdir...
Sana ya da başkalarına sadist olduğumuz için işkence yapmıyoruz biz.
Sizlerden almak istediğimiz bilgileri vermediğinizde işkenceye başvuruyoruz.
Konuşan adamın kılına bile dokunmayız, bütün hadise bundan ibaret...
Size kalsa hepimiz birer sadist ve ruh hastasıyız ama yaptığımız işin ne
kadar zor ve yıpratıcı olduğunu kendi gözlerinizle görüyorsunuz işte...
Dünyanın en zor işini yaparken arada bir kontrolü kaybetmek gayet doğal değil
mi yani?..
Ulan sanki devrim yapsaydınız siz
işkence yapmayacak mıydınız?.. Düşün ki devrim yaptınız ve benim gibi bir
adamı yakaladınız. Üst düzey bir polis şefiyim ve dünya kadar kirli sıra
sahibim. Beni yakaladınız, kimliğimi de biliyorsunuz ama ben konuşmayı ve
bilgi vermeyi reddediyorum. Ne yapacaksınız?.. Cevabı gayet basit!.. Bizim şu
anda size yaptıklarımızı yapacaksınız...
İşkenceyi görünce birer katil olduğunuzu ne de çabuk unutuyor ve mağdur
rolüne soyunuyorsunuz.. Arkada kalan binlerce yetim ve sakat insan var, kim
bakacak bu insanlara?..
Haydi birileri baktı diyelim, ya kaybettikleri kocalarının, sevgililerinin
ve babalarının boşluğunu kim dolduracak?.. Dahası kim doldurabilir böyle bir
boşluğu?..
Saf saf inandığınız o cennet bahçeleri edebiyatını size aşılayan
dangalaklar da dahil, hepiniz potansiyel bir işkencecisiniz ama bundan
haberiniz yok...
İktidar kavgasının olduğu her yerde işkence ya da benzeri metotlar
kullanılır. Gelişmiş ülkelerde gelişmiş yöntemler, ilkel olan ülkelerde de
ilkel yöntemler...
Sosyalist dediğiniz ama aslında ‘devlet
kapitalizmi’ olan ülkelerde bile işkence vardı... Ve evladım unutma ki,
yoldaşın yoldaşa yaptığı işkence daha çok acı verir ve daha çok iz bırakır
insan ruhunda...
Dünyanın en saf ve en temiz insanı bile bir işkenceci olabilir yeri
geldiğinde... Siz bizim anamızdan birer ruh hastası ve işkenceci olarak
doğduğumuzu mu sanıyorsunuz?.. Hukuk fakültesi mezunuyum ben...
Sen de ötekiler de ananızdan devrimci doğmadınız. Sen devrimci olmadan önce
benim elime düşseydin, şu anda burada ve bizim tarafımızda da olabilirdin; yan
odadaki çığlıklarını duyduğun ülkücülerin arasında ya da karşı odada şarap
içirerek konuşturmaya çalıştığımız şeriatçıların saflarında da. Bu dünya,
faşist ya da şeriatçı olabilecekken komünist; komünist ya da şeriatçı
olabilecekken faşist olanlarla dolu aslanım...”
Şarap içirerek konuşturmaya çalıştıkları ve şeriatçı olduğunu söylediği
Mücahit, Metin Tezcanlı’nın kaldığı hücrede kalıyordu ve son derece halim
selim; kaderine razı olmuş görünüyordu...
Ateist devrimcilerin içinde tanıdıkları
olduğunu ve çok sevdiği birkaç kişinin adını söyleyerek, kendisi dışında hepsi
ateist olan hücredeki insanlarla ilişki kurmaktan çekinmiyordu. Metin
Tezcanlı, hayatının belirli dönemlerinde bu adamı hatırlayacak ve onun
anlattıklarını unutmayacaktı.
Mücahit: Bahadır Karadağ’ı tanıyan var mı içinizde?
M. Tezcanlı: Onu tanımayan mı var... En radikal devrimci örgütlerden
birisinin lideri ve on beş yirmi gün önce yakalandığı söyleniyor...
Yakalandığında ve şubeye girerken kendi adını bağırarak haberdar etmek istemiş
buradakileri... Polisin elinde olduğu duyulursa kolay kolay öldüremezler...
Bir çok kişinin şubeye girme şansı olmadan ortadan kaldırıldığını biliyoruz
hepimiz. Daha önceki yakalanışında konuşmamış; şimdi de konuşmadığı
söyleniyor...
Mücahit: Bahadır’ı Paşakapısı Cezaevinden tanıyorum. Sanırım 1977 ya da
1978 yıllarıydı... Oraya götürüldüğümde, yediğim falakalardan dolayı ayak
tabanlarım filan patlamıştı... Benim tedavimi yapan ve iyileştiren cezaevi
doktoru değil, Bahadır Karadağ oldu... Bir insan bu kadar mı temiz ve bu kadar
mı merhametli olur be müslüman!.. Orada arkadaş olduk Bahadır’la... Ben ondan
önce tahliye olmuştum ama benim için yaptıklarını hiç bir zaman unutamadım...
Ziyaretine gittim ve giderken de erzak götürdüm... Keşke onu bir daha
görebilsem... Boynuna sarılırım ben öyle insanın... Ah bir de şu allah
meselesi olmayacaktı ki aramızda...
Metin Tezcanlı, Bahadır Karadağ’ı cezaevinde tanıyacak ve Mücahit’in
anlattıklarının doğru olduğunu ilk ağızdan öğrenme fırsatı bulacaktı...
Bahadır Karadağ, Metin Tezcanlı’nın lider olarak tanıdığı, sevdiği ve saygı
duyduğu tek kişiydi: Yerine göre bir abi, yerine göre bir baba ve en önemlisi,
her zaman insandı...
Kendisi tek bir kelime bile söylemeden polis sorgusundan
çıkmış olduğu halde, direnemeyip çözülenleri asla hırpalamaz ve özellikle o
durumda olanları ezdirmemeye özen gösterirdi... Dahası hiç kimseye liderlik
cakası satmaz ve herkesle eşit ilişki kurmaya çalışırdı... Onun hamuru,
benzerlerinden çok ama çok farklıydı...
Konferans devam ediyordu: “Şimdi içinden ‘işkence yapacağına git limon sat’
diyorsundur, Allah bilir...On yıldır polislik yapıyorum ben... Bu saatten
sonra başka bir iş yapamam... Hem limon satarak ailemi de geçindiremem...
Sizinkiler bu limon satma edebiyatına acayip düşkünler... Siz limon satarak
devrim yapabilirseniz, söz, ben de bu işi bırakıp limon satacağım...”
Bu sözleri söyleyen ünlü bir anti-terör uzmanı polis şefiydi; makinalı
tüfek gibi konuşur ve aynı hızla dolaşırdı siyasi şubenin koridorlarında.
Esnek ve sicim gibi ince kızılcık sopasıyla falaka atmıştı Metin
Tezcanlı’ya...
İki lafı bir araya getiremeyen ve sürekli küfür eden kriminal tipler, “size
ekmek veren ananın babanın...” diye başlayıp, “geberteceksin bu ibnelerin
hepsini...” diye bitiriyorlardı mesailerini.
İçlerinde biri vardı ki, Metin Tezcanlı’nın onu unutması mümkün değildi:
“Esirimsin ulan, sana istediğim her şeyi yaparım” diyordu. Görünüşündeki
hımbıllığına ve sessizliğine aldanmamak gerekirdi. Sorguya başlandığında aslan
kesilirdi... Bir keresinde sorgu odasının bozulan florasan lambasını tamire
gelen adama “elini çabuk tut; bu gün çok işimiz var” dediğini de unutamazdı,
Metin Tezcanlı... “Bu gün çok işimiz var; bu gün çok işimiz var...”
Şimdi İstanbul’un en sosyetik caddelerinin birinde seyyar satıcılık
yapıyor. Zayıflamış ve hastalıklı bir görüntüye sahip. İhtiyarlığında seyyar
satıcılık yapacağını düşünerek işkence yapmıyordu hiç şüphesiz…
Esir olmak ve kendine yapılacak olan her türlü kötü muameleye karşı
savunmasız ve korunmasız kalmanın ne menem bir şey olduğunu gayet iyi
biliyordu Metin Tezcanlı. Günlük hayata ve geçim derdine esir düşmek de az bir
işkence sayılmazdı hani...
bölüm başlıklarına git
Burada ömür mü geçer
Metin Tezcanlı, “burada ömür mü geçer be yeğenim” diyen polisi
unutamıyordu: Bir polis minibüsünde dört arkadaşıyla birlikte Metris Askeri
Cezaevi’nin önüne getirilmişler ve nizamiye kapısının önünde, cehenneme
kabullerini bekliyorlardı.
Uzun yıllar tutsak olarak kalacakları binanın dışarıdan olan görünümünün
soğuk ve ürkütücü yüzünü gören polis minibüsündeki orta yaşlı bir polis,
kendisini daha fazla tutamamış olsa gerek, “burada ömür mü geçer be yeğenim”
diyerek binaya bakakalmıştı.
Elleri kelepçeli beş tutuklunun içindeki en patavatsız ve en kendini bilmez
olan arkadaşları, “hem de öyle bir geçer ki” kabilinden nutuk atmaya ve
propaganda yapmaya başlamıştı polislere yönelik olarak...
Oysaki o sözü söyleyen polisin ses tonunda acıma ve çaresizlik vardı. O beş
kişinin gençliklerinin o bina ve onun benzerlerinin içinde nasıl yok
edileceğini hissetmiş, kendini tutamamış ve sonra da o sözü söylediğine pişman
edilmişti... Acıma duygusunu yitirmiş olsaydı, polis arkadaşlarının yanında
ağzından öyle bir söz çıkmazdı; sorgucu değildi…
Adet olduğu üzere herkes polis sorgusundaki tutumuna ilişkin olarak
cezaevindeki örgüt yöneticilerinden oluşan komiteye yazılı özeleştirilerini
veriyordu. Metin Tezcanlı da kendisinden istenen özeleştiriyi yazmış ve
komiteye sunmuştu ama komiteden gelen yanıt şaşırtıcıydı: “Kabul
edilmedi, yenisini yaz!”
Niçin kabul edilmediğini sorma gereği bile duymadan yeni özeleştirisini
yazmaya başladı. Özeleştirisinde neyin eksik olduğunu anlayabilecek kıvama
çoktan gelmişti. Beş aylık polis sorgusu beynindeki atıl kapasitenin devreye
girmesini sağlamış ve uzun zamandır kullanılmayan bölgeler, taze bir güç
olarak çalışmaya başlamıştı.
Hoş, söylenebilecek fazla bir şey de yoktu aslında ama yine de kimin ne
dediği ve demediğinin bilinmesinde fayda vardı. Komiteyi oluşturanlar
genellikle poliste direnen ya da direndikleri iddia edilen adamlardan
oluşuyordu. Çözülen ama buna karşın yönetici pozisyonunu koruyan adamlar da
yok değildi.
“Yoldaşlar, kabul etmediğiniz özeleştirimde yer alan bilgileri burada
tekrar etmeyi anlamlı bulmuyorum. Poliste verdiğim ifade elinizde mevcut.
Neleri gizlemeyi başardığımı ise sözlü olarak anlatmıştım zaten. Bunlara ilave
edebileceğim hiçbir şey yoktur.
Gönüllü olarak polise verdiğim hiçbir bilgi yoktur. Fiziki ya da psikolojik
işkencelere dayanamadığım anlarda bile, koruyabileceğim her şeyi korumaya
çalıştım.
En doğru tavır tabii ki hiçbir bilgi vermemek ve hiç konuşmamak ama ideal
olanı yapamadığım için kendime gerekçeler bulmayı da doğru bulmuyorum. Sorgu
süreci çok gelgitleri ve iniş çıkışları olan bir süreç... Ucunda ölme ve
öldürme olan eylemlere bir biçimde hazırlık yapıyorduk ama sorgu konusunda
hiçbir hazırlık ve prova yaptığımızı hatırlamıyorum.
Sorguya alınır alınmaz, bir fiske bile yemeden konuşmaya başlayanlardan
olmadım. Ben ve iki yoldaşım, sorgulanmamızın seksen beşinci gününde bile
polisin istediği bazı bilgileri vermemeyi başardık...”
Metin Tezcanlı, yaralandığı bir eylem sonrasında yirmi gün kaldığı eve ve
ev sahiplerine dair bilgi vermemeye kararlıydı. Kendilerine sadece sempati
duyan ve zor günlerinde kendisine ve arkadaşlarına evlerini açarak yardımcı
olan aileye hiçbir zarar gelmesini istemiyordu. İki çocuk sahibi bir aileyi
felakete sürükleme potansiyeli olan bu durumu bir biçimde ortadan kaldırmak ve
o aileyi korumak istiyordu.
Yardım ve yataklık etmek üç yıl hapisten
başlıyordu ve görecekleri kötü muamele de yanlarına kar kalırdı. Aile-maile
dinlemez yıkıverirlerdi işkence tezgahına...
Yaralanma ve saklanılan ev bilgilerine sahip olan arkadaşlarıyla koridorda
yan yana sorgulanmayı beklerlerken, kafa kafaya verip, ortak bir ifade tespit
ettiler ve o ifadede ısrarcı olmaya karar verdiler. Polisin bilgisi dahilinde
olan ve basılan hücre evinde kalmış olacaktı Metin Tezcanlı.
-Peki yaralandığın eylemden sonra hangi evde kaldın ve kimler yardım etti
sana?
-Daha önce basmış olduğunuz hücre evinde kaldım. Adem Selvi ve Doktor diye
çağırdığımız arkadaşlar yardımcı oldular...
-Tamam ulan, doğru söylüyorsun. Diğerleri de aynı ifadeyi verdiler.
Bir dönem Terörle Mücadele Şubesi’nin başkanlığına kadar yükselen Hilmi
Sert’in ağzından çıkan, “doğru söylüyorsun” lafını duyduğunda, Metin Tezcanlı,
sevinçten, mutluluktan ve tabii ki aylardır kendisine işkence yapan polislere
attığı kazıktan dolayı neredeyse uçuyor gibi hissetti kendisini... Hakan
Yavuz’un “bilinç altındaki psikolojik direncini kıramadık” dediği tam da buydu
işte...
“Özetleyecek olursam: Kendime, sizlere ve işkencede ser verip sır vermeyen
önderimize layık olamadığımı düşünüyor ve bunun vicdan azabını çekiyorum.
Belli ki bir ömür boyu bu utancı içimde taşıyacağım ve kendimi
affetmeyeceğim...”
Metin Tezcanlı, ilk verdiği özeleştirisi içinde kendini aşağılayan
cümlelerin beklendiğini tahmin edememişti ama yeniden yazılmasını
istediklerinde eksik olanın, kendisini aşağılamak ve kendisine küfür etmek
olduğunu pekala anlamıştı. İkinci özeleştirisi birincisine göre çok daha kısa
olmasına rağmen, hemen kabul edilmişti.
Kendisine yapılan bu terbiyesizliği ve gaddarlığı asla unutmayacaktı, Metin
Tezcanlı. Çektiği vicdan azabı ve yaşadığı utancın üzerine bir de yoldaşları
tarafından eklenen özeleştiri zulmünün içinde açtığı yarayı sarması o kadar
kolay olmayacak ve ilk fırsatta yollarını ayırmaktan kaçınmayacaktı. Yanlış
tarihlerde, yanlış yerlerde, yanlış adamlarla ve yanlış eylemlerle devrim
yapıldığı görülmüş şey değildi ama kazara devrim yapılan ülkeler de mezbahaya
dönüşüyordu zaten...
Birileri, sorguda gevşek tutum sergileyenleri sorgulayıp, aşağılarken, koca
örgütün üç ayda nasıl böyle acınası ve gülünç duruma düştüğünün hesabını
vermeyi akıllarına bile getirmiyorlar ya da getirmemeyi tercih ediyorlardı.
Kendisinden hesap sorulmasını doğal karşılayan Metin Tezcanlı, aynı hakka
kendisinin de sahip olduğunun es geçilmesini içine sindiremiyordu...
Günah keçileri tam da böyle zamanlarda
aranır, bulunur ve ortaya sürülürdü: Çıkacakları ilk duruşmada, gazetecilerin,
ailelerin ve avukatların huzurunda, polis sorgusundaki tutumu nedeniyle halka
açık özeleştiri vermesi isteniyordu, Metin Tezcanlı’dan...
Hiç itiraz etmedi... “Neden siz ya da
başkaları ya da hepimiz birden değil de sadece ben?” diye soramadı...
Hapishanede geçireceği uzun yıllar ve alacağı kesin olan bir “idam cezası” onu
bekliyordu...
“Sayın yargıç, sorularınıza cevap vermeden önce söylemek istediğim birkaç
husus var... Hayır, propaganda yapmayacağım... Kısa sürecek zaten ve
propaganda yapmadığımı da anlayacaksınız... Şu anda dağlarda ve hapishanelerde
bulunan yoldaşlarımdan; sempatizanı olduğum örgütümden ve halkımdan özür
dilemek istiyorum... Polis sorgusunda gereken direnişi gösteremedim ve onlara
zarar verdim... Sayın yargıç, şimdi istediğiniz her soruyu cevaplamaya
hazırım...”
Metin Tezcanlı, kendisini yakalatan yoldaşlarıyla aynı mahkeme salonunu
paylaşıyor olmasına rağmen, onlardan halka açık bir özeleştiri yapmaları
istenmemişti. Örgütün ve polis sorgusunda çözülen diğerlerinin kabahatlerini
temizleme görevi Metin Tezcanlı’ya verilmiş ve günah keçisi ilan edilmişti
neredeyse: Çünkü, onlar hem dışarıda hem de içeride verilen emirlere itaat
etmede kusur işlemiyorlardı; Metin Tezcanlı’nın emirlere itaat ve örgüte
bağlılık konularında sicili hayli kalabalık sayılırdı … Yoldaşları,
göstere göstere burun sürtüyordu…
Salt poliste direnme stratejisiyle örgüt kurmanın ve örgüt olmanın hüsranla
sonuçlanması, ne bir sürpriz ne de bir ihmal olabilirdi. Olsa olsa düpedüz
ahmaklık olurdu.
Sorguda herkesin çözülebileceği varsayımıyla hareket edilse ve bütün
örgütsel faaliyetler buna göre düzenlenmiş olsaydı, generaller yıllarca
sürebilecek bir uykusuzluk sendromuna pekala yakalanabilirlerdi...
Ciddi bir örgütün asla yapmaması gereken neler varsa hepsi yapılmıştı: Bir
bölgede hem ikamet eden hem de örgütsel faaliyet yürüten insanlar doğal olarak
birbirlerini ve oturdukları evleri üç aşağı beş yukarı biliyorlardı.
Kullanılacak başka ev olmadığı için toplantılarını ve eylem hazırlıklarını
kendi evlerinde ya da herkesin aşina olduğu sokak aralarında yapan militanları
kim suçlayabilirdi ki? İstanbul’un neredeyse beşte bir nüfusuna sahip koca
bölgede bir tane örgüt evi vardı ve onu bilmeyen,
kullanmayan da yoktu neredeyse...
Örgüt olma nosyonundan ve profesyonellikten bihaber zır cahil aşiret
çocuklarının elinden daha fazlasını beklemek akılsızlığın ve vicdansızlığın
dikalası sayılırdı. Gecekondularda örgütlenenler, oranın imkanlarıyla bir
gökdeleni bırakın yıkmayı, yanına bile yaklaşamazlardı.
İşkencede direnmiş ve bu uğurda canını feda etmiş ya da teslim olmak yerine
vuruşarak ölmeyi seçmiş olan devrimci önderlere ve militanlara sırtını
yaslayarak ve onlara tapınarak devrim yapmaya kalkışmak, hem siyasi hem de
örgütsel ve ahlaki olarak iflas etmeye mahkumdu.
Ölüleri ve onların bıraktıkları mirasları sahiplenmek, onlara saygı duymak
başka şey, aktif devrimcilik yaparken onların söyledikleri ve yaptıkları
herşeyi her derde deva bir ilaç gibi sunmak ve herkesten onların yaptıklarının
aynısını beklemek başka şeydi...
Üç ayda dize gelen örgütlerin dize gelişini sadece polis sorgularındaki
çözülmelere bağlayarak, liderlik ve yöneticilik sorumluluklarından paçayı
kurtarmaya çalışmak, başka bir ahlaksızlığın ve siyasi iflasın göstergesi
sayılırdı.
Koca örgütte direnen tek bir adamın ismi geçiyordu ve polis de, “evet şu
ana kadar direnen ve tek kelime bile söylemeyen bir tek o var” demekten
kaçınmıyordu. Onun dışında kalan herkes az ya da çok bir biçimde konuşmuştu...
İster lider, ister yönetici ya da sıradan militanlar olsun, kimsenin
kimseye hesap soracak hali yoktu ama, hem suçlu hem de güçlü olan birileri
yönetmiyor muydu bu dünyayı?.. Suç ortaklığı kadar güçlü ve birleştirici başka
bir şey var mıydı sahiden?..
bölüm başlıklarına git
Puzzle ve yeşil hat
Lucas’ın estetiğini neredeyse bir ders kitabı olarak okumuş ve bir defter
dolusu not almıştı, Metin Tezcanlı... Büyük ütopya, büyük bir hüsranla,
karakollarda ve hapishanelerde noktalanmış görünüyordu... Evrenselliğin ve
yerelliğin; edebiyatın ve estetiğin; psikoloji ve bireyin keşfi, -ne yazık ki-
dört duvar arasında gerçekleşmeye başlamıştı...
Büyük hüsranın can yakan atmosferinden kurtulmak için ne buluyorsa okuyor
ve hayatlarında hiçbir şey olmamış ve değişmemiş gibi devam eden aşiret
çocuklarının kaderciliğinin aksine, yaşadığı büyük yıkımların enkazlarında
kendini bulmaya çalışıyordu, Metin Tezcanlı ve onun gibileri...
Viran olmuş ve parçalanmış ruhunun duygusal, düşsel ve düşünsel parçalarını
bir puzzle gibi yerli yerine oturtması hiç de kolay değildi. Fakat, beynindeki
angutluk devrelerinin şalterlerini çoktan kapatmış ve büyük bir karanlığın
içine tek başına dalmaktan çekinmemişti.
Kendilerini ve binlercesini onulmaz bir yıkıma sürükleyen, diplomasız ve
sertifikasız devrim rehberlerinin ehliyetsizliklerini ve liyakatsızlıklarını
yüzlerine vurmakta ya da kendi kaderlerine razı cahil ve saf yolcularla baş
başa bırakmakta hiçbir sakınca olmadığı gibi, çok geç kalındığı bile
söylenebilirdi.
Bozgun, hayal kırıklığı, gizli ya da açık hesaplaşmalar, yıllarca kendisini
gizleyen ve gününün gelmesini bekleyen kötü adamlar gibi ortaya çıkmışlardı...
Uğrunda ölümü ve öldürmeyi bile göze aldığı örgütüne verebileceği her
şeyini vermiş ve karşılığını da almıştı: İdam hükmü!..
Örgütlerinden ayrılan ya da ayrılmak için fırsat kollayan yöneticilerin,
militanların ve sempatizanların gidebilecekleri hiçbir yerleri yoktu. Metris
Askeri Cezaevi’ndeki “Yeşil Hat”ın oluşturulması, generallerin o ana kadarki
yaptıkları en akıllıca hamle sayılırdı. Her ne kadar Birleşmiş Milletler’in
kontrolünde ve denetiminde olmasa da, devrimci tutsakların kendi aralarında
buldukları muhteşem bir yakıştırmaydı, ‘Yeşil Hat’!..
Örgütleriyle devletin arasında sıkışmış olan tutsaklara ilaç gibi gelmiş,
hızır gibi yetişmişti... İdeallerini değil ama örgütlerini ve onların
yöneticilerini, politik ve ideolojik saplantılarıyla baş başa bırakan,
çoğunlukla şehir kökenli militanlar olmuştu.
Yenilmiş ve tutsak alınmış olabilirlerdi ama diğerleri gibi onların da
teslim olmaya niyetleri yoktu. Hayata, devrime ve örgütlerine olan bakış
açıları değişmeye ve yeni yollar aramaya başlamışlardı…
Devletin cezaevinde uyguladığı fiziki ve psikolojik zor kullanma yöntemlerinin doğal olarak bu süreci hızlandırdığı
da söylenebilirdi ama, dışarıda tükenme noktasına gelen örgütlerin
cezaevlerini bir direniş odağı haline getirmek ve varlıklarını sürdürebilmek
için her fırsatta açlık grevi silahına sarılmaları ve bunu istismar etmelerinin payı da inkar edilemezdi...
Metris Askeri Cezaevinden Bayrampaşa
Özel Tip Cezaevine sevk edilen ve yeni cezaevinin ilk açılışını yapan
tutuklulara çok ağır işkenceler yapıldığı ve açlık grevine başladıkları
haberi gelir gelmez, Metris’teki bütün tutuklular da süresiz
açlık grevine başlamışlardı ama, bu haberi kimin getirdiği ve doğruluk
derecesi nedir sorusunun yanıtı asla bulunamayacaktı…
Gerçek ortaya çıktığında ise, elde sadece yirmiyedi gün süren bir açlık grevi eylemi ve
onun yarattığı fiziksel ve psikolojik tahribatlar vardı: Birincisi, Metris’ten
Bayrampaşa Özel Tip
Cezaevine sevk edilenlere fiske bile vurulmadığı ve koşullarının Metris’te
kalan tutuklulardan daha iyi olduğu ortaya çıktı. İkincisi, Bayrampaşa’ya sevk
edilenlerin açlık grevine başladıkları haberi tam bir balondu: Onlar,
Metris’teki tutukluların kendilerine yapıldığı söylenen işkencelerin ve
sevklerin durdurulması talebiyle açlık grevine başladıkları haberini aldıktan
sonra açlık grevine başlamışlardı…
Yirmiyedi gün süren açlık grevi eylemi
bittiğinde ortaya çıkan manzara, tam anlamıyla trajikomik ve büyük bir
hüsrandı: Açlık grevi eylemine son verdiklerini açıklamak için, Metris Cezaevi İdaresinden
görüşme talebinde bulunan tutuklu temsilcilerine cevap bile verilmemişti…
Açlık grevi eylemine son verildikten sonra sabah sayımı için Metin Tezcanlı’nın bulunduğu
koğuşa gelen yüzbaşıya “kantinde neden süt ve büskivi satmıyorsunuz, karavana yemeği ile açlık
grevi bozulur mu?” diyen tutukluya yüzbaşının verdiği cevap manidardı: “Eşeği
si..n, osuruğuna katlanır!”
Pişmemiş patlıcan,
bulgur pilavı ve uyduruk bir çorbadan oluşan karavana yemeği ile yemek yemeye
başlayan tutukluların hali haraptı: Tuvalete gidipte rahatlayanlara cennet
müjdeleniyordu ama,
kabız olan ve tutukluların kendi tabiriyle, götünü patlatanların sayısı hiçte az değildi… Kantinde süt de vardı,
büskivitte…
Açlık grevi eylemine son verilmesi kararını verenler ise, Cezaevindeki
örgüt temsilcilerinden oluşan Cezaevi Konseyi değil, yaptıkları eyleme ve kendilerini yöneten Cezaevi Konseyi'ne
inançlarını yitiren tutukluların baskısı ve öfkesi olmuştu:Balta taşa vurulmuş
ya da yalancının mumu yatsıya kadar yanmıştı…
Her fırsatta kamuoyunun duyarlılıklarıyla oynayarak kamuoyu yaratma
siyaseti güdenler, bir süre sonra kendi silahlarıyla kendilerini vurmaya başlamışlardı…Sır
ortaya çıkınca, büyü bozuluyordu… Kamuoyunun açlık grevlerine olan ilgisi
azalıyor ve tutuklu yakınları dışında kimsenin gıkı çıkmıyordu artık…
Pek çoğu idamla yargılanan ve uzun yıllar cezaevinde kalacak olan Yeşil
Hat sakinlerinin, itirafçıların kaldığı
bloklarla radikal devrimcilerin kaldığı bloklar arasındaki bloklara
yerleştirilmeleri aslında onların politik konumlarının ve seçimlerinin de bir
simgesi gibi görünüyordu.
Generaller, herkesi teslim alarak itirafçı
yapamayacaklarını anlamış ve kendi işlerine de gelen bir ara çözüme yeşil ışık
yakmışlardı. Bu taktikle radikal devrimcileri sayısal olarak azaltmayı ve
morallerini bozmayı hedeflemiş ve bunda da görece bir başarı sağlamışlardı.
Yollarını ayırdığı eski yoldaşlarıyla hiçbir zaman kanlı bıçaklı olmadı
Metin Tezcanlı. Örgütünden ayrılmasına rağmen kendisini seven, kendisine değer verenler olduğu gibi, mesafeli
duranlar da vardı...
Boynundaki idam hükmü bir tür dokunulmazlık sağlıyor ve herşeye rağmen
saygı uyandırıyordu. Hem örgütsüz hem de bir idam hükümlüsü olarak ayakta
kalmak her babayiğidin harcı değildi. Bir çok radikal devrimcinin örgütüne ve
yoldaşlarına dayanarak katlanabildikleri eziyetlere, o tek başına
katlanıyordu. Hem onların çok yakınında hem de çok uzaklarda bir yerlerdeydi
Metin Tezcanlı...
“Gecenin karanlığında, adamın ya da kadının kapısını çalıyorsun ve örgütün
hesabına bağış istiyorsun... Dışarıda güvenlik alan adamın elindeki silahı
gören muhatabın, bağış yapıp yapmayacağına karar verirken, cebindeki paraya
değil, evinin önüne kadar gelmiş olan silahlı adamların ellerinde tuttukları
silahlara bakıyorlar...”
Böylesi bir manzarayı bizzat yaşamış olan Metin Tezcanlı, evinin önünde
istemeye istemeye elini cebine atan ve kendisini bağış yapmak zorunda hisseden
iri yapılı adamın bakışlarındaki korkuyu ve tedirginliği yıllar sonra bile
büyük bir üzüntü ve pişmanlıkla anımsıyordu. Silah, Metin Tezcanlı’nın
elindeydi...
“Bağış istiyorsan silahını gösterme kardeşim!.. Niyetin o adama ya da
kadına silah göstermek olmasa bile, yaptığın şey düpedüz pasif bir gasp eylemi
gibi görünüyor... Bağış toplayalım derken, gasp eylemi yapıyorsun farkında
olmadan... Bundan daha büyük bir angutluk ve aymazlık var mı ya?..” diyor ve
bir güzel kendini paylıyordu Metin Tezcanlı...
Kimse bağış yapmak zorunda değildi ve bu durum bağış istenen insanlara
anlatılıyordu ama kendi güvenlikleri için elleri tetikte bekleyen silahlı
militanların varlığı, olayın hem görüntüsünü hem de rengini gayri iradi olarak
değiştiriyordu...
Silahlı bağış toplama ya da pasif gasp eylemlerinin acısını çıkartmak için
fırsat kollayan garibanlar, intikamlarını almak için bekledikleri fırsatı, 12
Eylül sabahı bulmuş oluyorlardı...
bölüm başlıklarına git
Büyük gelgitler
“ ... Bir daha bana böyle bir mektup yazar
ve böyle bir istekte bulunursanız, yüzünüze bakmam haberiniz olsun!.. Sizin
için katlanması daha zor bir durum olduğunu kabul ediyor ve size hak veriyorum
ama itirafçı olmamı beklemeyin benden!..”
Metin Tezcanlı, idam hükmünü aldıktan sonra konulduğu tek kişilik
hücresinde büyük bir iştahla kitap okuduğu günlerden birinde gelen bir
mektupla sarsılacak ve saçını başını yolmaya başlayacaktı... En büyük
destekçisi ve en yürekli takipçisi olan annesi, yeni çıkan itirafçı yasasından
yararlanması için, dilekçeyle başvuru yapmasını istiyordu...
Olabilecek en kötü dönemde ve olabilecek en kötü istekte bulunuyordu
annesi... Hiç beklemediği, kendini idam kararına alıştırmaya çalıştırdığı bir
anda, arkadaşlarına ve davasına ihanet etmesi isteniyordu... Mektup annesinin
ağzından yazılmıştı ama ailenin paylaştığı ortak psikolojiyi yansıtıyor
gibiydi...
“Oğlum; hem senin hem de bizim çektiğimiz sıkıntıların bitmesini
istiyoruz... Artık dayanacak gücümüz kalmadı... Sen açlık grevindeyken biz de
evde aç oturuyoruz; boğazımızdan bir şey geçmiyor... Sen orada çaresizlik
içinde ölümü beklerken, biz de evimizde ölüp ölüp diriliyoruz... Yaşamak haram
oldu bize... Dilekçe ver ve ne biliyorsan anlat, sen de kurtul biz de
kurtulalım...”
Topu topu iki paragrafı bulmayan mektubu okuduktan sonra hışımla volta
atmaya başlamıştı, Metin Tezcanlı. Mektubu okurken yediği şok dalgasından
kurtulmaya çalışıyordu ama hissettiği hayal kırıklığını ve öfkesini çıkarmanın
en iyi yolu oturup cevap yazmaktı..
Annesinin ve ailesinin diğer üyelerinin anlayabileceği bir dille ve lafı
eğip bükmeden cevabını yazmıştı... Mektubu takip eden ilk ziyarette annesinin
mahcubiyetini fark etmiş ama fazla yüz vermemişti yine de... Onlar kendi
içlerinde zaten ihanet etmişlerdi ve ihanetin, içlerinde kalmasını sağlamak tek çıkar yoldu...
Politik olmadıkları gibi Metin’in yaptıklarını da hiçbir zaman
onaylamamışlardı: Metin’in yaptıklarıyla Sosyal Demokrasi arasında dağlar
kadar fark vardı! İhanet onlar için kolay, Metin için ise ateşten bir
gömlekti... Utanç ve korku içinde kurtulmak, tek kişilik bir hücrede
yaşamaktan daha kolay olamazdı... İtirafçı olmanın ve o sayede kurtulmanın
bedeliyle, Metin’in ödediği bedel arasında büyük bir fark yoktu...
Metin Tezcanlı, inançlarının ve ahlaki kaygılarının dışında kalan yaşamsal
pratiklere dair hesap yapmasını da öğreniyordu, hiç şüphesiz: İtirafçı olup
hapishaneden ve asılma tehlikesinden kurtulabilirdi ama dışarı çıktıktan sonra
beyninin dağıtılmayacağının bir garantisi olamazdı...
Bir düşmanın elinden kurtulup, başka bir düşman kazanmak ve onun hedefi
haline gelmek, ne akılcı ne de pratik değildi... Hem devletin karar
mekanizması yoldaşların halk mahkemesindeki gibi hızlı da değildi; iki üç
yoldaş birinin öldürülmesine karar verirse, infazın gerçekleşmesi fazla zaman
almazdı...
Polis sorgusundaki zayıf tavrının ezikliğini yaşayan Metin için itirafçı
olmak hem çok kolay hem de çok zordu... Bir ömür boyu yaşayacağı bir ezikliğe
başka bir eziklik eklemenin, sonu olacağını görebiliyordu: İster itirafçı
olsun ister olmasındı, madalya takılmayacaktı göğsüne...
Kendi efsanesini kendi elleriyle yıkan bir militandı o... Bu gerçeği çoktan
kabul etmiş ve bir uçtan öbür uca savrulmamaya çalışıyordu. Testislerindeki
acıdan bir iz kalmamıştı ama beyniyle yüreği arasındaki gizli sığınaklarda,
başını ellerinin arasına almış genç bir adamın çöküşü görüntüleniyordu...
Birden bire yere yığılıp, yumruklarını sıkıyor ve avaz avaz bağırıyordu.
Bilincini yitirmemesine karşın sinir krizini
ve yarı baygınlık halini engelleyemiyordu...
Koğuşun en güçlü adamları bile Metin’in sıkılı yumruklarını ve birbirine
kenetlenmiş dişlerini açamıyor ve tıbbi yardım istemek zorunda kalıyorlardı...
bölüm başlıklarına git
Söyleyecek bir sözüm yoktur efendim
Metin Tezcanlı’nın avukatı, birinci sınıf olmasına karşın “bu koşullarda
avukatlık yapmak mümkün değil” demekten kendini alamıyordu...
Zekası, karizması ve yakışıklılığıyla Amerikan filmlerindeki avukatları
anımsatıyordu... Metin Tezcanlı, “bu adam, bu ülkede değil de Avrupa’nın
herhangi bir ülkesinde olsaydı, kesin o ülkenin başbakanı olurdu” diyordu onun
için...
Yargılandığı davaya ilişkin bütün belgeleri avukatından istemiş ve avukatı
da kendisiyle ilgili olan bütün evrakları Metin Tezcanlı’ya iletmiş ve
arkasından da “yüzlerce sayfalık iddianame iki kişinin üzerine yazılmış
neredeyse. Biri sen, diğeri de ‘ölüm makinesi’ diye afişe edilen çocuk” demeyi
ihmal etmemişti...
Avukatını sevmesine rağmen, ona boşuna para verdiğini düşünmüyor değildi,
Metin Tezcanlı. Yenilgiyi kabullenmiş ve kaderlerine razı birer mahkum gibi
avukatlık yapmaya çalışmalarını içine sindiremiyordu...
Avukatlarının yapmaları gereken ne kadar iş varsa hepsini kendileri yapmak
zorunda kalmışlardı: Hem sanık hem de tanık ifadeleri arasındaki çelişkileri
yakalamak ve bunları mahkeme heyetine aktarmak savunmanlara değil de sanıklara
düşmüştü neredeyse...
Gece nöbeti tuttukları sırada Metin Tezcanlı ve arkadaşlarının sıktığı
kurşunların hedefi olan ve sağcı olduğu söylenen adam, mahkeme aşamasında
bulunmuş ve poliste ifadesi alındıktan bir süre sonra da olayın görüşüleceği
duruşmaya çağrılmıştı...
Hem mağdur hem de tanık sıfatıyla, kendisini kurşun yağmuruna tutanlarla
yüzleşmeye geliyordu ama gecenin karanlığındaki yüzleri hatırlaması ve “evet,
bana ateş edenler bunlardı” demesi pek olası görünmüyordu...
“Sayın yargıç, şu anda beni teşhis eden mağdura sorulmasını istediğim bir
sorum var: Kendisi poliste verdiği ifadesinde olay yerinin karanlık olduğunu
ve bu yüzden de kimseyi teşhis edemeyeceğini söylüyor. Fakat, ne hikmetse
burada kendisine ateş edenlerden birinin ben olduğumu iddia ediyor. Poliste
verdiği ifadeyle buradaki tutumu birbiriyle bağdaşmıyor. Kendisine bunun
nedeninin sorulmasını istiyorum.”
-Sanığın söylediklerine ne diyorsun evladım?
-Söyleyecek bir sözüm yoktur efendim.
-Onun olmayabilir ama benim var sayın yargıç: Birincisi, olay yerinin
tarifi ve olayın gelişimi dikkate alındığında ve de aradan yıllar geçtiğini
hesaba katarsak, bu şahsın ne beni ne de başkasını teşhis etmesi mümkün
değildir. Karanlık bir yerde ve saniyeler içinde başlayıp biten bir olayda,
mağdurun yaşadığı şoku da göz önünde bulundurursak, o kişinin teşhis meşhis
yapması düşünülemez...
Sayın mağdurun neden polis ifadesiyle çeliştiğini izninizle ben
açıklayayım: Ben ve arkadaşlarım duruşmaya getirilirken, sayın mağdur mahkeme
binasının dışında iki askerin arasında bizi izliyordu ve yanındaki askerler de
kendisine bir şeyler anlatıyorlardı. O iki asker, cezaevi iç güvenliğinde
görevli askerlerdir ve beni de tanıyorlar. Sayın mağdurun o askerlerle ne gibi
bir ilişkisi olabilir böyle bir günde?”
-Sanığın söylediklerine ne diyorsun evladım?
-Söyleyecek bir sözüm yoktur efendim.
Yargıç ve mağdur arasındaki muhabbet tadından yenmiyordu zaten…
Bütün evrakları tek tek ve en ince ayrıntılarına kadar incelemişti.
Yargılandığı eylemlere ilişkin olarak tek bir görgü tanığının bile adına
rastlanmıyordu evraklarda ama ofsayttan da olsa ilk golünü yemişti...
Metin Tezcanlı’nın birinci avukatı kesinlikle yalan söylememiş ve boş
vaatlerde bulunmamıştı ama, ikinci avukatı daha radikal görünmesine rağmen,
yalan söylemekten ve desteksiz atmaktan geri durmamıştı...
Dava dosyasını birinci avukattan devir aldıktan sonra hemen hemen hiçbir
şey yapmamış ve dahası Metin Tezcanlı’nın ipten kurtulma ve özgürlük düşlerini
sömürme yoluna gitmişti: “Senin için bir iyilik düşünüyorum, Metin... Dava
dosyanda somut hiçbir delil yoktur. Hatırlı tanıdıklarımı devreye sokarak,
tahliyeni sağlayabilirim ama, bunun bir bedeli olduğunu da söylemek
zorundayım... ” derken, bakışlarında ve yüz ifadesinde tek bir anlam vardı:
“Acaba oltaya gelecek mi?”
Gelir gibi yaptı Metin Tezcanlı... İkinci avukatının yüzündeki o iğrenç
ifadeyi asla unutmayacak ve tahliye olduktan sonra a