MADALYA
TAKILMAYACAKTI
GÖĞSÜNE


turan parlak

 






 

Bölüm Başlıkları


Deli deli gülme öyle

Hükümdar

Bir çift ayakkabı

Ben yine bi ton sopa yedim

Tımarhane

Büyüdüm artık

Eski yoldaşlar

Asansör üç kişilik

Gece nöbetçileri

Bu ilk yalanın

Bana bir şey olursa

Burada ömür mü geçer

Puzzle ve yeşil hat

Büyük gelgitler

Söyleyecek bir sözüm yoktur efendim

Kış geliyor

Ben sana ne yaptım

Kibar soyguncular

Aldatan da yok aldatılan da

Kral Dairesi

Belki bir gün dönerim

Hala İstanbul’da mıyız?

Bumerang

Bu sefer kurtulamayacaklar

Ne zaman?

Kitabınızı yayınlamak isteriz

Altta kalanın canı çıksın

Yoksa bazılarımız rol mü kesiyoruz?

Ben ben de değilim

Zayıf halkalar

Deli oğlan ölecek

Arabulucu

İkinci romanın sonu:Babam hala uyuyor anne

 

 

 

 

 

Deli deli gülme öyle

Ne kendisini ne de başkalarını kandırmaya hiç niyeti yoktu: Cüzdanındaki para, altındaki araba, masasındaki gayet şık dizüstü bilgisayar ve elindeki pahalı cep telefonu aslında ona ait değildi...

Arkadaşlarının hediye ettiği bağlaması dışında üzerindeki ve gardırobundaki elbiseler de dahil hiçbir şeyi kendisine ait hissetmiyordu. Hemen hemen hepsi de Bahar’ın parasıyla alınmıştı...

Yoksulların arasında büyümüş, orta sınıfın arasında yaşıyordu: Bu garip sınıf atlama geriliminin bir yansıması olarak, yaşadığı hiçbir zenginlikten keyif alamıyordu ya da aldığı haz, çok kısa bir süre sonra eziyete dönüşmeye başlıyordu... Güneşlenmek için sahile inse, dolu yağardı Metin Tezcanlı’nın başına...

Öyle bir geçmişe sahipti ki, ne tam batmasına ne de tam çıkmasına izin veriyordu... Ne zaman makus talihini yenmeye başladığını düşünmeye başlasa, geçmişi korkunç bir hayalet gibi karşısına dikiliyordu: Bir zamanların beyaz gelinliğiydi halbuki...

Neredeyse bütün yaşam enerjisini akıttığı kavgasından arta kalan, derin bir kırılganlık ve hiçlik duygusuydu... Hayat batıyordu işte: İyisi de batıyordu, kötüsü de...

Bahar ile yolları ayrılacak olsa, gitmek isteyebileceği ya da gidebileceği hiçbir yeri yoktu: Bu yaştan sonra ne kendi ailesine katlanabilir ne de arkadaş evlerinde bir sığıntı gibi yaşayabilirdi...

Gençlik idealleriyle sorunu yoktu; ideallerini abartmış ve dünya kadar da yanlış yapmışlardı ama hiç olmazsa bugünkü peş para etmez bencilliklere sahip değillerdi...

Ütopyaların en büyüğüne vurulmuşlardı: Bir zamanlar aşağıladıkları özel mülkiyet düşkünleri gibi sıradanlaşmışlardı belki ama büyük bedelleri öderken belki de sadece sıradan bir hayatın özlemini duymuşlardı...

Aşırı duygusal ve aşırı tepkisel nedenlerle çıktığı başarısız devrim yolculuğunun yorgunluğuna karşın, hayata ve geçmişine direnen, aynı zamanda doğrusu ve yanlışıyla o geçmişe sahip çıkmaya çalışan bir adamdı, Metin Tezcanlı.

Kırıldığı zaman kırmaya da hazırdı ama sonunda olan yine ona olurdu ve yine o kırılırdı... Hayat büyük kırmıştı onu ve bütün ömrü de o kırılganlık içinde geçecekti belki de...

Yaşadığı bütün felaketlere rağmen, onu ayakta tutan en büyük güç, yaralanmış olan deli dolu karakteriydi: Sıradan bir insanın kolayca fark edemeyeceği; fark edeninse kolayca unutamayacağı: “Hayatımda hiç bu kadar güzel ağlayan bir erkek görmedim” diyen de olacaktı; “deli deli gülme öyle, vallahi korkuyorum” diyen de...

Sonunu merak etmiyor değildi ve fena halde günün birinde ölümcül bir hastalığa yakalanacağı takıntısı vardı. Kendisi ve herkes için en ideal ölüm şeklinin, ani ölüm olduğuna inanıyordu: Böylece hem ölenler hem de arkada kalanlar daha az acı çekerlerdi. Küt diye gelen ölüm, en şahane ölümdü!.. Azrail, vedalaşma süresi verirse ne ala!.. Yatalak vaziyette azrailin bir an önce gelmesine dua etmek de vardı, bu adi dünyada...

Metin Tezcanlı, büyük gel-gitlerin ortasında yalnızlığı tatmış ve yalnızlığı öğrenmiş bir adamdı... Bir idam hükümlüsü olarak kendi ölüsüyle koyun koyuna yatmış ve beş yıl boyunca hemen hemen her gece kendi ölüsünü gömmüştü...

Geceleri gömdüğü ölü, sabahları dirilirdi... Ölüm beklenen her gün, üniversitelerde okutulan hukuk ve siyaset derslerinden daha etkili, daha verimli ve daha kalıcı oluyordu ama ölüp ölüp dirilmek gibi bir ev ödevi vardı: Her gece öl ve her sabah diril! Tam beş yıl boyunca...

Yıllarca idam edilme tehlikesiyle yüz yüze yaşayan Metin Tezcanlı, kendi yaşamına ve başkalarının yaşamına dair düşünülebilecek her şeyi düşünme ve hayal etme fırsatı bulmuştu ölümü beklerken: Ne ölenlerin ne de arkada kalanların yerinde olmak istemezdi...

İnsan, nihayetinde ölümlü bir varlık olduğunu düşündüğü ve bunu gördüğü andan itibaren insandı ve asıl insan dediğin, kendi madenini göçertmeden bir yolunu bulup işleyebilendi; vurgun yemeden denizi öven ve üzerinde aheste aheste kürek çeken sığ ütopyacıların anlayabileceği bir şey değildi bu!..

Başkalarının canını yakarken, kurşun kendi tenine de değmişti: Ölüm kalım arasında yaşanan hayatlardan akan kanlar ve gözyaşları ona öyle bir vicdan bırakmıştı ki, hayattaki hem en büyük ödülü hem de en büyük cezasıydı...

Cahilliğini ve sığlığını yenmişti ama vicdanına söz geçiremiyordu: Büyük gelgitlerin içinde sadece akılcılığı değil, aynı zamanda vicdanını yitirmemeyi de öğrenmişti...

Ölüm duygusunun ve ölüm fikrinin Metin Tezcanlı’yı bir gün bile terk ettiği olmazdı: Bir vesileyle bir araya gelirler ve Metin’i kontrol ederlerdi. Bu kontrol durumunun Metin için tek bir anlamı vardı: Yaptığı ve yaşadığı her neyse, son kez yapıyormuşçasına, büyük bir tutkuyla yapmak ve yaşamak: Oğlunu severken de, Bahar’la sevişirken de, bağlama çalıp türkü söylerken de, küfür ederken de...

Ne zaman bir insan kalabalığının içine girse, saçı sakalı birbirine girmiş bir delinin, sokaklarda, caddelerde ve meydanlarda yürürken hiç durmadan söylediği ve kulağına muhteşem bir şiirin son dizeleri gibi gelen sözleri gelirdi aklına: “Ben sana demedim mi be yavrum; ben sana demedim mi; ölüm de vaaaaar!..”

Metin Tezcanlı’nın başına gelen felaketler, aşklar ve sıra dışı öyküler, hayata ve insan soyuna dair yeterince ipuçlarıyla doluydu...

bölüm başlıklarına git






Hükümdar

Üç gündür ateşi vardı Ozan’ın. Ateş düşürücü aldığında düşer gibi olan ateş, ilacın etkisini yitirmesiyle tekrar yükseliyordu. Üçüncü günün sonunda düşmeyen ateş Metin Tezcanlı ve Bahar’ın endişelenmesine neden olmuş ve Ozan’ı apar topar hastahaneye götürmeye karar vermişlerdi.

Şirketten hızla çıkan ve arabasına atlayan Metin Tezcanlı, trafikte fırtına gibi estikten sonra koşa koşa oturdukları daireye çıkmış ve Ozan’ın yanında bitivermişti. Eliyle Ozan’ın vücudundaki eklem yerlerini kontrol eden Metin Tezcanlı, Ozan’ın neredeyse yandığını hissetmiş ve evdeki ateş düşürücüden zor bela iki ölçek içirmeyi başarmıştı ama ilaç şişesini mutfağa götürürken, Ozan’ın yattığı yerden fırladığını ve “kusacağım baba” diye bağırdığını duydu. “Kus oğlum bir şey olmaz, hadi kus” diyerek Ozan’ı sakinleştirmeye çalışıyordu...

Günlerdir süren yüksek ateş ve halsizlikten bitap düşen Ozan’ın gün içindeki ikinci kusmasını gören Metin Tezcanlı, kendisine ve Bahar’a kızmaya başlamıştı... “Şehriban hanım Ozan’ı hazırlayın, hemen hastahaneye götüreceğim.”

Arabanın arka koltuğunda oturan Ozan’a herzamanki gibi emniyet kemerini takmasını söyledi. “Ya baba bari bugün takmayayım, çok hastayım zaten.” Diyen Ozan’a dönüp, “Tam da bugün takman lazım evlat. Sert bir fren yapmak zorunda kalırsam, ikimiz de üzülebiliriz sonradan.”

Ozan, babasının kararlı olduğu anları ses tonundan ve bakışlarından anlar ve öylesi anlarda babasıyla inatlaşmazdı. Nerede ısrarcı ve inatçı olacağının yerini ve zamanını ayarlamakta usta sayılırdı.

Ozan’ın kararlı olduğu anlarda ise yaşadığı bütün ikilemlere karşın, Metin Tezcanlı, yerine göre otoriter, yerine göre anlayışlı ve sevecen bir baba olmaya çalışıyordu ama oğluna olan zaafının farkındaydı: Dünya bir yana, Ozan bir yana!..

Zaman zaman bıkmıyor ve usanmıyor değildi ama ömrünün sonuna kadar ve bütün enerjisiyle kölesi olacağını hissettiği bu küçük kralın yüzündeki hayat fışkıran bakışları ve gülücükleri gördükçe, “oğlum benim, canım benim, ben seni yerim ulan” diyerek saldırıyor ve yalayıp yutuyordu neredeyse...

Sevgisini gösterirken çılgınlaşıp, Ozan’ı ısırdığı ve canını yaktığı bile olurdu. Kendisi gibi etine dolgun olan oğlunu bütün ömründe tatmadığı bir tutkuyla ve içtenlikle seviyordu. İçindeki devasa boşluğun ve karanlığın içinde ay gibi parlayan oğluna bakıp, “ay yüzlü oğlum benim” diyordu Ozan’a.

Büyük olasılıkla ciddi bir hastalığı yoktu Ozan’ın. Üç günü geçen ateş sonrası doktorların reçeteye yazdığı antibiyotiği gidip eczaneden alabilir ve hastahaneye gitmesine gerek kalmayabilirdi ama Ozan’ın perişan haline dayanamamış ve bir günde iki kez kusmasını pek hayra yormamıştı, Metin Tezcanlı.

Hastahanenin acil servisine vardıklarında Ozan’ın ateşi otuzdokuz derecenin üzerindeydi ama nedense birdenbire canlanıvermişti Ozan. Gülüyor, babasıyla sohbet ediyor ve çocuk doktorunun yalakalıklarına karşılık veriyordu. Doktorun şirinliğindeki yapaylık, oyuncakçı dükkanındaki tezgahtarın içten pazarlıkçılığını aratır durumdaydı ama yapacak bir şey yoktu...

Hastahanede ateşi düşürülen Ozan’ın ilaçlarını alıp yola koyuldular. Evlerine yaklaşmak üzerelerken arabanın arka koltuğunda oturan Ozan’ın acı içinde attığı çığlıkları duyan Metin Tezcanlı, “oğlum neyin var, ne oldu?” diye seslendi Ozan’a.

-Baba nefes alamıyorum, çok kötüyüm!

-Neren ağrıyor bir tanem bari onu söyle!

-Baba bilmiyorum... Nefes alamıyorum... Aaaaah.

Direksiyonun başında çaresiz kalan ve ne yapacağını kestiremeyen Metin Tezcanlı, paniklediğini belli etmemeye çalışarak kafasını arkaya çevirdi ve Ozan’ın ellerini midesinin alt tarafına bastırdığını gördü.

-Oğlum gaz sancısı var sende ya...

-Babacığım çok fenayım, ne olur bir şey yap!..

Trafikte önünün açık olduğunu fark eden Metin Tezcanlı, Ozan’a “sıkı tutun o zaman” dedi ve gaza bastı. Biraz hız yaptıktan sonra dikiz aynasından arkadan araç gelip gelmediğini kontrol etti. Sağ şerite geçti ve birkaç kez üst üste sert fren yaptı. Ozan’ı kıvrandıran gaz sancısının fren sesleri arasında yok olup olmadığını anlamak için arkaya dönüp Ozan’ın yüzüne baktı. Yüzünde güller açıyordu...

-Nasılsın oğlum?

-İyiyim babacığım, biraz rahatladım.

-Tekrar deneyelim mi evlat?

-Yok baba, bir an önce eve gidelim. Uykum geldi.

-Baş üstüne paşam, geldik zaten.

***

Doğduğu günden beri hem babalığını hem de bakıcılığını yaptığı Ozan’ın hiçbir acısına ve üzüntüsüne dayanamazdı Metin Tezcanlı. Çocuk sahibi olmakla hata ettiklerini düşünmeye başlamıştı:

-Bu çocuğun başına kötü bir şey geldiğinde biz ne yapacağız, Bahar? Ya da ikimize bir şey olduğunda bu çocuk ne yapacak?

-Bu soruyu Ozan dünyaya gelmeden evvel sorsaydık birbirimize, daha iyi olurdu Metin. Bu saatten sonra bu soruya kim cevap verebilir ki? Zaten o soruyu zamanında sormasını akıl eden birileri katiyen çocuk mocuk sahibi olamaz bana kalırsa...

Üç kilo yüz gram olarak taşımaya başladığı fiziki ve psikolojik ağırlığın günden güne, aydan aya, yıldan yıla ağırlaştığını ve daha da ağırlaşacağını hissettikçe, hem kendisi hem de Ozan için üzülmeye başlıyordu...

Bu rezil, kepaze ve ölümlü dünyaya dünya tatlısı bir çocuk getirip, eninde sonunda kurdun kuşun önüne atmak zorunda kalacaklardı. Ana karnında başlayan her hayat, sıcak ve sevecen kucaklardan ayrılıp, eninde sonunda sokaklarda kendi hayatının avına çıkacaktı...

-Oğlum biraz çabuk olsana lan! Öğretmen sınıfa girmek üzere ama sen hala sabah sabah çizgi film izleme telaşındasın. İyi ki evimiz okula iki adım uzaklıkta yani. Ama okulun müdürü, okula en geç gelenlerin, en yakında oturan öğrenciler olduğunu söylüyor, ne haber?

-Baba okula gitmek zorunda mıyım?

-Evet oğlum gitmek zorundasın.

-Niyeymiş o. Hiç de gitmek zorunda değilim işte.

-Bana bak Ozan, sabah sabah kafamın tasını attırma benim, vallahi kötü olur!

-Baba neden sürekli beni tehdit ediyorsun sen?

-Çünkü okula gitmeme gibi bir lüksün yok Ozan efendi. Eğer böyle bir şey mümkün olsaydı, senden çok, ben sevinirdim bu işe... Ulan kapat dedim sana şu televizyonu. Daha kahvaltı bile yapmadın şımarık herif...

-Tamam baba, tamam.

-Ha şöyle kendine gel, ciğerimi ye.

-Ciğerden nefret ettiğimi biliyorsun baba. Akşama bonfile yaparsan hayır demem ama.

-Başka bir emriniz var mı kral hazretleri?..

Ozan’ın okul çağına geleceği günlerin hayalini kuran ve bu hayal ile heyecanlanan Metin Tezcanlı, tam bir hayal kırıklığı yaşıyordu. Ozan, okulu da okula gitmeyi de sevmiyordu. Daha ilkokul birinci sınıfa başladığının üçüncü günü “ben buradan çok sıkıldım, hadi evimize gidelim babacığım” dediğinde, Metin Tezcanlı’nın yüreği cız etmişti.

Mümkün olsaydı o dakika Ozan ile birlikte okuldan ayrılır ve bir daha da gitmezlerdi ama kendi eğitimsizliğinin ve mesleksizliğinin cezasını çekmiş ve halen de çekmekte olan bir insan olarak, istese de bunu yapamazdı.

Bir anda bütün ayrıcalıklarından ve ev konforundan mahrum kalan ve okuldaki yaklaşık binbeşyüz öğrenciden biri haline gelen Ozan, okula gitmemek ve ev ödevi yapmamak için her yolu denemeye başlamıştı. En büyük numarası doğal olarak sürekli hasta olduğunu öne sürmek oluyordu...

Ozan’ı okulun bahçesinde bırakıp onun arkasından okula girişini izleyen Metin Tezcanlı, başını öne eğip sınıfına doğru yürüyen oğluna acıyor ve kahroluyordu.

Ortaokul öğrencileriyle birlikte paylaştıkları okul bahçesindeki irili ufaklı çocukların kendilerini ve birbirlerini paralarcasına itişip kakışmalarını ve her koşulda işi oyuna ve bazen de kavgaya dökmelerini anlayabiliyordu ama oğlunun teneffüslerde elleri cebinde, kara kara düşünerek tek başına volta atmasını içi kaldıramıyordu.

-Metin, Ozan’ı özel okula mı versek acaba? Altmış kişilik sınıfta ne öğretmene kızabilirsin ne de öğrenciye. Ben öğretmeni de pek sevmedim doğrusu... Çok sert ve biraz da bu iş için fazla yaşlı bence... İletişim özürlü olduğunu da söyleyebilirim.

-Hayatım, özel okullar dünyanın parası. Bu çocuğu ilkokuldan özel okula alıştırır ve sonra da okuldan almak zorunda kalırsak daha kötü olmaz mı sence de?

-Ne bileyim ya... Aslında ben de pek sıcak bakmıyorum. Eğer özel okula verirsek benim yirmi yıl daha çalışmam gerekir, bunu da göze alamıyorum. Paramız olsaydı hiç düşünmez verelim gitsin derdim ama bunu diyebilmek yürek istiyor.

-Şimdilik yapacak bir şey yok Bahar. Şimdiden özel okula vereceğimiz paraları bir kenara atıp, üniversiteyi yurtdışında ya da buranın en iyi okullarından birinde okumasını sağlamak bana daha cazip geliyor. Hem ÖSS sınav birincileri genellikle devlet okullarından çıkıyor. Bu da bir veri sayılır en azından...

-Seçme şansı olanların yürütebileceği bir fikir jimnastiği zaten bizim yaptığımız. Boşuna çenemizi yormayalım derim...

-Valla onu bunu bilmem ama bizim Serdar’lar oğullarını dört yıl boyunca özel okula gönderdikten sonra, şak diye alıp devlet okuluna verdiler ve sorun da para meselesi falan değildi ve aynen şunları söylüyordu, Serdar: “Dört yıl boyunca ne zaman çocuğun durumunu sorsak, ‘gayet iyi, daha da iyi olabilir’ deyip durdular...

Birde baktık ki ne iyisi, çocuk matematikte ve diğer birkaç derste resmen batmış durumda. Yıllarca gizlediler çocuğumuzun seviyesini. Hiçbir zaman doğruyu söylemediler bize. Müşteri kaçırmamak için yalan söyleyip durdular ve biz de bu zamana kadar yedik bu numarayı.

Şimdi devlet okulunda sınıfının en iyisi ve en çalışkanı oldu. Dışarıdan özel ders aldırarak toparladık çocuğu. Otel müşterisi gibi ağırlanmaya ve hijyen koşullarına aldanmamak gerekiyor. Onlar da önemli tabii ama eğitim kalitesine de bakmak gerekiyor...

Sırf İngilizce öğreniyor diye o kadar para verilmez abi, gitsin kursta öğrensin onu da. Bir servet akıttık neredeyse. O paraları biriktirip çocuk büyüdüğünde ana sermaye olarak kullanmasını sağlamak daha akıllıca bir yatırım olur. Nakit para kraldır sözünü boşuna söylememişler.” Gerisini var sen düşün artık...

***

Oğluna olan sınırsız tutkusunun ve sevgisinin canlı tanığı Bahar, “sen bu çocuğu benden daha çok seviyorsun, Metin... Bütün sevgini Ozan’a veriyorsun, haksızlık bu... Bu çocuk doğduğundan beri gözün beni görmüyor nerdeyse...

İhtiyarladığında yanında Ozan değil, ben olacağım. Ona gösterdiğin sevginin ve ilginin bir gıdımına bile razıyım. Ozan’ı doğuranın ben olduğunu arada bir hatırlasan, hiç fena olmaz... İyi ki kız filan doğurmamışım, doğumdan sonra herhalde hemen boşardın beni..”

Bahar’ın kıskançlık ve tehdit dolu sözlerini gülümseyerek dinleyen Metin Tezcanlı, “senin yerin başka bir tanem... Seni de nasıl tutkuyla sevdiğimi ve istediğimi en iyi sen biliyor olmalısın... Ben senin aç kurdun değil miyim ulan?.. Ben seni de yerim, oğlumu da yerim... Canlarım benim! ” diyerek gönlünü almaya çalışırdı, Bahar’ın.

Ozan’ın dünyaya gelişi ikisinin arasındaki ilişkinin gerilmesine ve zaman zaman da kavga etmelerine neden olmuş ve Ozan faktörü ilişkilerini belirlediği gibi aynı zamanda da ilişkilerine yön verir olmuştu. İkisi de bu durumun farkındaydılar ama yapabilecekleri hiçbir şey yoktu.

İkisini ilgilendiren her duruma üçüncü bir ortak gelmiş ve ikisinden de daha etkin ve daha fazla söz sahibi olmuştu. Şirketteki en sağlam pozisyon, Ozan’ın pozisyonuydu!.. İkinci bir kardeş gelmedikçe -ki bu olasılık Bahar ile Metin’in aklının ucundan bile geçmiyordu- hükümdar, Ozan Tezcanlı’dan başkası olmayacaktı...

bölüm başlıklarına git






Bir çift ayakkabı

Metin Tezcanlı, Bahar’la olan birlikteliğinin vazgeçilmezleri arasında yer alan iftar yemeklerinden ve zoraki bayram ziyaretlerinden hoşlanmıyordu: Neredeyse verilen her iftar yemeğine katılmak gibi bir zorunluluk vardı ve ‘Damat Bey’, kendi dışında oluşturulan programlara katılmak konusunda fazla gönüllü sayılmayan bir yapıya sahipti...

Bahar ise, Metin Tezcanlı’nın aksine cümbüş olan her yere balıklama atlayan ve eğlenmeyi hiçbir koşulda kaçırmak istemeyen bir kadındı... Günün neredeyse on dört saatini işinde ve yollarda geçiren, eşine ve çocuğuna istediği kadar vakit ayıramayan ve zaman zaman da bunun ezikliğini yaşayan bir insandı, Bahar.

Nadiren de olsa, “kendime acıyorum” der ve ağlamaya başlardı ama nispeten iyi para kazanıyor olmasıyla teselli buluyor ve “bu işsizlik ortamında bundan daha iyisini bulmak kolay değil” diyordu.

Bahar, bayramları ve bayram ziyaretlerini severdi. Özellikle de kadınların ağırlığı oluşturduğu mekanlarda bulunmaktan ve ‘toplumsal deşarj’ denilen dedikodudan mahrum olmak istemezdi...

Uzun yıllar ailesini ve akrabalarını ihmal etmesinin intikamını alırcasına sık sık görüşmek ve es geçilen yılların yarattığı mesafeyi ortadan kaldırmak istiyordu sanki.

Metin ise aile ve akraba muhabbetlerinden uzak olmayı ve kendi kabuğunda yaşamayı seçenlerdendi. Yalnızlık canına tak etmedikçe evden dışarı çıkmaz ve kimseyle görüşmezdi... Dost kervanına, kervan denilemezdi artık...

Her Ramazan’ın ve bayramın programı üç aşağı beş yukarı aynı sayılırdı: Ramazan süresince her Pazar günü bir iftar yemeğine gitmeleri ve bayramın birinci günü Bahar’ın annesinin hazırladığı öğle yemeğinde bulunmaları gerekiyordu. Metin, iftar yemeklerinin bazılarında mutlaka hastalanır, bazılarında ise gitmemek için hasta olduğu yalanını uydururdu...

Hali vakti yerinde olan Bahar’ın ailesinin ve akrabalarının yoksullar yerine birbirlerine iftar yemeği vermeleri, Metin’in kanına dokunuyordu... Ne Müslümanlıkla ne de insanlıkla bir ilişkisini kuramadığı bu ziyafet gösterisinin bir parçası olmaktan rahatsız oluyordu.

Verilen her iftar yemeğinin maliyetinin beşyüz milyondan aşağı düştüğü olmazdı. Her ramazanda iki milyar paranın boşa gittiğinin hesabını yapan Metin, yapılanı onaylamıyor ve Bahar’ın başının etini yiyordu...

-Kızım söylesene annene, babana ve akrabalarına... Sokaklar fakir fukaralarla dolu... Gidip onlara yardım etsinler... Ramazanı bahane edip, İstanbul’un en lüks restoranlarında birbirlerine hava atmaları ve aç insanları gözardı etmeleri günah değil mi?.. Hiç vicdan yok mu bu insanlarda?.. Birbirlerini çok seviyorlarsa Ramazan olmayan aylarda versinler yemek davetlerini...

-Sıkıyorsa git kendin söyle bunları!.. Bazen çıtlatmıyor değilim ama bizimkiler gayet müsterihler... Onlar zaten tanıdık fakirlere gıda ve para yardımı yapıyorlarmış... Merak etme vicdanlarını rahatlatmayı unutmuyorlar... Üstekilerin inançları alttakiler kadar sağlam olmuyor zaten... Zenginlik ve bilinç yükseldikçe inançlar fondaki müzik gibi kalıyor ... Tıpkı gecekonduda yaşayan solcularla şehir merkezlerinde yaşayan solcular arasındaki fark gibi senin anlayacağın...

Lüks restoranlarda verilen iftar yemeklerindeki bolluk ve israf, Metin’in geçmişine yabancı, bugününe ait bir olguydu. Bolluk ve israf kelimelerinin gerçek anlamlarını, Bahar’la birlikte olmaya başladıktan sonra sökmeye başlamıştı...

***

Metin Tezcanlı, kayınpederi Muhsin Bey’in halk adamlığından, kalenderliğinden ve yoksullara merhamet etmesinden hoşlanır, o taraflarını takdir ederdi...

Evlatlarıyla ve kendisinden yaşça küçük insanlarla arasına mesafe koymasına karşın, damadına oldukça sevecen davranır ve özen gösterirdi. Metin Tezcanlı da onun bu babacan tavırlarına her daim saygıyla karşılık verir ve aynı özeni büyük bir içtenlikle göstermekten geri kalmazdı.

Bütün huysuzluklarına ve düşüncesizliklerine rağmen kayınpederini sever ve saygıda kusur etmezdi... “ Metin başkalarına benzemiyor, evin bir diğer oğlu gibi davranıyor” demekten ve aralarındaki görüşme mesafesi biraz açıldığında sitem etmekten de çekinmezdi. “Kendini özletiyorsun evlat, arayı bu kadar açmayın. Biz yaşlıyız, her zaman kapınızı istesek de çalamayız ki...”

Adnan Menderes’e nasıl el salladığını keyifle anlatan Musin Bey, sadık bir Demokrat Parti üyesi olarak her seçimde onun devamı niteliği taşıyan partilere oy verir ve solcuları katiyen sevmezdi. Damadının ipten kurtulmuş bir solcu olduğunu öğrenseydi, sevecenliğini ve gösterdiği özeni koruyabilir miydi bilinmez ama büyük bir hayal kırıklığı ve şok yaşayacağı kesin sayılırdı.

Televizyon haberlerini izlerken sıkça kullandığı sözcükler analiz edildiğinde, sürekli yemek yiyen, uyuyan ve hiçbir şeyden memnun olmadan ölümü bekleyen tonton bir ihtiyar yerine, gaddar bir emniyet müdürü portresi çıkıyordu ortaya ama söylediklerini sahiden yapabilecek bir adama benzemiyordu Muhsin Bey...

“İmha etmek lazım bu herifleri... Hapishanede bunlar için harcanan devletin parasına yazık günah...” İmha edilmesini istediği adamlar genellikle solcular olmasına karşın, soyguncular, kapkaççılar ve sıradan hırsızlar da Muhsin Bey’in gazabından kurtulamıyorlardı. Eğer asayiş işleri Muhsin Bey’den soruluyor olsaydı, trafik suçluları bile paçalarını zor kurtarırlardı!..

Torunlarına sevgisini ve dedeliğini göstermeyi bile beceremeyen Muhsin Bey, kelimenin tam anlamıyla zor bir adamdı... Paranın para olduğu zamanlarda Koç ailesi ya da Sabancı ailesi kadar zengin olabilecekken, elindekilerle yetinmeyi ve şükretmeyi seçmişti...

-Göçmeniz biz evlat, Yugoslav göçmeni. Babamın bir bakkal dükkanı vardı. Babamın çıraklığını yaparak başladım... Zamanla Omega saatlerinin bayiliğinden tut, araba lastiği satmaya kadar bir sürü işe girdim ve hepsinden de çok iyi para kazandım. Vehbi Koç’un İstanbul’daki ilk bayilerinden biriyim ben...

Avrupa’dan Amerika’ya kadar gezme fırsatım oldu ve bu seyahatlerin çoğunu da Koç’lar tertip ettiler. Onların parasıyla gezdim senin anlayacağın ama yılda birkaç sefer de kendi paramla yurtdışına gider ve ailemi de götürürdüm. Her yıl arabayı yeniler ve yeni arabayla düşerdik yollara...

Evlerim, arabalarım ve bankada yüklüce param oldu. Çocuklar büyüdüğünde hepsinin altına ayrı ayrı arabalar aldım. Yemeyi, içmeyi ve gezmeyi severim senin anlayacağın. O vakitlerin bütün meşhur ses sanatçılarını çalıştıkları gazinolarda dinleme imkanım da oldu...

-Baba isteseymişsiniz sahiden Vehbi Koç kadar zengin olabilirmişsiniz.

-Ne demek evlat, tabiatıyla olurdum ama kanaat ettim. Neticede, kefenin cebi yok diye düşündüm ve hala da öyle düşünürüm. Bakkal dükkanından başlayıp, İstanbul’un en eski ve en köklü semtlerinden birinin kralı haline gelmiştim. Borçsa borç, sadakaysa sadaka...

Kimseden bir şey esirgememeye çalıştım evlat. Hem maddi hem de manevi açıdan büyük bir tatmin yaşadım. Elimdekilerle hem kendimi hem de çocuklarımın istikbalini garanti altına almıştım. Hal böyle olunca fazlasına tamah etme lüzumu dahi hissetmedim.

Çevremdeki itin kopuğun bile sevgisini, saygısını kazanmış bir adam olmuştum. İsteseydim mebus bile seçilebilirdim. Davet etmediler değil ama ben istemedim. O zamanki servetimle bırak kendimi, itin tekini bile mebus seçtirebilirdim ben...

-Baba bunları anlatırken umarım üzülmüyorsunuzdur.

-Üzülüyorum tabiatıyla... Şimdi benim param olsaydı ilk yapacağım şey, size bir ev almak olurdu. Muhsin Göçmen’in kızının kirada oturuyor olması ne demek, sen bunu anlayamazsın evlat. Altınıza araba alırken birkaç sene sonra da ev alırım diye düşünüyordum ama kısmet olmayacak galiba...

-Baba aşk olsun, biz daha genciz, çalışıyor, kazanıyoruz. Kendi evimizi kendimiz alabilecek durumdayız aslında ama o parayı ticarette kullanmayı tercih ediyoruz şimdilik. Allaha çok şükür hiçbir eksiğimiz ve gediğimiz de yok ayrıca...

-Yaşlılık zor iş evlat. Yaşlanmadan istikbalinizi kurtarmaya bakın. Beni batıran hanım oldu. Yok orası dağın başı yok burası bilmem neyin nesi... Her şeye bir kulp buldu. E-5’in üstündeki arsayı sattırmamış olsaydı, hepimiz ihya olurduk...

-Baba allahaşkına boşverin bunları... Sağlığınız sıhhatiniz yerinde maşallah, bundan büyük servet mi olur?

-E biraz da para olsaydı fena olmazdı evlat. Hanımda var ama onların sülalesinde cimrilik hastalığı var... Borsada bilmem kaç bin lot hisse senetleri, bankada tomar tomar dolarları var ama hala evin ihtiyaçlarını bile bana aldırıyor...

Beşyüzbin doları getirdi şu eve verdi ama benim fıtık ameliyatı için gereken üç kuruşu bile bana çok gördü. Hay it sıçsın senin parana be kadın!..

Muhsin Bey, karısı Cavidan Hanım’ın kendisine kalan büyük mirastan zırnık koklatılmamasına fena içerliyor ve her fırsatta karısını incitecek sözler söylemekten kaçınmıyordu. İlgili ilgisiz hemen hemen her ortamda kinini ve öfkesini kusmaktan büyük bir zevk alır ve içindeki Cavidan zehrini kustuktan sonra gülmeye başlardı...

***

-Metin, annemle babamın arasındaki bu para mevzusu nereden kaynaklanıyor biliyor musun? Ortada miras filan yokken, babam anneme çok çektirmiş anlaşılan. Annem, bana “bir çift ayakkabı aldırabilmek için bir hafta iyi geçinirdim babanla” der dururdu. O bir çift ayakkabıyı aldırabilmek için kim bilir kaç gece babamın koynuna giriyordu. Artık gerisini sen düşün işte...

Miras olayından sonra ipler annemin eline geçti ve babamdan intikamını fena aldı. Almaya da devam ediyor. Babam da “bir evde iki cüzdan olursa, o evde huzur olmaz” diyerek teselli bulmaya çalışıyor ama ben kendimi bildim bileli annem ile babam kavga ediyorlar.

Fiziki şiddet yok ama sabah yataktan kalktıkları andan gece uykusuna yatana değin kavga ederler. Kedi köpek gibiler. Bence bu kavga durumu olmasa çoktan öbür dünyaya gitmişlerdi ama birbirleriyle kavga edebilmek için ikisinin de ölmeye hiç niyetleri yok sanki.

Ne zaman ki kavgayı keserler, o saat yolcular demektir. Senin annenin ve babanın birbirlerine bakışlarındaki sevgiyi ve sıcaklığı gördükçe ne kadar etkilendiğimi anlatamam. Ben bir kere bile bizimkilerin birbirlerine öyle baktıklarına şahit olmadım. Hele babanın annene bakarken gözlerinin içinin gülmesini görmüyor muyum, işte o zaman bizimkilerin hali gözümün önüne geliyor ve içim cız ediyor, kahroluyorum...

Koca elli beş yılın aynı evde ve düşmanlıkla geçmesi ne demek, Metin? Annemin babama olan kininin altında ne yatıyor bir bilsen: Annemin babası zenginmiş... Babam, kendisine yardım etmiyor diye yıllarca evine sokmuyor dedemi. Ölmeden çok kısa bir süre önce hasta falan oluyor da o sayede kızının evine gelebiliyor adamcağız... Sebep, para. Bu kadar adice bir nedenden dolayı yıllarca kan kusturuyor anneme...

Geçen Cumartesi günü anneme uğradım. Biliyorsun iki dizinden de ameliyat olması gerekiyor. Annem ameliyattan korktuğu için de sürekli erteliyor. Biraz gaz vererek ameliyat tarihini alalım ve bu işten kurtulalım istiyorum ama annem anlatmaya başlayınca haliyle konuşamadık...

En son kavga nedenlerini öğrendim ve gülmekten sinir krizi geçirdim nerdeyse. Film gibiler vallahi... Sana da anlatacağım ama utanıyorum...

-Hepsini anlattın bunu mu anlatmayacaksın, anlat gitsin be gülüm.

-Annem babamdan şey istemiş.

-Ne istemiş gülüm?

-Şey işte, anlasana.

-Kızım müneccim miyim ben, nerden bileyim.

-Eşeklik etme, bal gibi anladın işte. Babam annemle yatmak istemiş.

-Annen de haliyle.

-Evet, vermemiş.

-Kızım o kadın, günahını bile vermez.

-Sen dalganı geç, babam anneme başka bir kadın alacağını söylemiş. Hem de altmış yaşında olacakmış alacağı kadın.

-Vay anam vay... Altmış yaşındaki kadın, babanın gözüne on sekizlik çıtır çerez gibi görünüyor desene... Yaşasın, adamda hala hayat belirtileri var demek ki... Tevekkeli, biraz da para olsa hiç fena olmazdı diye dert yanıyordu bana.

-Çok hoşuna gitti bakıyorum.

-Deli misin kızım, seksen beş yaşında hala sevişmek isteyen bir adama şapka çıkarılır sadece. Ananın yerinde olsam hemen verirdim şerefsizim... Babanı destekliyorum şahsen. Sevişmek onun da hakkı... Annen ne demiş altmış yaşındaki kadın lafını duyunca?

-Ne diyecek,”Çişli moruk, sen önce çişini tutmayı öğren...” Demiş. Malum babamın had safhada prostat sorunu var.

-Hımm... Can evinden vurulmuş desene.

-Yahu babamın babası da böyleydi zaten. Seksen yaşında zorla kendini evlendirtti... Gülten Hanım diye bir kadındı. Evlendikten bir hafta sonra bizimkilere gelip, “ben bununla baş edemiyorum, sürekli şey yapmak istiyor.” Diyerek feryat figan etmiş.

-Genetik güç meselesi yani...

-Sen eğlenmeye devam et ama annem öldüğünde, eğer babam hala yaşıyorsa, bil ki dedemin yaptığını, o da bize yapacak.

-Şahsen, elimden gelen her türlü yardımı yapacağımdan emin olabilirsin, Bahar’cığım. Sen o işi bana bırak... Ama vakit varken prostat sorununu çözsek iyi olur.

-Utanmasan babamın elinden tutup, kerhaneye götürecekmişsin gibi konuşuyorsun.

-Koç gibi adam, yazık günah değil mi, kızım? Bak benim babamda tık yokmuş yıllardır. Annem, “babanız erkeklikten düşeli yıllar oluyor.” Diye hayıflanıyor vallahi.

-Ay Metiiin, elini altına saldın yine. Kapatalım şu konuyu lütfen, açanda kabahat zaten...

-Ya benim babama çubuk taktırmayı mı tavsiye etsem, yoksa üç kutu Viagra mı hediye etsem diye düşünmeden edemiyorum... Üç kutu Viagra alsam, bir yıl idare eder babamı... Hoş benim anamın da dizleri tutmuyor ama babam istese dünden razı gibi bir hali var...

-Senin zihnin açıldı yine ama ben devam edemeyeceğim. Konuyu nereye bağlayacağını anlamadım sanıyorsan, yanılıyorsun... Avucunu yalarsın!..

-Yap-ma be!..

bölüm başlıklarına git






Ben yine bi ton sopa yedim

Kocasından yediği dayakların intikamını en yakınındaki insanları ezerek ve horlayarak almanın bir yolunu mutlaka bulurdu: Bazen kendi çocukları, bazen kardeşleri ve bazen de önüne kim gelirse...

Metin Tezcanlı, ablasının kendisini kocasına karşı bir koz olarak kullanmak istemesinden nefret ediyordu: Şiddetle dolu bir evliliği şiddet kullanarak rayına oturtamazdı ve karı-koca kavgasına karışmanın pak de hayırlı olmadığını gayet iyi biliyordu… Kendisinin ve Bahar’ın yanında kocasına “kamyon şoförü salak, senden bi bok olmaz” dediğine bile şahit olmuştu...

Çeşme’de tatil yaparlarken Metin’in ablası Bahar’ı cep telefonundan arayarak “ben yine bi ton sopa yedim, benim öküzden. Geberteceğim bu hayvanı” demişti.

Metin, Bahar’ın telefonla konuşurken kendisinden uzaklaşmaya başladığını hissetmiş ve bir tatsızlık olduğu sonucuna varmıştı...

Aslında gayet sıradan bir olaydı Metin’in ablasının dayak yemesi. Ki Bahar telefonunu açtığında, “ evet İstanbul dışındayız, Çeşme’de tatildeyiz” demesine rağmen, dayak olayını sanki ilk kez dayak yemiş gibi ağlaya ağlaya anlatmıştı...

Belli ki çaresizdi ve içi yanıyordu ama kardeşi dururken onun eşini araması tesadüf değildi. Ablası, Metin’in kendisini azarlayacağından ve “ ya ayrıl ya da kocanla iyi geçin” diyeceğinden emin olduğu için Bahar’ı aramayı tercih etmişti...

-Kim aradı Bahar?

-Ablan.

-Derdi neymiş?

-Enişteden yine dayak yemiş.

-Sebep?

-Kadın meselesi...

-Aslında, gidip enişteyi döveyim istiyor ama yapmayacağım...

Çeşme’deki tatilin tadını kaçıran Metin’in ablası, tatil dönüşünde de irtibatı kesmemiş ve Bahar’a bütün aile sırlarını açmaya başlamıştı...

Metin’in en nefret ettiği şeylerin başında, insanların özel hayatlarını ve neler yaşadıklarını ulu orta yere sermekten kaçınmamalarıydı:

-Metin, ablan bir silah satın almış ve enişteyi geberteceğim diyor başka bir şey demiyor. Birkaç sefer enişte uykudayken bıçakla yanına sokulmuş ama beceremem, sonra da o beni öldürür diye vazgeçmiş. Sana anlatamadığı ne varsa hepsini bana anlatıyor ama ben ne yapabilirim ki?

-Ya ne olacaksa olsun artık , Bahar... Adam öldürmek o kadar kolay olsa, eşinden dayak yiyen bütün kadınlar kocalarını öldürürlerdi herhalde ve bu memlekette koca kıyımı yaşanırdı...

Vakti zamanında ayrıl, kendine yeni bir hayat kur diye yalvardım neredeyse. Babamların bana verdiği en üst katı da sana verelim, aç açık kalmazsın, daha gençsin bir işe girer çalışırsın dedim ama beni dinleyen kim... Evliliğinin ilk üç senesini saymazsak -ki o arada enişte askerdeydi- o gün bu gündür dayak yiyor benim ablam...

Halbuki gayet varlıklı bir ailenin oğluna istemişlerdi ablamı ama o gitti babamın çalıştığı fabrikanın şoförüne vuruldu. Annem dışında hiç kimse ona bir baskı filan da yapmadı. Çok iyi hatırlıyorum, babam ablamı karşısına aldı ve ‘ne diyorsun kızım?’ dedi. O da zengin ailenin çocuğu yerine enişteyi tercih etti...

Annem, kendisini dinlemediği için ablamı kara listeye aldı ve bana sorarsan hiçbir zaman da affetmedi. Zengin evin oğlunu reddetmesi bir yana, üstüne üstlük gidip bir sunniyle evlendi. İnançlarından ve yaşam tarzından bir gram bile taviz verdiğini hatırlamıyorum annemin...

Kendisine karşı koyana kolay kolay merhamet etmez annem. Küçük kız kardeşime gözdağı verirken, “onu nasıl öldürdüm, seni de öyle öldürürüm” derken ablamı kastediyordu: Bu lafı benim yanımda söyledi ve duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Çünkü ablam ne zaman dayak yiyip annemlere gelse, annem sürekli ona geri gitmesini telkin eder ve asla ablamın ihtiyaç duyduğu sevgi ve sahiplenme sözcüklerini söylemezdi...

Kendi seçiminin kurbanı oldu bir anlamda ama ben eniştenin ne bana ne de anneme ve babama bir terbiyesizliğini görmüş veya işitmiş değilim. Tam tersine yapabileceği bir şey varsa ne kendini ne de parasını sakınmaz bizim için...

Ablamda öyle bir zengin olma hırsı var ki, önünde dağlar bile duramaz. Kamyon şoförü diyerek aşağıladığı eniştenin ömrü uzun yollarda ve sırtıyla yük taşıyarak geçti. Sen de şahitsin, ortaokuldaki yeğenlerim babalarının sırtında çimento torbası taşımasına yardım etmeye giderlerdi...

Ben ne ablama ne de enişteye üzülüyorum. Hepsi de pırlanta gibi olan yeğenlerime üzülüyorum sadece. Doğdukları günden bu güne kadar anne baba kavgası içinde büyüdüler ve çocukluklarının zerresini bile yaşayamadılar.

Bana benzetilen ortanca yeğenim, sol örgütlerden birisinin tetikçisi olmadıysa biraz da benim sayemdedir. Az dil dökmedim onu kurtarabilmek için. Ki aslında cuk diye oturuyor tetikçi profiline...

Benim yaşadıklarımı onun da yaşamasını ve bir şeylerin tekrar edilmesini doğal olarak hiç ama hiç istemiyordum. Solcu olmasına değil de, solculuk adına yanlış işler yapmasından ciddi ciddi endişe etmiştim ama babasının işlerine konsantre olması sayesinde yırttı diyelim...

Bahar, Ozan’ı nasıl sevdiğimi sana anlatacak değilim ama ola ki bir gün aramız bozuldu ve sen Ozanı bana karşı dolduruşa getirdin ve Ozan da bana yumruk attı diyelim. Oğluna tapan bir baba olarak benim ne hale düşeceğimi tasavvur edebiliyor musun?..

Yeğenlerim büyüdükten sonra ablam intikam saatinin geldiğini düşünerek, enişteye karşı neredeyse bir yok etme harekatına girişti. Enişteyi hemen hemen herkesin önünde aşağılamaktan tut, benim yanımda galiz küfürler savurmaya kadar tırmandırdı işi.

Bari benim yanımda yapma bu işi, utanıyorum dememe aldırmadan sürdürdü saldırılarını ve korktuğum şey eniştenin başına geldi. Bana yaptıramadığını oğullarına yaptırdı. Enişte oğullarından yumruk yedi, dayak yedi...

Adamcağız evini terk etmek zorunda kaldı ve boşanma davası açtı ama ablam araya benim küçüğüm olan erkek kardeşimi devreye sokarak, kendilerini barıştırmasını istedi. Hesapta barıştılar...

Ablamın boşanmamakta ısrar etmesinin bir diğer nedeni de eniştenin kendi işini kurması ve iyi para kazanmaya başlaması...

Ablam, ‘yedirmem’ diye ant içmiş bana kalırsa ve yedirmiyor da hakikaten. Estetik ameliyatından tut, evini temelden çatısına kadar yeniledi ama onun yaşadığı strese can man dayanmaz. Ölümcül bir hastalığa yakalanmasından ve tam rahata erdik derken... Değer mi ulan, değer mi be kadın?

Sen yıllarca kocanın koynuna girmezsen, girecek birileri çıkıyor işte. Sonra da ‘ben o kadar kötü bir kadın mıyım ki, orospularla düşüp kalkıyor... Benim gibi bir kadına bunu nasıl yapar’ diye ona buna dert anlatmaya çalış...

Akşama kadar o kadar çok Türk filmi izliyor ki Türkan Şoray sanıyor galiba kendisini...

Enişteyi öldürecek olsa bu güne kadar çoktan öldürürdü. İnşallah o işi de yeğenlerimden birine yaptırmaya kalkmaz.

-Hah işte benim asıl korkum da bu zaten. Olur mu olur Metin, bir şeyler yapalım.

-Hayatım gidip başlarında nöbet tutacak halimiz yok ki... Adamcağızı öldürmekten beter ettiler zaten. Ne kocalığı kaldı ne de babalığı eniştenin.

-Yahu senin ablandan ve yeğenlerinden bahsediyoruz şurada. Başlarına kötü bir şey geldiğinde asıl üzülecek olan sensin. Vakit varken ablanı sakinleştirmenin bir yolunu bulalım. Bu kadar soğukkanlı bir analizci kesilmene ve bekleyelim görelim tavrına bozuluyorum, kendine gel, bari çocuklardan birinin başı yanmasın, benim bütün derdim bu ve ben o çocukların hepsini de en az senin kadar çok seviyorum...

-Yapmam gerektiği halde, yapmadığım şey nedir, Bahar? Yıllardır aynı teraneleri dinliyorum ve yıllardır nasihat ediyorum. Sorunu durdurucu yada çözücü bir güce sahip değilsen, taraf değilsen, kimse adam yerine koymuyor seni...

-Sen bilirsin ama bana sorarsan kalkıp ablana gidelim ve aklı selime davet edelim.

-Aklı selime davet mi? Tam ablama göre!..

-Ne halleri varsa görsünler o zaman, öyle mi?.. Bak diğer ikisi için bir şey söyleyemem ama sana benzeyen ya da benzetilen, çocukluğunda senin adın söylenerek sevilen ortanca yeğeninden korkuyorum, Metin. O çocuk böyle bir iş için biçilmiş kaftan neredeyse. Çünkü çok duygusal ve annesine de çok düşkün...

-Sen bizim cenahı çözmüşsün, Bahar. Korkulur senden.

-Çatlatma insanı Metin, ayağa kalk, yola düşelim artık.

-Tamam hayatım, sinirlenme, kalktım işte... Ulan vukuatsız bir haftası geçmez mi insanın şu puştperest dünyada be...

-Boşuna söylenme Metin efendi. Tam bir yıl Ozan’a kendi evinde ablan baktı ve ben bu iyiliğini unutamam.

-Fitil fitil burnumuzdan getiriyor ama ne haber?

-Kapa çeneni ve düş önüme!..

-Panik yapmana gerek yok Bahar. Ben dün arayıp uzun uzun konuştum zaten. “Ben dururken çocuklarımı niye yakayım kardeşim” dedi...

Merak etme neredeyse yirmi yıldır aynı ruh haliyle yaşıyor ablam. Hele hele eniştenin işleri yolundayken ve çok iyi para kazanırken, ablam bindiği dalı kesmeye cesaret edemez. Cesaret etse bile, kurnazdır kendisinin mağdur olacağı bir şeyi yapmaz. Hem kadınların dayanma kapasitelerinin erkeklerden en az on kat fazla olduğuna inananlardanım ben...

-Övüyor musun, sövüyor musun belli değil ya hadi neyse...

Bahar’ın içgüdüsel ve kadınca dayanışmasına karşılık olarak, Metin’in de erkekçe yanıt verdiği söylenebilirdi ama Metin, kendi gücünü ve sınırlarını aşan olaylara burnunu sokmamayı bir prensip haline getirmişti neredeyse...

Bir yandan ablasının hırsına ve etrafına kan kusturmasına sinirleniyor, diğer yandan da acıyordu ona...

Yirmi yaşındayken içindeki sınıf atlama dürtüsünü gerçekleştirecek adamı elinin tersiyle itmiş ve aşık olduğu adamı seçmişti...

Aşkını kabusa çeviren, aşık olduğu adam mıydı, kendisi miydi, yoksa içindeki sınıf atlama hayali miydi bilinmez ama hepsinin de kan kusturduğu kesindi: Hem aşk hem de para aynı yastığa baş koymuyordu işte...

bölüm başlıklarına git






Tımarhane

“Tam bir tımarhane orası, Metin” diyordu Bahar. “Tam bir tımarhane... Deliler bile sizinkilerden daha sessiz ve sakin yaşıyorlardır herhalde...” Bahar’ın tımarhane dediği yer, Metin Tezcanlı’nın ailesinin yaşadığı evden başka bir yer değildi...

Hoş bu tespiti Bahar’dan önce Metin Tezcanlı da yapmıştı ama bunu herhangi bir yerde yüksek sesle dile getirmemişti. Bahar’ın o tespiti yapmasının anlaşılabilir ve mantıklı nedenleri vardı: O binada yaşayanların hepsi de istisnasız depresyonla yatıyor ve depresyonla kalkıyorlardı.

“Yahu aralarında bir tanesinin bile bir gün yüzünün güldüğünü görsem, bir kurban keseceğim, şerefsizim... Metin alınma ama içim kararıyor sizinkilere gidince ya. Senin de neden gitmek istemediğini şimdi daha iyi anlıyorum.

Hani diyordun ya ” bizimkilerle görüştükten sonra omuzlarım göçüyor, bir hafta kendime gelemiyorum.” Ben abarttığını sanıyordum ama sen haklıymışsın. Aynı şey bana da olmaya başladı. Benim de omuzlarım göçmeye başladı ve ben de kendime gelmekte zorlanıyorum artık...

Ne yalan söyleyeyim, senin o aileden çıkmış biri olduğuna inanamıyorum. Ya sen muhtemelen aristokrat bir aileden çıktın ama bunu benden gizliyorsun. Bana hayatın öbür yüzünü göstermek için bu ailem dediğin insanları parayla satın aldın gibime geliyor...

Fiziki yoksulluklarına bir itirazım yok ama fikri ve ruhi sefaletleri inanılmaz boyutta. Senin fikri ve ruhi zenginliğini gördükçe ve de sendeki asaleti, nezaketi düşündükçe, senin onlardan biri olduğuna inanmam imkansız... Ay’dan filan gelmiş olmayasın... Hoş bir it tarafın da yok değil ama öteki tarafın genelde daha baskın...

Bak eğer amacın bana hayatın öteki yüzünü göstermek idiyse, tamam abicim gördüm ve ikna oldum ama sen de bu oyundan vazgeç ve bana gerçek aileni göster artık. Çünkü, bunu hak ettiğimi düşünüyorum. Vallahi düşündükçe ve sizinkileri gördükçe kafayı yiyecek gibi oluyorum ya...

Eğer bahsettiğim oyunu oynamıyorsan, hemen bir oyun kurgula ve kendine yeni bir aile bul ve mümkünse bizimkilere de benzemesinler. Çünkü, sen de bana ‘onların arasından nasıl çıktın’ diye soruyorsun haklı olarak...”

Bahar’ın söylediklerine hem gülüyordu hem de hak vermiyor değildi ama hiç kimsenin ailesini seçme hakkı yoktu ve olamazdı da... Metin Tezcanlı, bazı aile fertlerinden utanmıyor değildi ama ne yapabilirdi ki?..

Onları sevmese bile göz kulak olmaktan ve kollamaktan vazgeçemezdi. Nereden geldiğini unutması mümkün olmadığı gibi başına bir iş geldiğinde yine en önce ailesinin koşturacağından gayet emindi.

Karşılıklı bir çıkar ilişkisi gibi görünse de aradaki kan bağını ve kendi geçmişi yüzünden ailesinin çektiği sıkıntıları ve kendisine her koşulda sahip çıkmış olmalarını bir kalemde silip atamazdı. Atsan atılmıyor, satsan satılmıyor dedikleri aile kurumunun ve ilişkilerinin ta kendisiydi.

Metin Tezcanlı’nın öyle büyük bir gönül borcu vardı ki ailesine karşı, ödemekle bitecek gibi görünmüyordu. Adı üstünde: gönül borcu!.. Sadece vicdan sahibi olanlarda bulunabilecek bir özellik!..

“Bahar, ne düşünüyorum biliyor musun? Tası tarağı toplayalım anasını satayım ve çok uzak bir yerlere, yani onların bize ulaşamayacakları bir yerlere gidelim ve onlara da haber vermeyelim. Varlığımız bir işe yaramıyor, yokluğumuzla da idare ederler gibime geliyor.

Aile içinde nasıl herkesin birbirine düşman olduğunu kendi gözlerinle gördün. Bu düşmanlıkları bizim gidermemiz ve onları barıştırmamız olası değil. Herkes kendi kırgınlığının ve güçsüzlüğünün nedenini bir diğerinde arıyor. Birbirleriyle dalaşmaktan dolayı bütün insancıl yanlarını öldürmüşler neredeyse.

Her gittiğimde beni bir mafya babası gibi ağırlamalarından ve bütün sorunlarını bana taşımalarından hem usandım hem de bunu senin yanında yapmalarından dolayı utanıyorum. Dahası birlikte gittiğimizde yay gibi geriliyorum.

Biliyorum ki beni utandıracak yada çaresiz bırakacak bir şey mutlaka olmuştur ve benim onlara gitmemi bekliyordur. Onlardan bir kere bile mutlu ayrıldığımı hatırlamıyorum. Ve bana öyle geliyor ki, bütün ömrüm boyunca bu mutsuzluğu yaşamaya mahkum edildim.

İlgilenmemeyi ve yok saymayı becerebilsem ne ala ama bunlar benim ailem ve onlara ihanet etmeye hakkım yok diye düşünüyorum. Tabii böyle düşününce de uzak kalamıyorum. Onlara sırt çevirmekle kendime de ihanet etmiş olurum.

Ya piyangodan filan büyük ikramiye çıkarsa, yarısını gidip bunlara vereceğim ve haklarını helal etmelerini isteyeceğim; bir daha da yanlarına uğramayacağım diye bir fantazim yok değil ama bendeki bahta bakılacak olursa da, ölme eşeğim ölme!..

Dur sana hayırsız ve şerefsiz kardeşim hakkında biraz daha detaylı bilgi vereyim. Bu bilgilerden bazılarını yeni duyacak ve belki de fenalaşacaksın ama ne de olsa sen de aileden sayılırsın...

Damat bey Anadolu’nun bağrından, gelin hanım, İstanbul’un göbeğinden geliyor... Alınyazısına bak sen!.. Çok mu aradın be kızım?..

Evinde üç tane aç çocuğu ve karısı dururken, beş çocuk sahibi ve evli bir kadınla ortadan kayboluyor bizimkisi... Sonra o kadının kocası ve akrabaları gelip babamları tehdit ediyorlar. Babam, “gebertin o pezevengi mahkemede gelip sizin lehinize ifade bile veririm” diyor adamlara...

Babamın bu fikrinde samimi olduğundan en küçük bir şüphem yok. “Ceza vermeyeceklerini bilsem, kendi ellerimle gebertirim, o alçağı” bile demişti bir keresinde. Birisi onu gebertse bütün aile, ben de dahil bayram edeceğiz. Yüz karası ve utanç abidesi olarak yaşamasının zararlarını kapatmak mümkün değil. Bütün ailenin yaşama sevincini piç etti ki zaten sefil ve mutsuzdular.

Birlikte kaçtığı kadının kocası bir trafik kazasından sonra sakat kaldığı için çalışamıyor... Beş çocuğun hepsi de bu son olaydan sonra Çocuk Esirgeme Kurumu’na verilmiş...

Rivayete göre kadın zaten fahişelik yapıyormuş ama ilginç olan kardeşimin bu kadının kocasının yakın arkadaşı olması aynı zamanda...

Daha önce kocası tarafından sekiz yerinden bıçaklanmış ama ölmemiş... Şimdi kardeşimle birlikte dilencilik yaparak geçinmeye çalıştıkları söyleniyor...

Yalan dolan ve bilumum pisliklere bulaşmış bir adamdan söz ediyorum. Bunun ne mal olacağı çocukluğundan belliydi zaten. Çöplüklerden çıkmaz, oralara atılan boktan çizgi romanlarını okurdu. Bu sistemin üretebileceği en aşağılık tiplerden birisi olup çıktı ortaya.

Para için satmayacağı kimse yoktur. Ben asker kaçağıyken beni karakola ihbar eden de bu şerefsizdi. Karakol komutanının “seni kimin ihbar ettiğini sanıyorsun” deyişindeki ifadeyi asla unutamam.

Bir dönem karakolun muhbiri olarak çalıştığını ama karakol komutanının adını ve imzasını taklit ederek çek ciro etmesinden dolayı araları bozulmuş ve bu yüzden de birkaç ay cezaevinde kalmıştı.

Tipine baktığında hem iğrenirsin hem de acırsın. Avurtları ve omuzları çökmüş gördüğün gibi. Üflesen yıkılacak gibi duruyor. Ama sınırsız bir kötülük potansiyeli var bu hainin. Basına da yansıdı: Tuzla’da tecavüze uğrayan ve tecavüz esnasında fotoğrafları çekilen o zavallı fahişenin tecavüz fotoğraflarını bizimkisi çekmiş meğerse...

Ben cezaevinden çıktıktan sonra benim adımı kullanarak bir yerlere girip çıktığını öğrendiğim de karşıma alıp, “sakın bir daha benim kardeşim olduğunu söyleyerek benim çevreme sokulmaya kalkma, yoksa fena olur!..” diyerek sol çevrelerle tanışmasına mani oldum. Ama o arada bir derneğin çay ocağını işletmeye başlamış ve bir miktar parayı da iç ettikten sonra ortadan kaybolmuştu.

Bir arada bizim partiye dadandı bir arkadaşıyla. Ne hikmetse benim olmadığım zamanlarda uğramayı tercih ediyordu. Bunu öğrenir öğrenmez olaya el koydum ama o arada partiye gelip giden sempatizan bir kadıncağızı iğfal etmişti bile...

Bana sorarsan bizimkinden ziyade o kadının bok yemesiydi. Büyük ihtimalle benim adımın ve müzisyen kimliğimin kurbanı oldu ama kendiliğinden sönümlendi olay...

Bizim eski yoldaşların kapısını da aşındırmış bir aralar ama yüz vermemişler. Bir keresinde “ben aslında bir halk kahramanı olmak istiyordum” derken aklıma yediği naneler geldi ve gülmeye başladım. “Niye gülüyorsun abi?” diye sorduğunda, “boşver, biraz tersinden de olsa tam bir halk kahramanısın sen...” cevabını verdim ama gülmekten kasıklarıma ağrılar girmişti.

Oturup bir konuşmaya başlasın, ağzından bal damlar. Çok efendidir ve asla kimseye saygısızlık yapmaz. Karşısındakini sabırla ve büyük bir dikkatle dinler... Bir kez bile anneme babama saygısızlık yapmadığını söyler herkes, ama bakıldığında adamın yaptıklarıyla örtüşen bir karakter çıkmıyor ortaya...

Bana “haftada ya da on günde bir ot çekmem lazım” dediği şeyin esrar olduğunu söylememe gerek yok sanırım... Bu adam benim kardeşim Bahar ve ben bu adamdan nefret ediyorum, utanıyorum, tiksiniyorum...

Bazen bu herife acıdığım ve onun için üzüldüğüm bile olur... Köydeyken ve o daha çok küçükken çok ciddi bir havale geçirdiğini hayal meyal hatırlıyorum...

Annem onu kucağına almış ve “havale geçiriyor bu çocuk” diyerek evin dışına fırlamıştı. Acaba o havaleden kalan tramvalar nedeniyle mi bu çocuk bu hale geldi diye düşünmeden edemiyorum.

Ya bu herifin zekasında ve karakterinde onarılamaz bozukluklar var ve insan kendisini çaresiz hissediyor onun karşısında...

Ben, ‘bu salağı evlendirmeyin, evlendirirseniz bile çocuk sahibi olmasını engelleyin’ diye az yırtınmadım, ama bizimkiler de “evlenirse belki düzelir” diye düşündüler ve felaketin sadece daha da büyümesine yardımcı oldular.

Evlendiği günden beri karısına, çocuklarına ve kendisine annem babam bakıyor. Ne zaman kendisine bir iş bulunsa, haftalığını ya da maaşını aldıktan sonra ortadan kayboluyor ve parası bitince mecburen eve dönüyor.

Babam da annem de sağ olsunlar bu herifin çocuklarının yanında söylemediği lafı ve etmedikleri küfrü bırakmıyorlar. Bu çocukların psikolojisini düşünen kimse yok. Bu gariplerin bir suçu günahı yok ki...

Benim içim sızlıyor bu çocukları görünce. Hepsinin gözlerinde de sanki hep aynı ifade var: Amca bari sen bize yardım et, başka hiç kimsemiz yok bizim der gibiler... Amcanın kendine bile hayrı yok ama nereden bilsin kuzucuklar.

Onlar beni senin sayende zengin sanıyorlar. Her gördüğümde harçlık veriyorum, altımda araba var ve onlarınkiyle kıyaslandığında çok lüks bir semtte oturuyoruz. Uzaktaki zengin ve kurtarıcı amca profiline uygun görünüyorum ama seninle ayrılacak olsak, onlardan biri olacağımdan hiç haberleri yok.

Hayatı bu kadar keskin ve sert yaşayan bir insan olmayı hiç istemezdim ama benim bütün ömrüm böyle geçti işte. Yoksulluklarına alıştığımı söyleyebilirim. Henüz aç ve açıkta değiller ama annem babam öldüğünde bu yavrulara ne olacak diye düşünmeye başlayınca film kopuyor bende. Bu çocuklar aslında daha şimdiden yetim sayılırlar...

Şimdi o canım çocukların Çocuk Esirgeme Kurumu’na verilmesi olasılıklarını ve vedalaşma sahnelerini hayal ederken bile fena oluyorum...

Senin dediğin şey de doğru: Bu çocukların annesi de en az bu çocuklar kadar talihsiz... İlk kocasını köyde öldürmüşler... Şimdi de ikincisinin öldürülmesi için dua ettiğinden eminim. Keşke köyünde kalsaymış garip.

Bizim deli Miyase dediğimiz baba annem yaktı bu kızın başını. Neymiş efendim ‘gitsin dayısının ekmeğini yesinmiş.’ Şimdi boğazından geçen her lokmanın nasıl büyüdüğünü ve boğazına oturduğunu görseydi, ne derdi acaba?

Salak salak durduğuna bakma sen onun, çok gururlu bir kızdır . Türkçe’yi İstanbul’da öğrendi ama bana kalırsa hala zorlanıyor... Boş boş baktığında bil ki söyleneni anlamamıştır. Zekası da kocasından daha iyi durumda sayılmaz.

Ben nice köylü kadın tanırım, şehir hayatını bir çırpıda öğrenen ve ona tutunmaya çalışan. Nurcan’da bu potansiyel de yok zaten. Okuması yazması olmadığı gibi olacağı da yok. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş misali...

Biliyorsun, geçen sene ailecek uyuz hastalığına yakalanmışlardı. Doktor olan arkadaşım nedeninin pislik olduğunu anlatırken ben yerin dibine geçtim yahu... İlaçları nasıl kullanmaları gerektiğinden tut, nasıl temiz kalmalarına kadar her şeyi bizzat ben anlattım. Bu devirde böyle bir hastalığa yakalanmalarını anlamak mümkün değil ama oluyor işte...”

bölüm başlıklarına git






Büyüdüm artık

Eşyalarla arası yoktu: Kullanmadığı ya da işe yaramadığını düşündüğü eşyaları hemen elden çıkarmasıyla Bahar’ın gözünde sarsılmaz bir üne kavuşmuştu. “Böyle yaşadığın sürece tek bir çiviye bile sahip olamazsın” diyordu Bahar.

Haksız da sayılmazdı ama yıllarca ölümle burun buruna yaşamış birinin eşyalarına hayat arkadaşı muamelesi çekmesini beklemek de anlamsız olurdu. Hayat tarafından kalbi kırılmış olanın eşyası olsa ne yazardı ki...

Kadınların eşyalarıyla kurdukları ilişkiyi, erkeklerle kurdukları ilişkilerden daha sağlam ve daha derin buluyordu Metin Tezcanlı. İlişkilerin başlangıcında erkekler ön planda olsa bile zamanla eşyalar ile erkekler yer değiştiriyor ve eşyalar ön plana çıkıyordu sanki...

Yeni taşındıkları kira evlerine yeni bir oturma grubu almışlardı. Metin, daha birinci haftasını bile doldurmayan üçlü kanepenin üzerine çay dökmüş ve Bahar eve gelmeden olanca gücüyle çay lekesini çıkartmaya çalışmıştı ama başarılı olduğu söylenemezdi...

Bahar akşam eve gelip yemeğini yedikten sonra üçlü koltuğa oturmuş, Metin’in yapacağı çay servisini bekliyordu. Metin, bütün sevecenliğiyle çay tepsisini Bahar’ın önüne uzatmış ve Bahar’ın teşekkürüne karşılık, “afiyet, şeker bal olsun karıcığım” demişti en sevimli haliyle, ama üçlü kanepedeki çay lekesini henüz fark etmemiş olan Bahar’a konuyu nasıl açacağını düşünüyordu bir yandan... En iyisi Bahar fark etmeden kendisinin anlatmasıydı...

-Neee çay lekesi mii, şekerli mii, çıkmadı mııı?... Yahu insan biraz dikkat etmez mi... Üstelik senin gibi titiz bir adama yakışıyor mu hiç?..

-Hayatım oldu bi kere... Ne yapayım yani... Alt tarafı bir koltuk ve çay lekesi ve üstelik koyu desenlerin üzerine döküldü... Abartmanın bir alemi yok... Yeniyse yeni anasını satayım... Benden daha kıymetli değil ya...

Bahar’ın eşyalarla olan ilişkisi annesinin eşyalarla olan ilişkisine çok ama çok benziyordu ve annesinin bu hali pek bi meşhurdu eş dost arasında...

Bahar, Metin’in kızmaya başladığını farketmiş ve söylenmeyi kesmişti ama Metin’in ikram ettiği çaydan bir yudum bile almadan ağlamaya başlamıştı...

Evet ağlıyordu... Hem de üçlü kanepeye dökülen çayın bıraktığı leke için ağlıyordu. Şaşkınlık ve çaresizlik içinde kalan Metin, fena kızmıştı Bahar’ın ağlamasına ve içinden küfür etmeye başlamıştı bile...

” Manyak ulan bu kadın milleti... S.....m kanepesini de, çayını da, lekesini de... Şu salondaki kıymetli vazolardan birini kazara kırmış olsaydım, kim bilir başıma neler gelirdi... Hayatımda ilk kez böyle bir vakayla karşılaşıyorum. Hastası, ölüsü ve daha bin bir türlü belası olan kadınlar varsın ağlasın ama böyle bir şey için ciddi ciddi ağlamak...”

Bahar, annesi gibi hiçbir şeyini atmamaya ve biriktirmeye meraklıydı. Metin onun bu haliyle dalga geçer ve şakayla karışık eleştirirdi... Bahar ise “yenisini yerine koymadan hiçbir şeyi atmamayı annemden öğrendim ve bir zararını da görmedim beyzadem” diyerek, Metin’i azarlardı.

Metin’in elden çıkarma ve başkasına verme huyuna karşı Bahar’ın da elde tutma ve vermeme huyu vardı. Zamanla ve biraz da Metin’in zorlamasıyla elden çıkardığı eşyaları olacaktı ama gardıroplarını çoğunlukla Bahar’ın eşyaları işgal edecekti...

Metin, yıllar sonra salonun ortasındaki açık renkli halıya Ozan’ın döktüğü kolayı bahane ederek, Bahar’a, “hadi ağlasana Bahar, bu lekenin bu halıdan çıkması mümkün de değil üstelik” diyerek yaptığı şakaya, Bahar, “büyüdüm artık, böyle şeyler için dökebileceğim gözyaşı kalmadı ben de” yanıtını verecek ve çay lekesi için döktüğü gözyaşlarını tebessüm ederek hatırlayacaktı...

Bahar Tezcanlı’ya “büyüdüm artık” dedirten, Metin Tezcanlı ile olan uzun birlikteliğinin olduğu tartışma götürmezdi...

Eski günlerini birlikte yad ederken, bazen hüzünlenir, bazen de aşka gelirlerdi:

-Ya Bahar hatırlıyor musun... Henüz ortak bir evimiz filan yoktu ve biz çok yakın bir arkadaşımızın evinde görüşüyor ve çoğunlukla da o evde birlikte oluyorduk...

Aşkımız ve biz, göçebeyken daha iyiydik be... Yerleşik düzene geçince o günlerin tadını bulamıyor insan... Göçebelik bambaşka bir şey... İnsanları birbirine öyle bir bağlıyor ki, çöz çözebilirsen...

Bir keresinde o evin üst katında oturan kadın gelip, ev sahibi olan arkadaşımıza ‘bu evde vakitli vakitsiz gürültüler oluyor’ diye bizi şikayet etmişti... Bunu duyduğumuzda ne çok gülmüştük hatırlıyor musun?..

-Hatırlamaz olur muyum hiç... İkimizin de sevişmek dışında yapacak hiçbir işimizin olmadığı günlerdi... Daha doğrusu bütün işlerin sevişmeler sonrasına bırakıldığı günler... Kadıncağız nereden bilsin bizim deliler gibi birbirimizi sevdiğimizi ve seviştiğimizi... Aşkta vakit olur mu hiç, a salak hemşire...

-Ulan karı gürültülerden rahatsız olmuş ama belli ki kulağı da kirişteymiş... Hem vakitli hem de vakitsiz olanları pekala ayırt etmiş zilli!.. Şikayet edeceğine, akşam kocan kapıdan içeri adım attığında atlasana herifin kucağına geri zekalı!..

- Yapmak istediği halde yapamadığı için bizim gürültülerimizden rahatsız olmuş anlaşılan.

-Al benden de o kadar!.. İnsan aşk seslerinden rahatsız olur mu hiç... Ulan şu yanımızdakilerin seslerini duysam bir bardak alır duvarı dinlemeye koşarım şerefsizim... Dünyadaki en güzel ve en muhteşem şiir ve şarkılara değişmem ben o sesleri...

-Coştun yine deli oğlan!.. Sen de bir Peeping Tom (röntgenci) potansiyeli de yok değil hani...

-Saçmalama ya... Ben sadece ve hemen şimdi çiftleşmek istiyorum...

-Beni seviyor musun?

-Hem de nasıl anlatamam...

-Anlat anlat... Uzun zamandır bir şey anlattığın yok zaten, hazır seni yakalamışken...

-Ya kızım, allahaşkına eziyete başlama yahu... Gel içeride doya doya anlatırım...

-Vakit uygun mu sence?

-Kocakarılar gibi konuşma, Bahar. Eskiden vakit mi soruyorduk birbirimize?.. Gel beni bohçala gönlümün direktörü... Hem vakitli hem de vakitsiz olanlarından...

-Ay şiir gibi oldu vallahi!..

bölüm başlıklarına git






Eski yoldaşlar

Bahar, her kadın gibi dışarıdan nasıl göründüklerine önem verir, başkalarının kendisi ve birlikte olduğu adam için ne düşündüklerini bilmek isterdi. Fakat soruyu başkalarına soracağına her seferinde gidip Metin’e sorardı.

-Nerden bileyim, bizim için ne düşündüklerini... Herkes o kadar politik ve eyyamcı davranıyor ki birisi iyi bir şey söylese bile şüphe ediyorum. Hiç birimiz bir diğerimiz için gerçekten ne düşündüğümüzü açık açık muhatabına söylemiyor ki... Hal böyle olunca birlikte olduğumuz ortamları yapay bir samimiyet havası kaplıyor ve herkes lay lay lom nakaratına takılarak durumu idare ediyor...

Benim davetlere gitmek istemeyişimin en büyük nedeni bu. Sürekli güler yüzlü ve anlayışlı olmayı nasıl beceriyoruz anlamıyorum. Öfkelerimizi ve hayal kırıklıklarımızı bile doğru dürüst yaşayamıyoruz. Kırılan varsın kırılsın efendim!.. Sürekli kendimizi bastırarak ve her durumu rasyonalize ederek ilişkileri sürdürmek iyi bir şey değil ki...

Diyelim ki içimizden birisi düpedüz yalan söylüyor ve insanların duyarlılıklarıyla oynuyor. Ama biz ne yapıyoruz? Onun yanlışlarına mantıklı nedenler bulmaya çalışarak, kendimizi rahatlatıyoruz... Sonra?.. Hoşgörülü ve anlayışlı olmak tabii ki büyük erdemler ama bazı durumlarda dellenmek çok daha verimli olabilir...

Duruma bakılırsa kimsenin kimseyle sorunu yok gibi ama aslında herkesin herkesle bir sorunu var... Bana kalırsa kimse kimseyi sevmiyor ve bunun belki de en önemli sebebi hiç kimse kendisini sevmiyor... Hala sosyalistmişiz gibi yapıp, kapitalistler gibi yaşıyor ya da o standartlara ulaşmaya çalışıyoruz...

Kendi gerçekliğimizle yüzleşmeden de bu çift karakterlilikten kurtulamayacağız. Eh bunun da bir takım yan etkileri olacak haliyle... Biz artık devrimci değiliz ya... Sadece eski solcuyuz ve bu gerçeği kabullenmekte zorlanıyoruz nedense. Bu eski solcu tanımını ben de sevmiyorum ama başka ne denilebilir ki...

-Sana soranda kabahat!.. Ben senin ne düşündüğünü sormadım. Biz başkalarına nasıl görünüyoruz; başkaları bizi nasıl görüyor anlamında... Hani bazen ortak tanıdıklarımızın dedikodusunu yapıyoruz ya birlikte... Hadi kendi soruma kendim cevap vermeye çalışayım: Büyük bir olasılıkla burnumuz büyük ve ucundan da kıl aldırmıyoruz...

Zira onların katıldıkları toplantı ya da gösterilere katılmıyoruz ve her önerilerini yerle bir edecek gerekçelerimiz var... Kimseye bir boşluk bırakmadığımız gibi herhangi bir şey yapma önerisinde de bulunmuyoruz. Kendimizi bir anlamda dış dünyaya ve onlara kapatmışız.

Bak diğerleri ne güzel saatlerce tartışabilecekleri önerilerde bulunuyorlar. Gerçi sonuçta bir şey çıkmıyor ortaya ama olsun... Bizim gibi kıçlarını kırmış evlerinde oturmuyorlar hiç değilse... Hafta sonu Özgür’ler çağırıyor, gider miyiz?

-Valla benim canım çekmiyor; sen tek başına git istersen... Millet alkole sığınarak ortamı çekilebilir kılıyor ama benim midem kötü... Midem iyi durumda olsa bile içip sapıtmaktan ve birilerine saldırmaktan korkuyorum... Gidip bir köşede somurtup milletin keyfini kaçırmaktansa; ortalarda görünmemek en iyisi...

***

Birileriyle görüşmek Metin’e zul geliyordu. Hele hele solcu arkadaş çevresiyle bir araya geldiklerinde ortaya çıkan muhabbetten kesinlikle haz etmiyordu. Büyük büyük laflar ettikten sonra sıradan ve sıkıcı hayatlara dönen ve şikayetçisi oldukları hayat tarzlarını değiştirmek için ödenecek bedelleri göze alamayan insanlara kızıyordu...

Kendi arkadaş çevresinin dışında kalan eski solcuları da gözlemleyen Metin Tezcanlı, tablonun hiçte iç açıcı olmadığının gayet farkındaydı: Kimisi alkole, kimisi kadınlara, kimisi paraya ve kimisi de hepsine birden düşkündü. Böyle bakıldığında, sıradan insanlarla aralarında ciddi bir fark olduğunu söylemek çok zordu; fark, geçmişlerinden ve o geçmişte yaşadıklarından kaynaklanıyordu.

Ezici çoğunluğun para-pul, karı-kız ve iş-güç peşinden koştuğu zamanlarda, şimdinin eski solcuları, o zamanın devrimcileri, özgürlük, adalet ve memleketi kurtarmak peşinde koşuyorlardı...

Eskiden tapındıkları ve kutsal saydıkları ne varsa, hepsini kaldırıp atmışlardı: İş-güç sahibi olan ve sistemle bütünleşen eski yoldaşlar, geçmişlerini unutmayı ve hatırlamamayı tercih ediyor ve kendilerine geçmişlerini hatırlatan insanlardan ve ortamlardan uzak duruyorlardı: Şehir merkezlerindeki evlerin, otomobillerin ve şık giysilerin içinde kurdukları dünyalarına yoksulluk ve viranelik bulaşsın istemiyorlardı...

Yalnızlıklarından ve mutsuzluklarından geçici bir süreliğine kurtulmak için bir araya geliyor ve küçük küçük gruplar halinde yaşıyorlardı ama eski örgüt yoldaşları yerine başkaları tercih ediliyordu artık... Yeter ki sorunlu olmasın ve yeter ki sınıf atlamış olmalarını kabullenmiş olsun...

Yirmi yaşında inanan ve inançları için yaşayan idealist gençlerle, kırk yaşında hala inanıyormuş gibi yapan ticaret ve siyaset kurtları arasında dağlar kadar fark vardı işte...

bölüm başlıklarına git






Asansör üç kişilik

Bütün duygusallığına ve kırılganlığına karşın, ucunda ölme ve öldürme tehlikesi olan eylemlere katılmaktan kaçınmamıştı, Metin Tezcanlı. İnançları ve ideolojisi için yaşıyordu ve kendini sakınmıyordu. Sıradan hayatındaki basit işler yerine, büyük bir davanın adamı olmayı seçmiş ve bunun gereklerini yerine getirmeye çalışıyordu. Henüz on yedi yaşındaydı...

Devrim için yaptığı eylemler, devrim için okuduğu kitaplardan kat kat daha fazlaydı: Eylem yapmak için gereken psikolojik ve politik donanıma sahip değildi ve bu açığı giderecek bir çalışma da yapılmıyordu üstelik.

Ellerindeki ve bellerindeki silahların, bombaların yanıltıcı gücünün kendileri için yapay bir kendine güven oluşturduğunun henüz farkında değillerdi: Silahsız ve bombasız, tek başına kaldıklarında, ne yapacaklarını düşünmeye vakitleri de yoktu, yetenekleri de.

Gerçekten işe yaradıklarını ve anlamlı işler yaptıklarını sanıyorlardı ama sadece sanıyorlardı: Yaptıkları eylemleri amaçları ve sonuçları itibariyle sorgulama kapasiteleri yaşadıkları gecekondu mahalleleri ve sokakları kadardı...

Kurtarmaya çalıştıkları memlekette olup bitenlerden örgüt yöneticilerinin bile haberi yoktu: Meydanın niçin boş ve sahipsiz bırakıldığını, yaşadıkları evlerin kapıları çalınmaya ve namlular alınlarına dayanmaya başladığında anlayacaklardı...

Büyük bir spor kulübünde lisanslı sporcu ve çalışan bir genç kimliğini bir yana fırlatıp atan Metin Tezcanlı, halkını kurtarmak adına, kendisini ve başkalarını ateşe atmak pahasına, üyesi olduğu sol örgütün eylemlerine katılmaya başlamıştı.

***

İkisi de sporcuydu: Kendilerine verilen görev sıradan ve basit gibi görünse de ceplerinde yasadışı silahlı bir örgütün imzasını taşıyan, bir uyarı notu vardı: “Bir dahaki sefer bu kadar hafif atlatamazsın...”

Osmanbey’deki bir tekstil atölyesinde gizlice yürütülen sendikalaşma faaliyeti, işverene ihbar edilmiş ve gizli faaliyeti yürütenler işten atılmıştı. İhbarı yapan işçinin kimliğini tespit eden örgütçüler, bu kişinin cezalandırılmasını istiyorlardı. Temiz bir dayak atılacak ve tehdit edilecekti.

Metin Tezcanlı ve bir arkadaşı Osmanbey’deki tekstil atölyesinin olduğu binanın önünde kendilerine ihbarcı işçiyi gizlice gösterecek olan Cemal’i bekliyorlardı. Eylemi ve eylemcileri planlayan Cemal, Metin Tezcanlı’nın siyasi sorumlusu ve aynı zamanda tekstil atölyesindeki sendikal faaliyeti yürüten kişinin ta kendisiydi ama eylemcilerin bundan haberi olmayacaktı...

Cemal, mesai saatinin başlamasına az bir zaman kala eylemcilerin yanından geçmiş ve geçerken “işaretimi bekleyin” demişti. İhbarcı işçinin eşgaline dair her türlü bilgiyi alan eylemciler, Cemal’in “evet o “ anlamına gelecek olan işaretiyle harekete geçecek ve işçiyi binanın asansöründe kıstırıp, yaptığının bedelini ödetmeye çalışacaklardı.

Metin Tezcanlı ve arkadaşı, Cemal’den gelen işareti alır almaz ihbarcının peşinden binaya girmiş ve asansöre yönelmişlerdi. Metin ve arkadaşı ihbarcı işçinin peşinden asansöre bindikleri sırada, bir başkasının kapıyı tuttuğunu farkettiler ama gelene söyledikleri cümle çok net ve yeterince ikna ediciydi: “Asansör üç kişilik!..”

Metin’in yanındaki arkadaşı en üst katın düğmesine basmış ve asansör hareket etmişti. Birkaç saniye sonra başlayacak olan dayak eylemi için herhangi bir zorluk görünmüyordu.

Asansör birinci kata çıktığı andan itibaren harekete geçen eylemciler, ihbarcı işçinin güne kötü başlamasına ve bir haftalık doktor raporu almasına neden olacak dayak faslına başlamışlardı bile.

Metin’in arkadaşı bir an da iki eliyle işçinin gırtlağına yapışmış ve “şerefsiz” deyip yüzüne tükürmüştü. Tam o anda Metin’in yumrukları da adamın midesine inmeye başladı. Her iki eylemcide de zerre kadar acıma yoktu... Asansör en üst kata çıkıp durduğunda, en alt katın düğmesine basıp, adamı hırpalamaya devam etmişlerdi. Tam üç kez aynı şeyi yaptıktan sonra işçinin cebine uyarı notunu bırakıp hızla olay yerinden uzaklaşmışlardı.

Metin Tezcanlı’nın ileride yapacağı eylemler hesaba katıldığında, asansörde adam dövmek, devede kulak kalacaktı. İdeolojik propaganda ve gençlik ateşiyle beslenen öfke, kontrolden çıkmaya ve can yakmaya başlıyordu.

Arkalarından sessiz sedasız gelen postal seslerini, kendi çıkardıkları gürültülerin arasında duymalarına imkan yoktu: Başarıyla bitirdikleri her eylem sonrası birbirlerini sevinçle kutlayan eylemcilerin arasında yerini almıştı, Metin Tezcanlı.

bölüm başlıklarına git






Gece nöbetçileri

“Ateşi kesin arkadaşlar!” Diye bağırıyordu Metin Tezcanlı. “Ateşi kesin ve beni takip edin!” İstanbul’un büyük bir gecekondu semtinde gece nöbeti tutan beş kişilik ekibe kumanda eden Metin Tezcanlı ve ekibindeki arkadaşları, kendi denetimlerindeki arama ve kimlik kontrolü noktasında aracını durdurmak yerine gaza basan ve aslında doğrudan seçilmiş bir hedef olmayan sağcı adamın kullandığı aracı, kurşun yağmuruna tutmak zorunda kalmışlardı.

Kurşunladıkları adamın kim olduğu ve saat kaçta geldiği bilgilerine sahiptiler ama adamı öldürmek ya da yaralamak gibi bir kararları ya da niyetleri yoktu. Ve zaten böyle bir karar alma yetkileri de bulunmuyordu. Adamın kimlik kontrolünü yapıp, kendi bölgelerinden uzaklaşmasını sağlamak için uyaracak ve tehdit edeceklerdi...

Burunlarının dibinde yaşayan bir sağcının ileride kendilerine zarar vermesinden endişe ediyorlardı. Kendileri hakkında istihbarat toplayabilir ve bu istihbaratları silahlı sağcılara iletebilirdi. Yapmaması için de bir sebep yoktu doğrusu. Metin Tezcanlı’ya gelen bilgide”kemikleşmiş bir faşist’ deniyordu...

Metin Tezcanlı, ilk eylemini yaptığı komşu bir gecekondu mahallesinde kendilerine yardım eden iki sempatizanlarının kısa bir süre sonra kurşunlandıkları ve ikisinin de hastahaneye kaldırıldığı haberini aldığında şok olmuştu. Zifiri karanlık gecekondu mahallesinde birilerinin onları görmüş olabileceği ihtimalini gayet zayıf buluyordu.

Zira her iki sempatizanın yüzleri de kaşkollarla kamufle edilmişti. Fakat, belli ki o kişilerin solcu olduğunu tespit eden birileri vardı ve boş durmuyorlardı.

Eylem ekibine sadece kılavuzluk yapan iki sempatizanın başına gelenlerden sonra kendi bölgelerine daha büyük bir saldırı yapılabileceği ihtimaline karşı hazırlıklı ve tetikte olma kararını uygulamak için gece nöbetlerine başlamışlardı.

Her gece başka bir ekip çıkardı gece nöbetlerine ve genellikle iki ya da en fazla üçer kişilik iki grup halinde dolaşırlardı. Gece yarısına yakın saatlerden, gün ağarıncaya kadar çoğunlukla karanlık ve ıssız sokaklarda tanımadıkları şahısların kimlik kontrolünü yapar ve üst aramasından sonra serbest bırakırlardı.

Üşüdükleri ya da acıktıklarında kendilerine kapılarını sonuna kadar açacak olan insanlar vardı. Kendilerini ve çocuklarını herhangi bir saldırıdan korumaya çalışan gençlere yardımcı olmak için can atanlar olduğu gibi, korkudan sesini çıkaramayanlar da vardı ve asıl çoğunluğu da onlar oluşturuyordu...

Olabilecek en uygun noktalara arkadaşlarını yerleştirmiş olan Metin Tezcanlı, adamın geliş saatinin yaklaştığını gördükçe sabırsızlanmaya ve biraz da tedirgin olmaya başladı. Gelecek olanın kim olduğunu biliyorlardı ama nasıl bir tepki göstereceğini kestiremezlerdi. Silahlı da olabilirdi silahsız da; tek başına da olabilirdi, kalabalık da...

Dört yol ağzının kesiştiği arama noktasının her köşesinde mevzilenmiş olan silahlı militanlar, caddeden ve sokaklardan geçen tek tük araçları ve insanları durdurup, işlerini bitirdikten sonra serbest bırakıyor ve tekrar gizlendikleri köşelere çekiliyorlardı.

Arama noktasında silahlı gözcülük yapan ve ana caddeden gelip geçenlerin haberini veren Aslan, “bizim adam geliyor, herkes hazır olsun” diye seslendiğinde, Metin Tezcanlı silahını belinden çıkarmış ve ateş etmeye hazır halde aracın istedikleri noktaya gelmesini bekliyordu. Hem dur işaretini hem de arama ve uyarı konuşmasını kendisi yapacaktı.

Kendisine doğru yaklaşan beyaz renkli aracın önüne çıkıp dur işareti yaptığında, aracın hızında belirgin bir yavaşlama olmasına rağmen, araçla aralarındaki mesafe kısaldığında, birden bire üzerine doğru hızlanan aracın önünden zor bela kenara çekilmeyi başardı ve tam yanından geçen aracı kullanan adamın sağ elinin torpido gözüne doğru hamle yaptığını gördü...

Hiç duraksamadan aracın arkasından kurşun yağdırmaya ve arkadaşlarına da “ateş edin” emrini vermeye başladı. Bir anda cehenneme dönen dört yol ağzındaki kontrol noktasının sarı ışıkları altındaki can pazarını bir kabus gibi hatırlayacaktı...

Aldığı kurşunlarla kontrolünü yitiren aracın içindeki adam, beş on metre ötedeki elektrik direğine çarpmış ve aracın önünden dumanlar çıkmaya başlamıştı...

bölüm başlıklarına git






Bu ilk yalanın

Metin Tezcanlı, kendi döneminde görev yapan ünlü polis şeflerinden bazılarını hem ismen hem de sima olarak tanıyordu: Daha polisin eline geçmeden önce yaklaşık otuz-kırk kişilik “gördüğünüz yerde vurun” listesinde yer alan bazı polis ve subayların hem isimlerini hem de fotoğraflarını o listeden gayet net hatırlıyordu.

Yakalandığı ilk gece sorgu odasında ziyaretine gelen ve “adım Hakan Yavuz” diyen polis şefi, o listenin en başında yer alanlardan biriydi. Kendi gerçek adını ve soyadını söylemekten kaçınmamıştı. Belli ki Metin Tezcanlı’nın namını duymuş ve onunla tanışmak için sabahı bekleyememişti.

-Adın ne?

-Metin Tezcanlı.

-Buraya niye getirildiğini biliyor musun?

-Hayır bilmiyorum.

-Bu, ilk yalanın. Kaç yaşındasın?

-On dokuz.

-Çay içmek ister misin?

-Hayır, teşekkür ederim.

-Sigara?

-Hayır, tiryakisi değilim zaten.

-Benim kim olduğumu biliyorsun değil mi?

-Hayır, bilmiyorum.

-Nasıl hatırlamazsın, Tezcanlı? “Gördüğünüz yerde vurun” listenizdeki ilk sıralarda yer alıyorum.

-O listeden haberim yok.

-Nasıl olmaz ulan, nasıl olmaz... Sempatizanlarınıza kadar dağıtıldı o liste.

........

-Yani buraya tesadüfen ya da kazara mı getirildiğini düşünüyorsun?

-Bir yanlışlık olmalı.

-Hiçbir yanlışlık yok aslanım. Kim olduğunu biliyoruz. Neler yaptığını da senden dinlemek hoş olur doğrusu...

..........

-Burada başına neler geleceğini ve sana neler yapılacağını biliyor musun?

-Hayır.

-Doksan gün elimizdesin. Yetmezse bir doksan gün daha. Yine yetmezse... Gençsin, sporcusun, güçlüsün... Şu anda dayanabileceğini sanıyorsun ama yanılıyorsun... Buraya dağ gibi adamlar gelir ve bir çöp yığınına dönüşürler. Kendini ezdirmeden ve bizi de yormadan konuşursan yırtarsın... Şu ana kadar sana yapılanlar hoş geldin seansıydı. Senin mesaine yarın sabah başlanacak ve seni gebertmek için yanıp tutuşanlar, sabahı nasıl edecekler merak ediyorum... Sabaha kadar düşün ama fazla bir zamanın da kalmadı haberin olsun... Adem Selvi’yi tanıyor musun?

-Hayır.

-Bu da ikinci yalanın. Yarın sabah tanışırsınız o zaman. O seni hemen tanıyacak, bundan hiç şüphen olmasın... Demek o listeden haberin yok ha?.. Ziyanı yok Tezcanlı, sabah listeyi önüne koyduğumda zaten hatırlamak da istemeyeceksin... ”Gördüğünüz yerde vurun” ha... Tıpkı bir şiirin dizesi gibi hoş ve etkileyici...

“O listeden haberim yok” cevabını vermekle açık verdiğini ve dolaylı olarak örgüt bağlantısı olduğunu kabul etmiş oluyordu ama ava giderken avlanan avcının pozisyonuna düşmüştü bir kere ve kurtların, çakalların, sırtlanların ve ayıların arasında yalanla kurtulmaya çalışmak o kadar da kolay bir şey olmayacaktı. Hakan Yavuz, “bu ilk yalanın” derken, Metin Tezcanlı’nın daha dünya kadar yalan söyleyeceğini biliyordu ve buna hazırlıklıydı anlaşılan.

Büyük bir ilin valiliğine kadar yükselen Hakan Yavuz, Metin Tezcanlı’nın tanıdığı polis şefleri arasındaki en soğukkanlı ve en zeki olanıydı. Yerine göre iyi bir psikolog rolünü oynar ve bazen de bizzat sorguya katılıp işkence yapmaktan geri kalmazdı. Dahası, işkence yaparken, “beni hatırladın mı, sesimi tanıdın mı?” diye sormaktan çekinmezdi...

“Elimden yüzlerce hatta binlerce adam geçti Tezcanlı, senin kadar zeki olanını görmedim. Bu zekanı buraya düşmeden önce kullansaydın, çok farklı yerlerde olabilirdin...

Tam herşeyi anlattı, işi bitti diye düşünmeye ve sana inanmaya başlarken, tak, birisi çıkıyor ve Metin Tezcanlı adını yumurtluyor. Onu da hallettik derken tekrar başa dönüyoruz...

Fiziken direnemeyeceğini anladın ve zaman kazanmaya oynayarak, bizi kandırmaya çalışıyorsun. Fiziki direncini kırdık ama bilinç altındaki psikolojik direncini hala kıramadık...

Kendiliğinden verdiğin bilgilerin çoğu, meğerse bizi ikna etmeye ve zaman kazanmaya yönelikmiş. Bizim için sürpriz ya da ilk kez başımıza gelen bir şey değil ama, iyi oynadığını ve kıvrak bir zekaya sahip olduğunu kabul etmek durumundayım...

Bizim açımızdan, sendeki bilgilerin yüzde yetmişi ile seksenini almadan, sorgu bitmiş sayılmaz, Tezcanlı. Bir adam buraya girdiği andan itibaren işbirliği yapmıyorsa, bildiklerinin yüzde yirmisiyle otuzunu saklayacak demektir. Sonuç olarak, yüzde yetmiş ya da yüzde seksen iyi bir orandır... Biz sınırlarımızı iyi biliyoruz ... ”

Polis sorgusundaki direncini kıran faktörlerin başında, kendisinden önce yakalanan ve Metin Tezcanlı’nın siyasi ve askeri sorumluları olan diğer iki kişinin Metin Tezcanlı’nın karşısına geçip, onun reddettiklerini bir bir kabul etmeleri olmuştu: Yazdığı bütün senaryoları boşa çıkartan, polisten önce, çözülmüş olan kendi yoldaşları oluyordu. Hakan Yavuz, boşuna “sürekli sil baştan yapıyoruz” demiyordu...

Her şeyi ama neredeyse her şeyi ona soruyorlar ve ondan istiyorlardı: “Silahlar nerede... Adamlar nerede... Bu adamları kimler vurdu?..” Kendisiyle hiç ilgisi olmayan eylemleri ve adamların isimlerini ısrarla sorarak, ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışıyorlardı... Acemiliğinin ve toyluğunun ilk sınavında gülen taraf, profesyoneller olmuştu...

bölüm başlıklarına git






Bana bir şey olursa

Kendisine işkence yapan sorgu timinde, görevi testis sıkmak olan Boşnak bir polis vardı. Bir keresinde “beni dışarıda görsen ne yaparsın?” diye sordu Metin Tezcanlı’ya. “Seni gördüğüm zamanki ruh halime bağlı..” yanıtını alan Boşnak polis, gülümsemiş ve eklemişti: “Burada bir adamı konuşturana kadar imanımız gevriyor... Ama adi suçlularda iki tokatta iş hallediliyor. Buradan kurtulmaya çalışıyorum... Trafik polisliğine bile razıyım... Sürekli kelle koltukta yaşanmıyor, evde bekleyen çocuklarımı düşünüyorum... Bana bir şey olursa diye düşünmeye başlayınca film kopuyor...

Bok gibi silah var lan hepinizde... Silahsız devrim yapmanın bir yolunu bulun, siz de kurtulun biz de kurtulalım anasını satayım... Taşaklarınızı sıkarken zevk aldığımı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz ... Uyku yok; can güvenliği yok; yakalandığın gece üstünde silahın olsaydı basacaktın kurşunu... O anda bu adamların da çoluğu çocuğu var diye düşünmeyecektin...

Birkaç mahalle arkanızda oturuyorum, haberin yok senin... Gecekondu ve üstelik kira evi... Aldığımız maaş da maaş olsa... Karın tokluğuna çalışıyoruz neredeyse... Öldürüp sonra da sevinç çığlıkları attığınız polisleri ne sanıyorsunuz oğlum siz?..”

Yaklaşık beş ay kaldığı siyasi şubede zaman zaman benzer sözleri ve yakınmaları sıkça duyduğu olurdu Metin Tezcanlı’nın. “Amirim, çocuğum üç gündür hasta, doktora götürmem lazım, bana bugün izin verin...”

Kendilerine gece gündüz işkence yapan adamların insani kaygılarını gördükçe şaşırıyordu: Yüzlerini ve seslerini ömrü boyunca unutamayacağı adamların sadece işkenceci olmadıklarını biliyordu. Hemen hemen hepsi de birer yasal katildi aynı zamanda... İstihbaratı, yakalama operasyonlarını ve sorguyu yapan da bu adamlardı.

“Vatan Yurtsever’e ne olduğunu biliyorsun değil mi?.. İstiyorsan nasıl becerdiğimizi de anlatayım... Beynini ben dağıttım o ibnenin... Polise kurşun sıkmak neymiş gördü...”

Alınlarında işkenceci ya da katil yazmıyordu: Şık giyimli, eli ayağı düzgün ve ağzı iyi laf yapanlar da vardı; halinden tavrından berduşluk ve sefillik akanlar da...

Sorguyu sevk ve idare edenlerle, fiziki şiddet uygulayanlar arasında ölümcül bir fark vardı: Fiziki şiddet uygulamakla görevli olanlara inisiyatif tanınmış olsa, ellerine geçirdiklerinden bir tanesi bile sağ kurtulamazdı...

Şiddetin ve işkencenin dozunu ayarlayanlar, nerede sonuna kadar yüklenilmesi, nerede durulması gerektiğini gayet iyi bilen, bu işin eğitimini almış, insan psikolojisini ve anatomisini kavramış, bilinçli adamlardı...

Sorgu yapmadıkları zamanlarda politik içerikli sohbet yapmayı ve devrimin acemi erlerine hayat bilgisi ya da “uygulamalı” siyaset dersi vermeyi de ihmal etmezlerdi:

“Öyle bir konumdayım ki, seni bal gibi öldürür ve senaryoyu da istediğim gibi yazabilirim ama işimize duygularımızı katmaya hakkımız yok bizim. Seni öldürmek istiyor olabilirim ama bunun kararını vermek o kadar kolay değil: Bir tür kar ve zarar hesabı gibidir... Hangisinin daha ağır bastığı kadar, önemli olan başka bir şey daha vardır: şartlar!..

Eğer liderini öldürmem örgütünü çökertebilecekse, gözümü bile kırpmadan öldürürüm... Öldürüldüğünde kahraman olma ya da efsane haline gelme tehlikesi varsa, öldürmek aptallık olur... Yakalamak ve madara olmasını sağlamak, öldürmekten çok daha etkili bir yöntemdir...

Sana ya da başkalarına sadist olduğumuz için işkence yapmıyoruz biz. Sizlerden almak istediğimiz bilgileri vermediğinizde işkenceye başvuruyoruz. Konuşan adamın kılına bile dokunmayız, bütün hadise bundan ibaret...

Size kalsa hepimiz birer sadist ve ruh hastasıyız ama yaptığımız işin ne kadar zor ve yıpratıcı olduğunu kendi gözlerinizle görüyorsunuz işte... Dünyanın en zor işini yaparken arada bir kontrolü kaybetmek gayet doğal değil mi yani?..

Ulan sanki devrim yapsaydınız siz işkence yapmayacak mıydınız?.. Düşün ki devrim yaptınız ve benim gibi bir adamı yakaladınız. Üst düzey bir polis şefiyim ve dünya kadar kirli sıra sahibim. Beni yakaladınız, kimliğimi de biliyorsunuz ama ben konuşmayı ve bilgi vermeyi reddediyorum. Ne yapacaksınız?.. Cevabı gayet basit!.. Bizim şu anda size yaptıklarımızı yapacaksınız...

İşkenceyi görünce birer katil olduğunuzu ne de çabuk unutuyor ve mağdur rolüne soyunuyorsunuz.. Arkada kalan binlerce yetim ve sakat insan var, kim bakacak bu insanlara?..

Haydi birileri baktı diyelim, ya kaybettikleri kocalarının, sevgililerinin ve babalarının boşluğunu kim dolduracak?.. Dahası kim doldurabilir böyle bir boşluğu?..

Saf saf inandığınız o cennet bahçeleri edebiyatını size aşılayan dangalaklar da dahil, hepiniz potansiyel bir işkencecisiniz ama bundan haberiniz yok...

İktidar kavgasının olduğu her yerde işkence ya da benzeri metotlar kullanılır. Gelişmiş ülkelerde gelişmiş yöntemler, ilkel olan ülkelerde de ilkel yöntemler...

Sosyalist dediğiniz ama aslında ‘devlet kapitalizmi’ olan ülkelerde bile işkence vardı... Ve evladım unutma ki, yoldaşın yoldaşa yaptığı işkence daha çok acı verir ve daha çok iz bırakır insan ruhunda...

Dünyanın en saf ve en temiz insanı bile bir işkenceci olabilir yeri geldiğinde... Siz bizim anamızdan birer ruh hastası ve işkenceci olarak doğduğumuzu mu sanıyorsunuz?.. Hukuk fakültesi mezunuyum ben...

Sen de ötekiler de ananızdan devrimci doğmadınız. Sen devrimci olmadan önce benim elime düşseydin, şu anda burada ve bizim tarafımızda da olabilirdin; yan odadaki çığlıklarını duyduğun ülkücülerin arasında ya da karşı odada şarap içirerek konuşturmaya çalıştığımız şeriatçıların saflarında da. Bu dünya, faşist ya da şeriatçı olabilecekken komünist; komünist ya da şeriatçı olabilecekken faşist olanlarla dolu aslanım...”

Şarap içirerek konuşturmaya çalıştıkları ve şeriatçı olduğunu söylediği Mücahit, Metin Tezcanlı’nın kaldığı hücrede kalıyordu ve son derece halim selim; kaderine razı olmuş görünüyordu...

Ateist devrimcilerin içinde tanıdıkları olduğunu ve çok sevdiği birkaç kişinin adını söyleyerek, kendisi dışında hepsi ateist olan hücredeki insanlarla ilişki kurmaktan çekinmiyordu. Metin Tezcanlı, hayatının belirli dönemlerinde bu adamı hatırlayacak ve onun anlattıklarını unutmayacaktı.

Mücahit: Bahadır Karadağ’ı tanıyan var mı içinizde?

M. Tezcanlı: Onu tanımayan mı var... En radikal devrimci örgütlerden birisinin lideri ve on beş yirmi gün önce yakalandığı söyleniyor... Yakalandığında ve şubeye girerken kendi adını bağırarak haberdar etmek istemiş buradakileri... Polisin elinde olduğu duyulursa kolay kolay öldüremezler... Bir çok kişinin şubeye girme şansı olmadan ortadan kaldırıldığını biliyoruz hepimiz. Daha önceki yakalanışında konuşmamış; şimdi de konuşmadığı söyleniyor...

Mücahit: Bahadır’ı Paşakapısı Cezaevinden tanıyorum. Sanırım 1977 ya da 1978 yıllarıydı... Oraya götürüldüğümde, yediğim falakalardan dolayı ayak tabanlarım filan patlamıştı... Benim tedavimi yapan ve iyileştiren cezaevi doktoru değil, Bahadır Karadağ oldu... Bir insan bu kadar mı temiz ve bu kadar mı merhametli olur be müslüman!.. Orada arkadaş olduk Bahadır’la... Ben ondan önce tahliye olmuştum ama benim için yaptıklarını hiç bir zaman unutamadım... Ziyaretine gittim ve giderken de erzak götürdüm... Keşke onu bir daha görebilsem... Boynuna sarılırım ben öyle insanın... Ah bir de şu allah meselesi olmayacaktı ki aramızda...

Metin Tezcanlı, Bahadır Karadağ’ı cezaevinde tanıyacak ve Mücahit’in anlattıklarının doğru olduğunu ilk ağızdan öğrenme fırsatı bulacaktı... Bahadır Karadağ, Metin Tezcanlı’nın lider olarak tanıdığı, sevdiği ve saygı duyduğu tek kişiydi: Yerine göre bir abi, yerine göre bir baba ve en önemlisi, her zaman insandı...

Kendisi tek bir kelime bile söylemeden polis sorgusundan çıkmış olduğu halde, direnemeyip çözülenleri asla hırpalamaz ve özellikle o durumda olanları ezdirmemeye özen gösterirdi... Dahası hiç kimseye liderlik cakası satmaz ve herkesle eşit ilişki kurmaya çalışırdı... Onun hamuru, benzerlerinden çok ama çok farklıydı...

Konferans devam ediyordu: “Şimdi içinden ‘işkence yapacağına git limon sat’ diyorsundur, Allah bilir...On yıldır polislik yapıyorum ben... Bu saatten sonra başka bir iş yapamam... Hem limon satarak ailemi de geçindiremem... Sizinkiler bu limon satma edebiyatına acayip düşkünler... Siz limon satarak devrim yapabilirseniz, söz, ben de bu işi bırakıp limon satacağım...”

Bu sözleri söyleyen ünlü bir anti-terör uzmanı polis şefiydi; makinalı tüfek gibi konuşur ve aynı hızla dolaşırdı siyasi şubenin koridorlarında. Esnek ve sicim gibi ince kızılcık sopasıyla falaka atmıştı Metin Tezcanlı’ya...

İki lafı bir araya getiremeyen ve sürekli küfür eden kriminal tipler, “size ekmek veren ananın babanın...” diye başlayıp, “geberteceksin bu ibnelerin hepsini...” diye bitiriyorlardı mesailerini.

İçlerinde biri vardı ki, Metin Tezcanlı’nın onu unutması mümkün değildi: “Esirimsin ulan, sana istediğim her şeyi yaparım” diyordu. Görünüşündeki hımbıllığına ve sessizliğine aldanmamak gerekirdi. Sorguya başlandığında aslan kesilirdi... Bir keresinde sorgu odasının bozulan florasan lambasını tamire gelen adama “elini çabuk tut; bu gün çok işimiz var” dediğini de unutamazdı, Metin Tezcanlı... “Bu gün çok işimiz var; bu gün çok işimiz var...”

Şimdi İstanbul’un en sosyetik caddelerinin birinde seyyar satıcılık yapıyor. Zayıflamış ve hastalıklı bir görüntüye sahip. İhtiyarlığında seyyar satıcılık yapacağını düşünerek işkence yapmıyordu hiç şüphesiz…

Esir olmak ve kendine yapılacak olan her türlü kötü muameleye karşı savunmasız ve korunmasız kalmanın ne menem bir şey olduğunu gayet iyi biliyordu Metin Tezcanlı. Günlük hayata ve geçim derdine esir düşmek de az bir işkence sayılmazdı hani...

bölüm başlıklarına git






Burada ömür mü geçer

Metin Tezcanlı, “burada ömür mü geçer be yeğenim” diyen polisi unutamıyordu: Bir polis minibüsünde dört arkadaşıyla birlikte Metris Askeri Cezaevi’nin önüne getirilmişler ve nizamiye kapısının önünde, cehenneme kabullerini bekliyorlardı.

Uzun yıllar tutsak olarak kalacakları binanın dışarıdan olan görünümünün soğuk ve ürkütücü yüzünü gören polis minibüsündeki orta yaşlı bir polis, kendisini daha fazla tutamamış olsa gerek, “burada ömür mü geçer be yeğenim” diyerek binaya bakakalmıştı.

Elleri kelepçeli beş tutuklunun içindeki en patavatsız ve en kendini bilmez olan arkadaşları, “hem de öyle bir geçer ki” kabilinden nutuk atmaya ve propaganda yapmaya başlamıştı polislere yönelik olarak...

Oysaki o sözü söyleyen polisin ses tonunda acıma ve çaresizlik vardı. O beş kişinin gençliklerinin o bina ve onun benzerlerinin içinde nasıl yok edileceğini hissetmiş, kendini tutamamış ve sonra da o sözü söylediğine pişman edilmişti... Acıma duygusunu yitirmiş olsaydı, polis arkadaşlarının yanında ağzından öyle bir söz çıkmazdı; sorgucu değildi…

Adet olduğu üzere herkes polis sorgusundaki tutumuna ilişkin olarak cezaevindeki örgüt yöneticilerinden oluşan komiteye yazılı özeleştirilerini veriyordu. Metin Tezcanlı da kendisinden istenen özeleştiriyi yazmış ve komiteye sunmuştu ama komiteden gelen yanıt şaşırtıcıydı: “Kabul edilmedi, yenisini yaz!”

Niçin kabul edilmediğini sorma gereği bile duymadan yeni özeleştirisini yazmaya başladı. Özeleştirisinde neyin eksik olduğunu anlayabilecek kıvama çoktan gelmişti. Beş aylık polis sorgusu beynindeki atıl kapasitenin devreye girmesini sağlamış ve uzun zamandır kullanılmayan bölgeler, taze bir güç olarak çalışmaya başlamıştı.

Hoş, söylenebilecek fazla bir şey de yoktu aslında ama yine de kimin ne dediği ve demediğinin bilinmesinde fayda vardı. Komiteyi oluşturanlar genellikle poliste direnen ya da direndikleri iddia edilen adamlardan oluşuyordu. Çözülen ama buna karşın yönetici pozisyonunu koruyan adamlar da yok değildi.

“Yoldaşlar, kabul etmediğiniz özeleştirimde yer alan bilgileri burada tekrar etmeyi anlamlı bulmuyorum. Poliste verdiğim ifade elinizde mevcut. Neleri gizlemeyi başardığımı ise sözlü olarak anlatmıştım zaten. Bunlara ilave edebileceğim hiçbir şey yoktur.

Gönüllü olarak polise verdiğim hiçbir bilgi yoktur. Fiziki ya da psikolojik işkencelere dayanamadığım anlarda bile, koruyabileceğim her şeyi korumaya çalıştım.

En doğru tavır tabii ki hiçbir bilgi vermemek ve hiç konuşmamak ama ideal olanı yapamadığım için kendime gerekçeler bulmayı da doğru bulmuyorum. Sorgu süreci çok gelgitleri ve iniş çıkışları olan bir süreç... Ucunda ölme ve öldürme olan eylemlere bir biçimde hazırlık yapıyorduk ama sorgu konusunda hiçbir hazırlık ve prova yaptığımızı hatırlamıyorum.

Sorguya alınır alınmaz, bir fiske bile yemeden konuşmaya başlayanlardan olmadım. Ben ve iki yoldaşım, sorgulanmamızın seksen beşinci gününde bile polisin istediği bazı bilgileri vermemeyi başardık...”

Metin Tezcanlı, yaralandığı bir eylem sonrasında yirmi gün kaldığı eve ve ev sahiplerine dair bilgi vermemeye kararlıydı. Kendilerine sadece sempati duyan ve zor günlerinde kendisine ve arkadaşlarına evlerini açarak yardımcı olan aileye hiçbir zarar gelmesini istemiyordu. İki çocuk sahibi bir aileyi felakete sürükleme potansiyeli olan bu durumu bir biçimde ortadan kaldırmak ve o aileyi korumak istiyordu.

Yardım ve yataklık etmek üç yıl hapisten başlıyordu ve görecekleri kötü muamele de yanlarına kar kalırdı. Aile-maile dinlemez yıkıverirlerdi işkence tezgahına...

Yaralanma ve saklanılan ev bilgilerine sahip olan arkadaşlarıyla koridorda yan yana sorgulanmayı beklerlerken, kafa kafaya verip, ortak bir ifade tespit ettiler ve o ifadede ısrarcı olmaya karar verdiler. Polisin bilgisi dahilinde olan ve basılan hücre evinde kalmış olacaktı Metin Tezcanlı.

-Peki yaralandığın eylemden sonra hangi evde kaldın ve kimler yardım etti sana?

-Daha önce basmış olduğunuz hücre evinde kaldım. Adem Selvi ve Doktor diye çağırdığımız arkadaşlar yardımcı oldular...

-Tamam ulan, doğru söylüyorsun. Diğerleri de aynı ifadeyi verdiler.

Bir dönem Terörle Mücadele Şubesi’nin başkanlığına kadar yükselen Hilmi Sert’in ağzından çıkan, “doğru söylüyorsun” lafını duyduğunda, Metin Tezcanlı, sevinçten, mutluluktan ve tabii ki aylardır kendisine işkence yapan polislere attığı kazıktan dolayı neredeyse uçuyor gibi hissetti kendisini... Hakan Yavuz’un “bilinç altındaki psikolojik direncini kıramadık” dediği tam da buydu işte...

“Özetleyecek olursam: Kendime, sizlere ve işkencede ser verip sır vermeyen önderimize layık olamadığımı düşünüyor ve bunun vicdan azabını çekiyorum. Belli ki bir ömür boyu bu utancı içimde taşıyacağım ve kendimi affetmeyeceğim...”

Metin Tezcanlı, ilk verdiği özeleştirisi içinde kendini aşağılayan cümlelerin beklendiğini tahmin edememişti ama yeniden yazılmasını istediklerinde eksik olanın, kendisini aşağılamak ve kendisine küfür etmek olduğunu pekala anlamıştı. İkinci özeleştirisi birincisine göre çok daha kısa olmasına rağmen, hemen kabul edilmişti.

Kendisine yapılan bu terbiyesizliği ve gaddarlığı asla unutmayacaktı, Metin Tezcanlı. Çektiği vicdan azabı ve yaşadığı utancın üzerine bir de yoldaşları tarafından eklenen özeleştiri zulmünün içinde açtığı yarayı sarması o kadar kolay olmayacak ve ilk fırsatta yollarını ayırmaktan kaçınmayacaktı. Yanlış tarihlerde, yanlış yerlerde, yanlış adamlarla ve yanlış eylemlerle devrim yapıldığı görülmüş şey değildi ama kazara devrim yapılan ülkeler de mezbahaya dönüşüyordu zaten...

Birileri, sorguda gevşek tutum sergileyenleri sorgulayıp, aşağılarken, koca örgütün üç ayda nasıl böyle acınası ve gülünç duruma düştüğünün hesabını vermeyi akıllarına bile getirmiyorlar ya da getirmemeyi tercih ediyorlardı. Kendisinden hesap sorulmasını doğal karşılayan Metin Tezcanlı, aynı hakka kendisinin de sahip olduğunun es geçilmesini içine sindiremiyordu...

Günah keçileri tam da böyle zamanlarda aranır, bulunur ve ortaya sürülürdü: Çıkacakları ilk duruşmada, gazetecilerin, ailelerin ve avukatların huzurunda, polis sorgusundaki tutumu nedeniyle halka açık özeleştiri vermesi isteniyordu, Metin Tezcanlı’dan...

Hiç itiraz etmedi... “Neden siz ya da başkaları ya da hepimiz birden değil de sadece ben?” diye soramadı... Hapishanede geçireceği uzun yıllar ve alacağı kesin olan bir “idam cezası” onu bekliyordu...

“Sayın yargıç, sorularınıza cevap vermeden önce söylemek istediğim birkaç husus var... Hayır, propaganda yapmayacağım... Kısa sürecek zaten ve propaganda yapmadığımı da anlayacaksınız... Şu anda dağlarda ve hapishanelerde bulunan yoldaşlarımdan; sempatizanı olduğum örgütümden ve halkımdan özür dilemek istiyorum... Polis sorgusunda gereken direnişi gösteremedim ve onlara zarar verdim... Sayın yargıç, şimdi istediğiniz her soruyu cevaplamaya hazırım...”

Metin Tezcanlı, kendisini yakalatan yoldaşlarıyla aynı mahkeme salonunu paylaşıyor olmasına rağmen, onlardan halka açık bir özeleştiri yapmaları istenmemişti. Örgütün ve polis sorgusunda çözülen diğerlerinin kabahatlerini temizleme görevi Metin Tezcanlı’ya verilmiş ve günah keçisi ilan edilmişti neredeyse: Çünkü, onlar hem dışarıda hem de içeride verilen emirlere itaat etmede kusur işlemiyorlardı; Metin Tezcanlı’nın emirlere itaat ve örgüte bağlılık konularında sicili hayli kalabalık sayılırdı … Yoldaşları, göstere göstere burun sürtüyordu…

Salt poliste direnme stratejisiyle örgüt kurmanın ve örgüt olmanın hüsranla sonuçlanması, ne bir sürpriz ne de bir ihmal olabilirdi. Olsa olsa düpedüz ahmaklık olurdu.

Sorguda herkesin çözülebileceği varsayımıyla hareket edilse ve bütün örgütsel faaliyetler buna göre düzenlenmiş olsaydı, generaller yıllarca sürebilecek bir uykusuzluk sendromuna pekala yakalanabilirlerdi...

Ciddi bir örgütün asla yapmaması gereken neler varsa hepsi yapılmıştı: Bir bölgede hem ikamet eden hem de örgütsel faaliyet yürüten insanlar doğal olarak birbirlerini ve oturdukları evleri üç aşağı beş yukarı biliyorlardı.

Kullanılacak başka ev olmadığı için toplantılarını ve eylem hazırlıklarını kendi evlerinde ya da herkesin aşina olduğu sokak aralarında yapan militanları kim suçlayabilirdi ki? İstanbul’un neredeyse beşte bir nüfusuna sahip koca bölgede bir tane örgüt evi vardı ve onu bilmeyen, kullanmayan da yoktu neredeyse...

Örgüt olma nosyonundan ve profesyonellikten bihaber zır cahil aşiret çocuklarının elinden daha fazlasını beklemek akılsızlığın ve vicdansızlığın dikalası sayılırdı. Gecekondularda örgütlenenler, oranın imkanlarıyla bir gökdeleni bırakın yıkmayı, yanına bile yaklaşamazlardı.

İşkencede direnmiş ve bu uğurda canını feda etmiş ya da teslim olmak yerine vuruşarak ölmeyi seçmiş olan devrimci önderlere ve militanlara sırtını yaslayarak ve onlara tapınarak devrim yapmaya kalkışmak, hem siyasi hem de örgütsel ve ahlaki olarak iflas etmeye mahkumdu.

Ölüleri ve onların bıraktıkları mirasları sahiplenmek, onlara saygı duymak başka şey, aktif devrimcilik yaparken onların söyledikleri ve yaptıkları herşeyi her derde deva bir ilaç gibi sunmak ve herkesten onların yaptıklarının aynısını beklemek başka şeydi...

Üç ayda dize gelen örgütlerin dize gelişini sadece polis sorgularındaki çözülmelere bağlayarak, liderlik ve yöneticilik sorumluluklarından paçayı kurtarmaya çalışmak, başka bir ahlaksızlığın ve siyasi iflasın göstergesi sayılırdı.

Koca örgütte direnen tek bir adamın ismi geçiyordu ve polis de, “evet şu ana kadar direnen ve tek kelime bile söylemeyen bir tek o var” demekten kaçınmıyordu. Onun dışında kalan herkes az ya da çok bir biçimde konuşmuştu...

İster lider, ister yönetici ya da sıradan militanlar olsun, kimsenin kimseye hesap soracak hali yoktu ama, hem suçlu hem de güçlü olan birileri yönetmiyor muydu bu dünyayı?.. Suç ortaklığı kadar güçlü ve birleştirici başka bir şey var mıydı sahiden?..

bölüm başlıklarına git






Puzzle ve yeşil hat

Lucas’ın estetiğini neredeyse bir ders kitabı olarak okumuş ve bir defter dolusu not almıştı, Metin Tezcanlı... Büyük ütopya, büyük bir hüsranla, karakollarda ve hapishanelerde noktalanmış görünüyordu... Evrenselliğin ve yerelliğin; edebiyatın ve estetiğin; psikoloji ve bireyin keşfi, -ne yazık ki- dört duvar arasında gerçekleşmeye başlamıştı...

Büyük hüsranın can yakan atmosferinden kurtulmak için ne buluyorsa okuyor ve hayatlarında hiçbir şey olmamış ve değişmemiş gibi devam eden aşiret çocuklarının kaderciliğinin aksine, yaşadığı büyük yıkımların enkazlarında kendini bulmaya çalışıyordu, Metin Tezcanlı ve onun gibileri...

Viran olmuş ve parçalanmış ruhunun duygusal, düşsel ve düşünsel parçalarını bir puzzle gibi yerli yerine oturtması hiç de kolay değildi. Fakat, beynindeki angutluk devrelerinin şalterlerini çoktan kapatmış ve büyük bir karanlığın içine tek başına dalmaktan çekinmemişti.

Kendilerini ve binlercesini onulmaz bir yıkıma sürükleyen, diplomasız ve sertifikasız devrim rehberlerinin ehliyetsizliklerini ve liyakatsızlıklarını yüzlerine vurmakta ya da kendi kaderlerine razı cahil ve saf yolcularla baş başa bırakmakta hiçbir sakınca olmadığı gibi, çok geç kalındığı bile söylenebilirdi.

Bozgun, hayal kırıklığı, gizli ya da açık hesaplaşmalar, yıllarca kendisini gizleyen ve gününün gelmesini bekleyen kötü adamlar gibi ortaya çıkmışlardı...

Uğrunda ölümü ve öldürmeyi bile göze aldığı örgütüne verebileceği her şeyini vermiş ve karşılığını da almıştı: İdam hükmü!..

Örgütlerinden ayrılan ya da ayrılmak için fırsat kollayan yöneticilerin, militanların ve sempatizanların gidebilecekleri hiçbir yerleri yoktu. Metris Askeri Cezaevi’ndeki “Yeşil Hat”ın oluşturulması, generallerin o ana kadarki yaptıkları en akıllıca hamle sayılırdı. Her ne kadar Birleşmiş Milletler’in kontrolünde ve denetiminde olmasa da, devrimci tutsakların kendi aralarında buldukları muhteşem bir yakıştırmaydı, ‘Yeşil Hat’!..

Örgütleriyle devletin arasında sıkışmış olan tutsaklara ilaç gibi gelmiş, hızır gibi yetişmişti... İdeallerini değil ama örgütlerini ve onların yöneticilerini, politik ve ideolojik saplantılarıyla baş başa bırakan, çoğunlukla şehir kökenli militanlar olmuştu.

Yenilmiş ve tutsak alınmış olabilirlerdi ama diğerleri gibi onların da teslim olmaya niyetleri yoktu. Hayata, devrime ve örgütlerine olan bakış açıları değişmeye ve yeni yollar aramaya başlamışlardı…

Devletin cezaevinde uyguladığı fiziki ve psikolojik zor kullanma yöntemlerinin doğal olarak bu süreci hızlandırdığı da söylenebilirdi ama, dışarıda tükenme noktasına gelen örgütlerin cezaevlerini bir direniş odağı haline getirmek ve varlıklarını sürdürebilmek için her fırsatta açlık grevi silahına sarılmaları ve bunu istismar etmelerinin payı da inkar edilemezdi...

Metris Askeri Cezaevinden Bayrampaşa Özel Tip Cezaevine sevk edilen ve yeni cezaevinin ilk açılışını yapan tutuklulara çok ağır işkenceler yapıldığı ve açlık grevine başladıkları haberi gelir gelmez, Metris’teki bütün tutuklular da süresiz açlık grevine başlamışlardı ama, bu haberi kimin getirdiği ve doğruluk derecesi nedir sorusunun yanıtı asla bulunamayacaktı…

Gerçek ortaya çıktığında ise, elde sadece yirmiyedi gün süren bir açlık grevi eylemi ve onun yarattığı fiziksel ve psikolojik tahribatlar vardı: Birincisi, Metris’ten Bayrampaşa Özel Tip Cezaevine sevk edilenlere fiske bile vurulmadığı ve koşullarının Metris’te kalan tutuklulardan daha iyi olduğu ortaya çıktı. İkincisi, Bayrampaşa’ya sevk edilenlerin açlık grevine başladıkları haberi tam bir balondu: Onlar, Metris’teki tutukluların kendilerine yapıldığı söylenen işkencelerin ve sevklerin durdurulması talebiyle açlık grevine başladıkları haberini aldıktan sonra açlık grevine başlamışlardı…

Yirmiyedi gün süren açlık grevi eylemi bittiğinde ortaya çıkan manzara, tam anlamıyla trajikomik ve büyük bir hüsrandı: Açlık grevi eylemine son verdiklerini açıklamak için, Metris Cezaevi İdaresinden görüşme talebinde bulunan tutuklu temsilcilerine cevap bile verilmemişti…

Açlık grevi eylemine son verildikten sonra sabah sayımı için Metin Tezcanlı’nın bulunduğu koğuşa gelen yüzbaşıya “kantinde neden süt ve büskivi satmıyorsunuz, karavana yemeği ile açlık grevi bozulur mu?” diyen tutukluya yüzbaşının verdiği cevap manidardı: “Eşeği si..n, osuruğuna katlanır!”

Pişmemiş patlıcan, bulgur pilavı ve uyduruk bir çorbadan oluşan karavana yemeği ile yemek yemeye başlayan tutukluların hali haraptı: Tuvalete gidipte rahatlayanlara cennet müjdeleniyordu ama, kabız olan ve tutukluların kendi tabiriyle, götünü patlatanların sayısı hiçte az değildi… Kantinde süt de vardı, büskivitte…

Açlık grevi eylemine son verilmesi kararını verenler ise, Cezaevindeki örgüt temsilcilerinden oluşan Cezaevi Konseyi değil, yaptıkları eyleme ve kendilerini yöneten Cezaevi Konseyi'ne inançlarını yitiren tutukluların baskısı ve öfkesi olmuştu:Balta taşa vurulmuş ya da yalancının mumu yatsıya kadar yanmıştı…

Her fırsatta kamuoyunun duyarlılıklarıyla oynayarak kamuoyu yaratma siyaseti güdenler, bir süre sonra kendi silahlarıyla kendilerini vurmaya başlamışlardı…Sır ortaya çıkınca, büyü bozuluyordu… Kamuoyunun açlık grevlerine olan ilgisi azalıyor ve tutuklu yakınları dışında kimsenin gıkı çıkmıyordu artık…

Pek çoğu idamla yargılanan ve uzun yıllar cezaevinde kalacak olan Yeşil Hat sakinlerinin, itirafçıların kaldığı bloklarla radikal devrimcilerin kaldığı bloklar arasındaki bloklara yerleştirilmeleri aslında onların politik konumlarının ve seçimlerinin de bir simgesi gibi görünüyordu.

Generaller, herkesi teslim alarak itirafçı yapamayacaklarını anlamış ve kendi işlerine de gelen bir ara çözüme yeşil ışık yakmışlardı. Bu taktikle radikal devrimcileri sayısal olarak azaltmayı ve morallerini bozmayı hedeflemiş ve bunda da görece bir başarı sağlamışlardı.

Yollarını ayırdığı eski yoldaşlarıyla hiçbir zaman kanlı bıçaklı olmadı Metin Tezcanlı. Örgütünden ayrılmasına rağmen kendisini seven, kendisine değer verenler olduğu gibi, mesafeli duranlar da vardı...

Boynundaki idam hükmü bir tür dokunulmazlık sağlıyor ve herşeye rağmen saygı uyandırıyordu. Hem örgütsüz hem de bir idam hükümlüsü olarak ayakta kalmak her babayiğidin harcı değildi. Bir çok radikal devrimcinin örgütüne ve yoldaşlarına dayanarak katlanabildikleri eziyetlere, o tek başına katlanıyordu. Hem onların çok yakınında hem de çok uzaklarda bir yerlerdeydi Metin Tezcanlı...

“Gecenin karanlığında, adamın ya da kadının kapısını çalıyorsun ve örgütün hesabına bağış istiyorsun... Dışarıda güvenlik alan adamın elindeki silahı gören muhatabın, bağış yapıp yapmayacağına karar verirken, cebindeki paraya değil, evinin önüne kadar gelmiş olan silahlı adamların ellerinde tuttukları silahlara bakıyorlar...”

Böylesi bir manzarayı bizzat yaşamış olan Metin Tezcanlı, evinin önünde istemeye istemeye elini cebine atan ve kendisini bağış yapmak zorunda hisseden iri yapılı adamın bakışlarındaki korkuyu ve tedirginliği yıllar sonra bile büyük bir üzüntü ve pişmanlıkla anımsıyordu. Silah, Metin Tezcanlı’nın elindeydi...

“Bağış istiyorsan silahını gösterme kardeşim!.. Niyetin o adama ya da kadına silah göstermek olmasa bile, yaptığın şey düpedüz pasif bir gasp eylemi gibi görünüyor... Bağış toplayalım derken, gasp eylemi yapıyorsun farkında olmadan... Bundan daha büyük bir angutluk ve aymazlık var mı ya?..” diyor ve bir güzel kendini paylıyordu Metin Tezcanlı...

Kimse bağış yapmak zorunda değildi ve bu durum bağış istenen insanlara anlatılıyordu ama kendi güvenlikleri için elleri tetikte bekleyen silahlı militanların varlığı, olayın hem görüntüsünü hem de rengini gayri iradi olarak değiştiriyordu...

Silahlı bağış toplama ya da pasif gasp eylemlerinin acısını çıkartmak için fırsat kollayan garibanlar, intikamlarını almak için bekledikleri fırsatı, 12 Eylül sabahı bulmuş oluyorlardı...

bölüm başlıklarına git






Büyük gelgitler

“ ... Bir daha bana böyle bir mektup yazar ve böyle bir istekte bulunursanız, yüzünüze bakmam haberiniz olsun!.. Sizin için katlanması daha zor bir durum olduğunu kabul ediyor ve size hak veriyorum ama itirafçı olmamı beklemeyin benden!..”

Metin Tezcanlı, idam hükmünü aldıktan sonra konulduğu tek kişilik hücresinde büyük bir iştahla kitap okuduğu günlerden birinde gelen bir mektupla sarsılacak ve saçını başını yolmaya başlayacaktı... En büyük destekçisi ve en yürekli takipçisi olan annesi, yeni çıkan itirafçı yasasından yararlanması için, dilekçeyle başvuru yapmasını istiyordu...

Olabilecek en kötü dönemde ve olabilecek en kötü istekte bulunuyordu annesi... Hiç beklemediği, kendini idam kararına alıştırmaya çalıştırdığı bir anda, arkadaşlarına ve davasına ihanet etmesi isteniyordu... Mektup annesinin ağzından yazılmıştı ama ailenin paylaştığı ortak psikolojiyi yansıtıyor gibiydi...

“Oğlum; hem senin hem de bizim çektiğimiz sıkıntıların bitmesini istiyoruz... Artık dayanacak gücümüz kalmadı... Sen açlık grevindeyken biz de evde aç oturuyoruz; boğazımızdan bir şey geçmiyor... Sen orada çaresizlik içinde ölümü beklerken, biz de evimizde ölüp ölüp diriliyoruz... Yaşamak haram oldu bize... Dilekçe ver ve ne biliyorsan anlat, sen de kurtul biz de kurtulalım...”

Topu topu iki paragrafı bulmayan mektubu okuduktan sonra hışımla volta atmaya başlamıştı, Metin Tezcanlı. Mektubu okurken yediği şok dalgasından kurtulmaya çalışıyordu ama hissettiği hayal kırıklığını ve öfkesini çıkarmanın en iyi yolu oturup cevap yazmaktı..

Annesinin ve ailesinin diğer üyelerinin anlayabileceği bir dille ve lafı eğip bükmeden cevabını yazmıştı... Mektubu takip eden ilk ziyarette annesinin mahcubiyetini fark etmiş ama fazla yüz vermemişti yine de... Onlar kendi içlerinde zaten ihanet etmişlerdi ve ihanetin, içlerinde kalmasını sağlamak tek çıkar yoldu...

Politik olmadıkları gibi Metin’in yaptıklarını da hiçbir zaman onaylamamışlardı: Metin’in yaptıklarıyla Sosyal Demokrasi arasında dağlar kadar fark vardı! İhanet onlar için kolay, Metin için ise ateşten bir gömlekti... Utanç ve korku içinde kurtulmak, tek kişilik bir hücrede yaşamaktan daha kolay olamazdı... İtirafçı olmanın ve o sayede kurtulmanın bedeliyle, Metin’in ödediği bedel arasında büyük bir fark yoktu...

Metin Tezcanlı, inançlarının ve ahlaki kaygılarının dışında kalan yaşamsal pratiklere dair hesap yapmasını da öğreniyordu, hiç şüphesiz: İtirafçı olup hapishaneden ve asılma tehlikesinden kurtulabilirdi ama dışarı çıktıktan sonra beyninin dağıtılmayacağının bir garantisi olamazdı...

Bir düşmanın elinden kurtulup, başka bir düşman kazanmak ve onun hedefi haline gelmek, ne akılcı ne de pratik değildi... Hem devletin karar mekanizması yoldaşların halk mahkemesindeki gibi hızlı da değildi; iki üç yoldaş birinin öldürülmesine karar verirse, infazın gerçekleşmesi fazla zaman almazdı...

Polis sorgusundaki zayıf tavrının ezikliğini yaşayan Metin için itirafçı olmak hem çok kolay hem de çok zordu... Bir ömür boyu yaşayacağı bir ezikliğe başka bir eziklik eklemenin, sonu olacağını görebiliyordu: İster itirafçı olsun ister olmasındı, madalya takılmayacaktı göğsüne...

Kendi efsanesini kendi elleriyle yıkan bir militandı o... Bu gerçeği çoktan kabul etmiş ve bir uçtan öbür uca savrulmamaya çalışıyordu. Testislerindeki acıdan bir iz kalmamıştı ama beyniyle yüreği arasındaki gizli sığınaklarda, başını ellerinin arasına almış genç bir adamın çöküşü görüntüleniyordu...

Birden bire yere yığılıp, yumruklarını sıkıyor ve avaz avaz bağırıyordu. Bilincini yitirmemesine karşın sinir krizini ve yarı baygınlık halini engelleyemiyordu...

Koğuşun en güçlü adamları bile Metin’in sıkılı yumruklarını ve birbirine kenetlenmiş dişlerini açamıyor ve tıbbi yardım istemek zorunda kalıyorlardı...

bölüm başlıklarına git






Söyleyecek bir sözüm yoktur efendim

Metin Tezcanlı’nın avukatı, birinci sınıf olmasına karşın “bu koşullarda avukatlık yapmak mümkün değil” demekten kendini alamıyordu...

Zekası, karizması ve yakışıklılığıyla Amerikan filmlerindeki avukatları anımsatıyordu... Metin Tezcanlı, “bu adam, bu ülkede değil de Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde olsaydı, kesin o ülkenin başbakanı olurdu” diyordu onun için...

Yargılandığı davaya ilişkin bütün belgeleri avukatından istemiş ve avukatı da kendisiyle ilgili olan bütün evrakları Metin Tezcanlı’ya iletmiş ve arkasından da “yüzlerce sayfalık iddianame iki kişinin üzerine yazılmış neredeyse. Biri sen, diğeri de ‘ölüm makinesi’ diye afişe edilen çocuk” demeyi ihmal etmemişti...

Avukatını sevmesine rağmen, ona boşuna para verdiğini düşünmüyor değildi, Metin Tezcanlı. Yenilgiyi kabullenmiş ve kaderlerine razı birer mahkum gibi avukatlık yapmaya çalışmalarını içine sindiremiyordu...

Avukatlarının yapmaları gereken ne kadar iş varsa hepsini kendileri yapmak zorunda kalmışlardı: Hem sanık hem de tanık ifadeleri arasındaki çelişkileri yakalamak ve bunları mahkeme heyetine aktarmak savunmanlara değil de sanıklara düşmüştü neredeyse...

Gece nöbeti tuttukları sırada Metin Tezcanlı ve arkadaşlarının sıktığı kurşunların hedefi olan ve sağcı olduğu söylenen adam, mahkeme aşamasında bulunmuş ve poliste ifadesi alındıktan bir süre sonra da olayın görüşüleceği duruşmaya çağrılmıştı...

Hem mağdur hem de tanık sıfatıyla, kendisini kurşun yağmuruna tutanlarla yüzleşmeye geliyordu ama gecenin karanlığındaki yüzleri hatırlaması ve “evet, bana ateş edenler bunlardı” demesi pek olası görünmüyordu...

“Sayın yargıç, şu anda beni teşhis eden mağdura sorulmasını istediğim bir sorum var: Kendisi poliste verdiği ifadesinde olay yerinin karanlık olduğunu ve bu yüzden de kimseyi teşhis edemeyeceğini söylüyor. Fakat, ne hikmetse burada kendisine ateş edenlerden birinin ben olduğumu iddia ediyor. Poliste verdiği ifadeyle buradaki tutumu birbiriyle bağdaşmıyor. Kendisine bunun nedeninin sorulmasını istiyorum.”

-Sanığın söylediklerine ne diyorsun evladım?

-Söyleyecek bir sözüm yoktur efendim.

-Onun olmayabilir ama benim var sayın yargıç: Birincisi, olay yerinin tarifi ve olayın gelişimi dikkate alındığında ve de aradan yıllar geçtiğini hesaba katarsak, bu şahsın ne beni ne de başkasını teşhis etmesi mümkün değildir. Karanlık bir yerde ve saniyeler içinde başlayıp biten bir olayda, mağdurun yaşadığı şoku da göz önünde bulundurursak, o kişinin teşhis meşhis yapması düşünülemez...

Sayın mağdurun neden polis ifadesiyle çeliştiğini izninizle ben açıklayayım: Ben ve arkadaşlarım duruşmaya getirilirken, sayın mağdur mahkeme binasının dışında iki askerin arasında bizi izliyordu ve yanındaki askerler de kendisine bir şeyler anlatıyorlardı. O iki asker, cezaevi iç güvenliğinde görevli askerlerdir ve beni de tanıyorlar. Sayın mağdurun o askerlerle ne gibi bir ilişkisi olabilir böyle bir günde?”

-Sanığın söylediklerine ne diyorsun evladım?

-Söyleyecek bir sözüm yoktur efendim.

Yargıç ve mağdur arasındaki muhabbet tadından yenmiyordu zaten…

Bütün evrakları tek tek ve en ince ayrıntılarına kadar incelemişti. Yargılandığı eylemlere ilişkin olarak tek bir görgü tanığının bile adına rastlanmıyordu evraklarda ama ofsayttan da olsa ilk golünü yemişti...

Metin Tezcanlı’nın birinci avukatı kesinlikle yalan söylememiş ve boş vaatlerde bulunmamıştı ama, ikinci avukatı daha radikal görünmesine rağmen, yalan söylemekten ve desteksiz atmaktan geri durmamıştı...

Dava dosyasını birinci avukattan devir aldıktan sonra hemen hemen hiçbir şey yapmamış ve dahası Metin Tezcanlı’nın ipten kurtulma ve özgürlük düşlerini sömürme yoluna gitmişti: “Senin için bir iyilik düşünüyorum, Metin... Dava dosyanda somut hiçbir delil yoktur. Hatırlı tanıdıklarımı devreye sokarak, tahliyeni sağlayabilirim ama, bunun bir bedeli olduğunu da söylemek zorundayım... ” derken, bakışlarında ve yüz ifadesinde tek bir anlam vardı: “Acaba oltaya gelecek mi?”

Gelir gibi yaptı Metin Tezcanlı... İkinci avukatının yüzündeki o iğrenç ifadeyi asla unutmayacak ve tahliye olduktan sonra a