BİR KENTLİNİN ÖLÜMÜ


şerif kabayel toka















 

içindekiler












CENAZE NAMAZINDAKİ OROSPU


I

Yüzüme inen yaz yağmur canımı yaktığını bilmiyor; bilmesi de mümkün değil. Gözlerimdeki buğu neden peki? Şüphesiz canım yanıyor, ağlıyorum. Yağmura rağmen yağmurla birlikte yürüyorum. Elli beş kiloluk cüsseme inen damlaların, yağmurluğun üzerinden kayıp kaldırıma düşmesini engellemeye çalışıyorum. Beyhude yere çabalamak böyle bir şey işte baba duyuyor musun? Çok yağmurlar yağdı, mevsimler geldi geçti ama her yeni gün beni de değiştirdi. Utanç ve suçluluk duymadan yürüyorum bu yolda. Dinmeyen bir öfke var ruhumda; alev almaya hazır barut parçacıkları; yıllarla belenmiş acı bir tortu var derinlerde.

 

II

Aysun’dan gelen elmek: “Merhumun naşı Kocatepe Cami’nde kılınacak öğle namazına müteakip Karşıyaka mezarlığında toprağa verilecek…” Bir yabancı gibi. Mendebur adam. “Yapma, yalvarırım baba…” Ekose eteğim sıyrılıyor ve yüzüme inen tokatla ağzımda biriktirdiğim tükürük yemek borumdan mideme geri dönüyor. Vakit öğle üzeri, pencereden sızan gün ışığı çıplak bedenimi ısırıyor, üşüyorum. Boy aynasından yansıyan bedenimden utanıyorum. Kırmızı renk, hayatıma bir kabus gibi giriyor. Utançtan gizlemeye çalıştığım edep yerlerim hepten açılıyor. Ölüm ilk defa bu kadar kolay geliyor; sonraki günlerde ölmeyi istiyorum. Etek boyum annemin maharetli elleriyle diz altına çekiliyor, babamdan gelen ikaz üzerine: “Allahsız kız. Ne bu eteğin boyu? Orospu mu olacaksın başımıza. Çabuk çıkar şunu!”. “Peki, baba”.

 

III

Mutfaktan tarçınlı sütlaç kokusu geliyor. Midem bulanıyor. Bir dağ gibi büyüyüp mozaik tuvalet deliğine boşalıyor. “Kızım baban o senin. Baban, diyorum duyuyor musun?” Elim karnımda bağırıyorum: “Elbette, anne”. Okul çantamın içine ne bulduysam dolduruyorum. Gerekli veya gereksiz ayrımı yapamayacak kadar fevri, bir o kadar da kararsız davranıyorum. Kapı çarpılıyor ve mutfak penceresinde annem, tülün köşesinden kederli bir öfkeyle bakıyor. Elleri cama yapışmış, yalvarıyor adeta. “Gel şöyle yanıma. Sarıl bakalım babana küçük yosmam, sütlaççım benim” . “Canımı yakıyorsun, bırak beni”. Kapı tekrar aralanıyor, az önce fermuarı çeken işaret parmağı bir emir eri gibi dimdik, havada sallanıyor: “ Annen bilmeyecek! Tek kelime etmeyeceksin. Anladın mı?” “Peki, baba”.

 

IV

Mazot kokusunun farlarla oynaştığı kapalı otoparktan geçip caminin merdivenlerini adımlıyorum. Bent Deresi’nde o iri, kıllı adamın kolunda At Pazarı’ndan çıkışım aklıma geliyor. Orospuların hikayeleri bir birine benzer. “Korkma güzelim alışırsın”. Bordo kadife perdeyle örtülü bir odada tüm bedenimi çığırtkan kırmızıya boyayan ve sonra mora ve sonra.. loş ışık. Birkaç çığlık ve homurtu. Henüz on dört yaşındaydım. Niye henüz? Şimdi düşünüyorum da -otuz beş yaşında bir kadın olarak liseli kızlara baktığımda -gerçekten küçükmüşüm.

 

V

Cami avlusuna vardığımda, cenaze namazı kılınmış ve babamın naşı cehennemim dibine doğru yola çıkmak üzereydi. Köklerimde biriken kurtçuklar, geçmişimden kopup kendimi savurduğum hayat denizinde boğuldu bile. Kıskıvrak yakaladığın kız şimdi özgürlük sarhoşu. Tanrısız, göğe doğru dikilen bu başın tek bir dileği var: Tükürmek… Her anımsadığımda içime çöken acıyı süzüp çökerttim dibe. Geçmişi öğütüp ben de kendime saf seçtim. Zafer anının o yekpare coşkusu var tüm benliğimde. Ters dönmüş bir böcek gibiydim evden ayrıldığımda. Dehşete uyanıyordum her sabah. Altına yattığım her erkek sendin ve her seferinde annemin mutfak penceresinden bana bakan gözlerinin şahitliğinde oldu her şey. Beni attığın kuyudan kurtulmak uzun yıllarımı aldı. Sana biçilen ölümü öldün nihayetinde ve arkanda bıraktığın tek eserim ben; bir orospu daha ötesi değil. Ağzımda biriktirdiğim tükürük damlacıklarını, göğüs kafesimi patlatacak kadar zorlayarak bir umut boşaltıyorum. Dudaklarımdan sarkan son damla sürünerek kırmızı çizmeme damlıyor. Oracıkta yağmur damlacıklarıyla bir olup karışıyor. İçimde yıllarca birikerek büyüyen irin boşalmış gibi rahatlıyorum.

 

VI

Liseden ve mahalleden arkadaşım Aysun, saf tuttuğu cemaatin içinden el sallıyor. “Aysun, babam bana tecavüz ediyor”. “Ne? “İki ay sonra, “Aysun, ben evden ayrılıyorum”. ”Ne?” Altı ay sonra, “Aysun, ben orospu oldum”. “Ne?”. Orospu olduktan sonra da görüşmeye devam ettik. Birbirimiz hayatında hep varolduk ama girmedik içlerine. Ne ben onu bir orospu ile tanıştırdım ne de o beni arkadaşlarından biriyle. Koluna girdiği adam kocası olmalı. Hiç görmediğim iki kız bir erkek üç tane çocukları var. Mutlu mu gerçekten? Annem, başına taktığı kara eşarbın ucuyla gözlerini kuruluyor. Yüzüne sıkıştırılmış dul kadın ağıtını taşıyor.

 

VII

Düştüğüm yerden başladım ben hayata. Orospu olduğum saç telimden ayak tırnağıma kadar kendini belli ediyor. Kırıtıyorum, eziğim ve parlak rujdan, kısa, yırtmaçlı ve jarse kumaş elbise ve etekten asla vazgeçemiyorum. Elimde elbet orospu gibi davranmamak ama bunu istemiyorum. Orospuluk bir meslek nihayetinde ve üstelik mesleğimin doruk noktasındayım. Ben de el sallıyorum ve kırıtarak merdivenlerden iniyorum. El aynamda yansıyan solgun yüzüme tezat kırmızı rujumu sürüp, arkamda cenaze alayı, çiklet ağzımda topuk sesleri eşliğinde işime kaldığım yerden devam ediyorum.

içindekiler








İZMARİT

Koyu lacivert halının üzerinde ürkek ürkek attığım adımlarım, koridorun sonunda sağdan ilk kapıya gelince, beynimden gelen sinyale uyarak zınk diye durdu. Oda servisini normal şartlarda ben yapmıyorum. Sağ elimde tepsi ve ceketim ilikli bir şekilde kapının önünde bir müddet soluklandım. Kalp çarpıntımın giderek dilime de vuracağı ve hemen kapıyı açmam halinde titrek bir sesle konuşacağım tecrübeyle sabitti. Titrek el ve bacaklarımla karşısına geçip, ‘aptal şey yada komik şey’ dedirtecek hareketler yapıp, kendim hakkında olumsuz bir izlenim yaratmak niyetinde değildim. Otele bir haftalığına yeni yerleşmiş kırk, kır beş yaşlarında bir bayan müşterinin özel siparişini yerine getirmek yönünde gösterdiğim aşırı isteklilik ve heyecan pek tabii ki kat görevlisi arkadaşlarımın dikkatini çekmişti. Meraklı bakışlar arasından sıyrılıp, hazırlanmış olan siparişi kaptığım gibi uzaklaşmak isterdim ama böylesi bir hareketin, bana karşı kafalarda oluşan onlarca soru işaretini daha da artıracağını tahmin ettiğimden geri adım atmıştım. İstekliliğime uygun bir kılıf bulmuş ve benim için önemli bir şey olmadığını ima eden yerinde cümleler kurmuştum. Nihayetinde başarılı bir şekilde bu işten sıyrıldım ve şimdi önünde dikildiğim kapının hemen arkasında düşlediğim kişiye tekrar yakın olabilmek için kendimi hazır hissetmem kafiydi.

Dediğim gibi aslında oda servisi yapmıyorum. Resepsiyon’da çalışıyorum. Bir önceki gece ben görevliydim.Çalıştığım otel öyle ahım şahım bir otel değildi. Esas kazanç seminer ve toplantı organizasyonlarından geliyordu. Bu tür etkinliklere katılmak için yurtiçi ve yurtdışından gelen iş çantalı ve küçük valizli teknokratlar ile iş adamları çoğunluğu oluşturmakla birlikte, birkaç gece konaklama amaçlı gelen kişiler ve nadir de olsa anlaşmalı tur şirketlerinin getirdiği turist grupları, otelin müşterileri arasındaydı. Bildiğim yabancı diller sayesinde ve bir tanıdık vasıtasıyla geçen yılın Nisan ayında çalışmaya başlamıştım. Şu kadarını söyleyeyim, aldığım eğitimin hizmet sektörü ile yakından uzaktan bir ilgisi yok aslında. İşin vardiyalı olması ve otelin evimin çok yakınında olması cazip gelmişti. Üç beş saatlik uykuyla gündelik hayatın temposuna ayak uydurabiliyordum. Kendi özel zevklerim için gönül rahatlığıyla harcayabileceğim bir hayli zaman ve para kalıyordu.

Otelin ana kapısı açıldığında saat ikiyi on yedi geçiyordu. Net olarak hatırlıyorum çünkü tam o girdiğinde ben esneyerek saatime bakıyordum. Ağzımda dolaştırdığım sek votkayı boğazımdan aşağıya hemen gönderdim ve bana doğru yaklaşmakta olan kişiyi hizmet sektörüne yakışan bir şekilde karşılamak üzere omuzlarımı dikleştirip hafif bir gülümseme ile görünüşüme son şeklini verdim. Resepsiyon masasına doğru yaklaşmakta olan, daha ziyade kocaman bir şapka ve bahariyelik uzun bir paltoydu. Yaklaştı ve masaya dayanıp şapkasını hafifçe geriye doğru kaydırdı. Şapkanın içinden çözülerek dağılan sarı saçlara, bir sihirbazlık numarası izliyormuş gibi büyülenerek baktım. Bana tanınan şaşma süresini aşmış olacağım ki kadının hafif öksürüğüyle uyarıldım. Sıradan bir görevlinin yapması gereken şeyleri arka arkaya yapmam gerekiyordu. İnanın konuşmakta güçlük çekiyordum. Bunun nedeni ebetteki sadece sarı saçlar değildi. Anlatmak istediğim şey büyülenmiş gibiydim.

Muhtemel, şu ana kadar yazılanlardan benim erkek olduğumu düşündünüz. Belki şimdi de cinsel tercihlerim konusunda kafanızda soru işareti oluştu. Öyleyse sorgulamanız gereken bir takım önyargılarınız olduğunu söylemek zorundayım. Baştan itibaren anlatımın sizi, beni erkek olarak kurgulamaya yönlendirdiğini veya aşık bir erkek veya kadını çağrıştırdığını sakın söylemeyin. Anlatımda bu yönde en ufak ima bile yok. Onun kapıdan girdiği gece, otuz iki yaşına girişimi kutluyordum ve kendi şerefime açtığım votkayı yudum yudum sabaha kadar içmeyi planlıyordum.

Yeni çıkan kurallar gereği, eline tutuşturduğum formu doldururken yüzünde gezinme fırsatı buldum. Küçücük bilye gibi gözlerinin altında kara halkalar dehliz gibi içine çekiyordu insanı. Bir süre gözlerim halkalarda takılı kaldı. Bazı yüzlerde çekilen acıların izleri bir bir anlatır yaşananları. Bu yüzde camdan bir duvar vardı; bir yere kadar ilerliyordunuz ve sonra güm...Garip bir kararlılığın yansıdığı bakışlarından gözlerimi alamadım. Öylesine delişmen ve kesiciydiler ki bir an tüm vücudumun ürperdiğini hissettim. Elleri titremesine rağmen inanılmaz bir düzen ve itina içinde yazıyordu. Çantasını almak için eğildiğinde, gözüm kendini boşluğa bırakan göğüslerine takıldı. Paltosunun altında tamamen çıplak bir beden olduğuna bahse girebilirdim. Baktığımı fark edince, paltosunun yakasını düzelterek bana doğru döndü: “Sanırım başka bir şey kalmadı değil mi?” diye sordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Vardı aslında. İnanılmaz bir konuşma ve onu tanıma isteği içindeydim.

Çalıştığım iş gereği çeşit çeşit sıfatlarla karşılaşıyordum; ancak, otelin müşteri profili düşünüldüğünde böylesi bir insana rastlama olasılığım oldukça düşüktü. Tek düze dünyada yeni çıkış kapıları arayan veya aramak zorunda bırakılanlarla aynı ruhu taşıdığımı ve aynı yolda yürüdüğümü düşünürüm. Bütün bunların çıplak bedeniyle dolaşması veya muhteşem uzun sarı saçlarıyla da ilgisi yok nihayetinde. Sezilebilecek veya hissedilebilecek bir şey; insanın şu veya bu şekilde davranışlarına, bakışlarına yansıyor ve yakınlık kurmama yol açıyor. Ben buna ‘kaygıdaşlık’ diyorum. Sözlerin ortaya dökülmesiyle şaha kalkabilecek yakınlık duygusuna, görünenin arkasına geçme yönünde engellenemez bir merak eşlik ediyordu. Bilinmeyene duyulan basit bir meraktan ziyade, daha derinlerde bir yerlerde karşılaşacağımıza; aynı sema özlemi içinde uçtuğumuza inanıyordum.

Asansöre doğru yürüyüşü, çantasını tutuşu, düğmeye basışı ve diğer tüm bedensel hareketlerinden onlarca anlam çıkarmaya başlamıştım bile. Birden fazla yaşam biçtim kadına. Dediğim gibi, farklıydı. Hatta ürkütücü bir yanı da vardı. Bir kadın; üstelik çıplak bedenine lalettayin bir palto geçirmiş bir kadın, gecenin kör saatinde bir otele geliyor. Bir çok kişi, anlatımımdan yola çıkarak böylesi bir insanın kaçık olduğunu düşünüp, acıyabilir veya ürkebilir ama ben ne ürküyordum ne de acıyordum. Otelin lobisinde oturan, bir türlü gelmeyen arkadaşını bekleyen birisi, uzaktan bizi bakınca son derece olağan bir kayıt işleminin gerçekleşmekte olduğunu düşünecek; muhtemel bu konuda düşünmeyecekti bile. Sadece sıradan bir görüntü olarak beyni kayıt yapacak ve bakışlarını başka yöne, trafiğin vızır vızır aktığı caddeye çevirecekti. Ben ise öylesine mistik anlamlar yükledim ki ona, bilse hiç kuşkusuz o da korkardı. Kaçık olan bekli de benim. Birlikte çalıştığım kişilerin, davranışlarımı yadırgadıklarını ve beni anlayamadıklarını biliyorum.

O gecenin üzerinden bir gün geçti. Bu süre içinde edindiğim bilgilere göre, odasından hiç çıkmamış, sadece oda servisinden yiyecek ve daha çok alkollü içecekler istiyormuş. Hayatla hesaplaşır gibi odasına çekilmesi, hiç çıkmaması meraklandırdı beni. Belki de bir yazar veya sanatçıydı. Evet evet, gündelik hayatın dertlerinden öte bir şey bu. Ya değilse? Kafamda çarklar hızla dönmeye, yine kurmaca felaketler akın etmeye başladı. Çocuğunu kaybetmiş bir anne veya annesini kaybetmiş bir kadın, sevgilisini aldatan veya sevgilisi tarafından aldatılan bir kadın, kullandığı araba kaza yapınca yanında oturan en yakın arkadaşının ölümüne sebep olan bir kadın…Ne bileyim işte, hepsi olabilirdi. Şimdi, elimde servis tepsisi, heyecanımı yenip kapıyı tıklatacak gücü bulmaya çalışıyorum.

Nefesimi son bir kez tutup bıraktım. Kapıyı olabildiğince yavaş tıklattım. İçerden gelen “kim o?” sorusuna “Oda servisi, efendim” yanıtını vermemle bilindik diyalogu tekrarlamış olduk. Sarı metalden yuvarlak kapı kolunu çevirerek içeriye girdim. Odanın tüm perdeleri, en ufak ışığı dahi misafir etmek istemediğini gösterircesine sımsıkı kapalıydı. Köşeye dayalı küçük masanın başında arkası kapıya dönük, omuzları içeriye doğru çökük ve beline kadar uzun sarı saçları dağınık bir halde sigara içiyordu. Odanın her bir köşesine, tütsü yakılmış gibi yoğun tütün kokusu sinmişti. Duruşunu hiç değiştirmeden sigara tutan eliyle ona doğru yaklaşmamı işaret etti. Ben titrek adımlarla yavaş yavaş yaklaşırken, diğer eli, duman renginde kadife elbisesinin cebinde ayağa kalkarak bana doğru baktı. Hiç uyumadığı, daha da koyulaşmış göz altı halkalarından anlaşılıyordu. “Sağol”, dedi. Ben ise henüz yolun başındaydım. Hemen çıkıp gitmek şöyle dursun, öylece kalmak ve belki de bir saati aşkın sohbet etmek istiyordum. Bu hevesimin, ne kadarı sadece pis bir meraktan; ne kadarı ilgilenme veya ilgilenilme isteğinden kaynaklanıyordu, bilemiyorum. Söze bir yerden, üstelikte bir otel görevlisi olarak başlamak hiçte kolay görünmüyordu. Yeterince kısa ve dozu iyi ayarlanmış, niyetimi olduğu gibi tüm berraklığı içinde dışa vurabilecek ve hepsinden de öte samimiyetimi yansıtabileceğim bir dizi sözcüğü kümelemem ve vakit kaybetmeden dillendirmem gerekiyordu. Beynimde dönen düşünceler, aynı çeviklikle dilime vursa keşke diye iç geçirirken, sigara paketini gösterip: “Yak istersen bir tane” , dedi. Ağdan kurtulmuş balık misali çırpınıp kendime geldim; önümde açılan denize kendimi bırakıverdim. Paketten aldığım sigarayı, alışkanlığım gereği birkaç kez masaya izmaritli tarafından vurdum ve tam dudaklarım arasına almışken kadifemsi, yumuşak sesiyle:” Ters yakacaksınız!”, dedi. Evet, sigarayı ters çevirmeliydim. Heyecanım fark edilmeyecek gibi değildi. Hafifçe dudak kenarıyla gülümsedi. “Niye bana öyle bakıyorsunuz?”, dedi. Artık azda olsa rahatlamıştım. Paylaşılan bir şeylerin olması sözcükleri dillendirmekte daha rahat hareket etmemi sağladı. Şimdi hem dudaklarımın hem de elimin bir meşgalesi vardı ve dudağımın arasından çıkardığım dumanla oyalanabiliyordum.

Uzun sürecek bir diyalogun başındaydık; en azından ben öyle hissediyordum.”Sizden etkilendim, tam ifade edemiyor olabilirim ama edanız farklı”, dedim. Yüzüme doğru keskin bir bakış fırlattı. Yemin ederim, gözlerinde kırmızı bir çizgi belirdi ve kayarak yok oldu. Öfkelendirmek istememiştim. Neden gözleri ters döndü anlamadım. Özür dilemeli miydim? Telaşlandım. O ise bana bakmayı bırakmış ve uzaklara dalmıştı. Neden sonra biten sigarasının izmaritini, elbisesini sıyırarak diz kapağında söndürdü. Ne yapacağımı bilemedim. Diz kapakları söndürülmüş sigara izleriyle doluydu. O esnada masanın üzerinde duran kül tablasının tamamen boş ve hiç kullanılmamış olduğunu fark ettim. Elinde tuttuğu izmarite baktı ve sandalyeye asılı duran paltosunun cebinden çıkardığı kavanozun ağzını açıp “kırk yedi” diye mırıldanarak içine attı. Aynı sakinlikle kapattığı kavanozu paltosunun cebine yerleştirdi. Afallamıştım. Neydi şimdi bu? “Bu, benim kaderim. Elli izmarit ve ötesi yok!” Kadifemsi ses tonunun yerini gırtlaktan boşalan cızırtılı bir ses almıştı. Ürkmüyor değildim. Hatta bir ara fırlayıp kaçmak istedim. Tamam; bana yabancı bir ruh hali de değildi ama yine de davranışını garipsedim. Kapıya yöneldi, içerden kilitledi. Bir anlam veremedim. Belki de gerçekten konuşacak birilerini arıyordu ve benim odadan çıkmayışım buna bir vesile oldu. Bilemiyorum. Sadece şunu söyleyebilirim; büyülenmiş bir şekilde O’nu izliyordum. Dirseklerini diz kapaklarına dayayıp yüzünü avuçlarının içine aldı. “Biliyorum, benim deli olduğumu düşünüyorsun. Öyle miyim? Sanmam. Bir çok hastalığın teşhisi için gerekli ön belirtiler yok ben de. En azından akıl hastası değilim. Ruhumun hasta olduğu ise bir gerçek…” Uzun bir soluk aldı. Alkol kokusu, her derin nefes alıp verişinde burnuma çalınıyordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Ellerini havada salladı ve boşlukta çizdiği çemberi kastederek: “Bütün olup biten bu işte”, dedi. Paketten bir sigara daha çekti ve ağzından çıkardığı dumanı elleriyle dağıttı. Elliye iki sigara ve dolayısıyla iki izmarit kalmıştı.

Ne mene bir şeydi bu oyun? Ahmak gibi davranıp: “Sizi anlıyorum”, dedim. Bakışındaki açıklık giderek daraldı ve ince bir çizgeye dönüştü gözleri. Küstah bir ifadeyle yüzüme doğru eğildi, “Sizi temin ederim ki bir budalasınız. Hem de en onulmazından. Prens Mişkin!” Yine elbise sıyrıldı ve diz kapağında şekillenen kırk sekizinci izmarit diğerlerinin içinde yerine yerleşti. Hiç bu kadar intihara yakın olmamıştım. İliklerime kadar bu eylemin etkisindeydim. Karşımda duran bedenin soluksuz halini gözümün önüne getirmek bile istemiyordum. Kollarımı birbirine kenetledim. Tedirgin duruşumu değiştirmeye çalıştımsa da başarılı olmayacağımı biliyordum. Beyninden vurulmuşa dönmekten de öteydi halim.

Kırk dokuzuncu izmarit olacak sigarayı da yaktı ve olduğu yerde birkaç kez kendi etrafında döndü. Sanırım sarhoş olmadığını göstermeye çalışıyordu. Tekrar yüzüme yanaştı ve omuzlarıma ellerini koyarak: "Korkmuyorsun değil mi?”, dedi. Korku değildi hissettiğim; içim burkuluyordu ve tedirgindim. Cam fanusta geleceği görüp irkilen müneccimler gibi uzaklaştırdım kendimi. “Neden, neden yapıyorsun?” Ardı ardına kahkahalar patlattı; yüzüme yüzme çarpan kahkahalar. “Bana güzel bir şey söyle!”. Ne söyleyebilirdim? Sözcüklerin gücü yeter miydi, hızla giden bir trende imdat frenini çekmeye? Sanki benimle değil iç sesiyle konuşuyordu. Benim varlığımı algılayabildiğine imkan vermiyorum. Bir çok şey söyleyebilirdim ama aslında hiçbir şey dememiş olurdum. Böylesi bir trajediyle burun buruna geleceğimi bilseydim asla girmezdim bu odaya. “Sen değil miydin edamdan etkilenen? Niye susuyorsun? Konuşsana, hadi! Hayatı reddedişime…” Cümlesini tamamlamadan öfkeyle söndürdüğü sigara ile, son izmaritin önü de açılmış oldu. Olan biten her şey, beynimde koşuşturan, bir birine çarpan düşünceler yaratırken, ağır çekimde son izmaritin; ellinci izmaritin oluşum sürecini izliyordum. “İntihar etmenin en zor yanı ne biliyor musun? Planının en beklenmedik anlarda saçma sapan şeylerden dolayı iptal edilmesi. Tam bileklerini keseceğin anda çalan telefonla içinde bulunduğun yoğunluk ve algın dağılıyor. Zamanı ve mekanı bir noktaya sabitlemek ve adım adım ilerlemek…Böylece son, senin içinde kaçınılmaz hale geliyor”. İçinde bulunduğum ruh hali için fazla ağır bir cümleydi. Yine de, izmarit sayısını ve oteli kastettiğini anlayacak kadar aklım yerindeydi.

Sona yaklaşıyorduk. Bir şeyler yapmalıydım. Ellinci sigara elinde, tüm perdeleri açtı. Hemen odadan çıkıp bağırmalı mıydım? Belki de otelin güvenliğini ayağa kaldıracak alarm düğmesine gizlice ama bir çırpıda basmalıydım. Kapı girişindeki alarm düğmesine baktım. İçi dışına çıkarılmıştı. Dehşete kapıldım. Lanet olsun! Her şeyi planlamıştı. O, pencereden dışarıya bakarken, kapıya doğru yöneldim. Zorladım ama kapıyı açamadım. Kendimi kapana kısılmış bir fare gibi hissediyordum. Ben kapıyı zorlarlarken, ayak seslerinin banyoya yöneldiğini duydum. Zor nefes alıyordum. Geç kalmaktan korkuyordum. Her şey, beynimde bir bir çözüldü. Tanrı kadar çaresiz ve yalnızdım. Banyo duvarlarından gelen tek el silah sesi, tüm odada yankılandı. Koşarak yanına gittim. Kafasına sıktığı kurşunla boşalan kan, sarı saçlarından sızarak fayansın yüzeyine yayılıyordu. Yüz hatları gizli bir zafer gülümseyişiyle biçimlenmişti. Paltosunun cebinde tuttuğu kavanoz, lavabonun üzerinde ağzı kapalı bir şekilde duruyordu. Oracıkta tüm dünyayı kustum…

içindekiler








KİRACI

Onunla ilk kez bankamatikten para çekerken karşılaştım. Kıştı, soğuktu ve saat gece yarısını çoktan geçmişti. Ev sahibimle kira artışı konusunda yaptığım konuşmadan sonra, evden sinirlerim yay gibi gergin bir halde çıkmıştım. Ellerim soğuktan hissizleşmiş bir halde, ana caddeye bir dönüşlük mesafede, sokağın başına yerleştirilmiş bankta yarım saati aşkın bir süre oturdum. Aslına bakılırsa oturmaktan ziyade cebelleştim. Adam utanmadan: “Sizi iyi bir insan bilirdim” dedi. Ben artık onun gözünde kötüyüm. Niye peki? Çünkü ev sahibimin istediği artışı kabul etmiyordum. Sırf mülk sahibi diye benim kişiliğim üzerine tahlil yapma hakkını kendinde buluyordu. Evlerini kiraya veren herkesi, şehrin meydanında darağacında sallandırmak istiyordum. Emekli aylığı ile geçindiğinden dem vurup, ağlıyordu. Ben ise, onu beş kiloluk boş bir peynir tenekesi içine basıp Karşıyaka Mezarlığı’na gömmek istiyordum. Duvarına çakmadığım çivileri, ilk fırsatta çakmak üzere ant içtim.

Ev sahibi ile kiracı arasında trajikomik olayların yüzyıllar bile geçse devam ediyor olması garip geliyor bana. “Acaba”, diyordum kendi kendime, “kaç kiracı oturduğu evi kundaklayıp sonra sokakta yaşamaya karar verir?” Biliyordum, yarından tezi yok ‘Sahibinden Kiralık’ yazını camlarıma yapıştırmak için kapımı çalacaktı. Bu bir blöftü. Her yolu deneyeceğinden emindim. Yine bir köşe kapmaca başlayacaktı aramızda. Hukuki terimler, yüzde hesapları ve ahlaki terimler eşliğinde bir iki hafta boyunca karşılıklı savunma yapılacak ve pes eden taraf veya zayıf taraf kaybedecekti. Nihayetinde mülk sahipliği üzerinden bir insanlık komedyası daha sahnelenecekti. Tüm bunları kafamın içinde evirip çevirdikten sonra ansızın gece eve geri dönmeme fikri aklıma geldi. Nedendir bilinmez bu beni neşelendirdi. Bir gece de olsa bir evim olduğunu unutmak ve sokakta kalmak istedim. İlk andaki neşem, soğuk havanın ağzımdan çıkan buharı bıyık uçlarında kristalleştirdiğini fark etmemle azalsa da evime bir gece gitmeyecektim. Dondurucu soğuklarda sokakta yaşayanların spor salonuna toplandıklarına çeşitli kereler haber bültenlerinde şahit olmuştum. Yine de gece dışarıda kalacaktım. Gerekirse beni de toplayabilirlerdi. Söylemeye gerek yok; seçme hakkım vardı ve ben sokağı seçiyordum. Bir anlık bir inatla karar vermedim. Sadece ne istiyorsam onu yapıyordum.

Biraz daha oturursam öylece donup kalacaktım. Soğuk hava bıçak gibi kesiyordu yüzümü. Bankı yalnız bırakıp şehrin kalabalık bulvarında yüzlerce insanın arasında aylak aylak yürümeye başladım. Gökyüzünün çivit mavisi silikleşmiş ve gök kapkara bir kubbe gibi kapatmıştı şehri. Neon ışıkları kaldırıma vurdukça yürümekte olan insanların siluetleri bir belirginleşip bir yok oluyordu. Tek tek insanların kafalarından geçenlerin bir anda söze dökülmesiyle yayılacak ses dalgalarının veya hep bir ağızdan atılan bir çığlıkla oluşabilecek ses birikiminin beton yapıları sallama ihtimalini düşündüm bir an. Başımızın üstündeki kubbe çatırdamaya başlasa, kırılan koca bir parça durmaksızın akan trafiğin üstüne düşse ve gökyüzünde kırılan parçanın bıraktığı açıklıktan milyonlarca serçe akın etse. Hayal gücüm arı gibi çalışsa da ev sahibimin şekilsiz suratı yine belirdi gözümün önünde. Ardından bir bidon benzin ve çıt… Göğe yükselen alevler içinde çalan telefonun karşı tarafında ev sahibim söyleniyor: “Yine cevap vermiyor asalak herif! Yarın iş yerine gitmeliyim”.

Yönsüz… Sadece yürüyordum. Mesai bitimine müteakip sıkışan trafik ve lunaparkta çarpışan otolar gibi çarpmadan yol almak isteyen ama yine de çarpan yayaların oluşturduğu tatsız hengâme, saatin gece yarısına yaklaşmasıyla tek tük izler bırakarak kaybolmuştu. Birbirini kesen bulvarlar, terk edilmiş bir şehri hatırlatıyordu. Soğuk havayla buz tutan kaldırımlarda, arada bir kuzeyden esen rüzgârla havaya kalkan kâğıt ve poşetlerin hışırtıları ile cam şişe ve teneke kutuların yuvarlanarak çıkardıkları ürkütücü ses zar zor attığım adımlarıma eşlik ediyordu. Üç beş insan bir an önce sıcakla buluşmak ve dondurucu soğuktan kurtulmak istercesine hızlı adımlarla yürüyordu. Sanırım avare avere dolaşan bir ben vardım. Sokakta yaşayanlar bile kendilerine sığınacak bir yer bulmuşlardı. Bulvar buyunca ısrarla beni takip edip korna çalan ticari sarı taksiler de olmasa görünmediğime ve gerçektende kaybolduğuma inanabilirdim.

Sakarya Caddesi’nde haftanın bir iki gecesi sabaha kadar kendimden geçinceye kadar içtiğim barın hemen yakınından geçiyordum. İçeri girip girmeme konusunda bir süre kararsız kaldım. Dinginlikten uzaklaşmak değil; tam anlamıyla sükûnet içinde eriyip kaybolmak, hayatın tüm yükünü ötelemek, gerilen kaslarımı ve iskeletimi hissetmeden bir yılan gibi süzülmek istiyordum. Tekel kanyak alıp, arada bir yudumlayıp bulvar buyunca yukarıya doğru veya ayaklarım hangi yöne gitmek isterse oraya dermandan kesilinceye kadar yürümeye karar verdim. Ceplerimi karıştırdım. Para falan yoktu cüzdanımda. Lanet olsun! Bankamatik bulmam gerekiyordu. Etrafıma bakındım ve en yakın bankamatiğin nerede olabileceğini düşünmeye başladım. Düşünürken su birikintilerinin buz tutmasıyla oluşan ince zarları kırarak yürüyordum, yine de ayak uçlarımda his kaybını engellemek kolay olmuyordu.

Gece karanlığında, neon gazının gözlerime yansıyan maviliği ile bankanın hemen önünden geçmekte olduğumu fark ettim. Şu yeni nesil para çekme makinelerden birkaç tane yerleştirilen ve kartla kapısı açılan kutu gibi yapılardan birinin önündeydim. Parmak uçlarım cüzdanımı kavramakta zorluk çekse de kartımı çıkarmayı başardım ve ok işaretleri ile gösterilen ağız şeklindeki ince boşluğa kartımı soktum. Kapıyı azıcık aralar aralamaz içerden gelen kesif koku dışarıdaki temiz ve keskin havayı bir anda öteledi. Bu kokuyu bilirim, insan kokusu. Aylardır yıkanmayan bir insanın kokusu; ter ve bokun birleşip pisten öte dayanılmaz bir kokuya yol açtığı patlayan lağımla etrafa yayılan kokuya benzer. Yaklaştıkça yoğunluk artar ve uzaklaştıkça azalır ama yine de bir süre daha o kokuyu almaya devam edersin.

Kapının aralığından içeriye baktım. Dayanılmaz kokuyu yayan vücudun sahibi, altına serdiği koli parçaları üzerinde köşede öylece kıvrılmış yatıyordu. Uyandırmaktan korktum bir an. Hatta rahatsız ettiğimi bile düşündüm. Sanki haneye izinsiz giriyormuşum gibi utandım. Yün şapkanın altından darmadağınık saç bukleleri kirli suratını örtmüş olsa da yaşının ellinin üzerinde olduğunu tahmin ettim. Üst üste giydiği bilmem kaç kıyafet özensiz bir şekilde iliklenmiş paltosunun altından sarkıyordu. Tek gözünü hafifçe kaldırıp homurdandı: “Kapıyı ört be adam! Götümüz dondu.” Aralıkta durduğumu far ettim ve bir çırpıda örtüm kapıyı. Gerçekten de içerisi bir nebze olsun sıcaktı. Yavaşça bir adım atıp makinenin önünde dikildim. Ben düğmelere bastıkça makineden gelen mekanik gürültü sessizliği soğuk bir şekilde ara ara bölüyordu. Parayı alıp cebime koydum. O sırtını dönük bir halde ayaklarımın hemen ötesinde yerde yatıyordu. Yaklaştım. Bu sefer şimşek gibi açtı gözlerini birden. Ürkerek cama yapıştım. Uzun kirli tırnaklı ellini havada savurdu: “Ne var be adam ne? Siktirip gitsene evine”. Ev lafını duyar duymaz ev sahibim aklıma tekrar geliverdi. Baktım öfkem hiç dinmemiş. Ayak uçlarımdan tepeme kadar bir alev yaktı geçti. Etkisi kısa sürdü çömelip önümde yatan adama cesaretimi toplayıp: “Şey… Ben kanyak alacağım. İçer miyiz beraber?”, dedim. Ağzından çıkacak kelimeleri duymaya hazırken, o sanki piknikte, çimenlerin üzerine serili sofranın yanında uzanıyormuşçasına tüm yükünü sağ kolunun üzerine verip ayaklarını uzattı. Keyifliydi hali. Şaşırdım kaldım. Bir taraftan burnunu karıştırırken bir taraftan da: “Ne bakıyorsun bön bön be adam? Hadi davran be?”, diyerek tükürdü. Duruşum bir anlık neşesini kaçırmıştı. Tutuğu balık ellerinden kayarak dereye atlamış gibi önce hüzün sonra öfke belirdi yüzünde: “Yürüsene be adam! De ged!” Sırtını dönüp yattı. Silkindim koşar adım dışarıya attım kendimi.


Dışardan iki şişe kanyakla döndüm. Bu arada dilimlenmiş bir elmanın ve iki plastik bardağın yeniden düzenlenen koli parçalarının üzerinde servis edildiğini kapıyı açar açmaz gördüm. Zaten iki adımlık yerdi ve üç makine fazla alan bırakmıyordu. Ellerimi fazla ovuşturmuş olmalıyım ki: “Ellerini götünün altına koy. Soba gibi namussuzum, ısıtır”, deyip kanyak şişelerini cebimden kaşla göz arası aldı. Oturmam için koli parçalarını üst üste döşek şeklinde koyduğu yeri işaret etti. Bağdaş kurarak oturdum. Gecenin kör karanlığında caddeden gelen ışıklar ağaç dalları arasından geçerek dalgalar halinde makinelerin ve bizim üzerimize vuruyordu. Rüzgâr hızını bir hayli artırmıştı. Dışardan gelen kulak tırmalayıcı uğultu, onun inleme sesini de yanına katıp daracık alanda ürkütücü bir atmosfer yaratıyordu. Zor nefes alıyor ve kesik kesik öksürüyordu.

Plastik bardağa doldurduğu kanyaktan bir yudum aldım. Genzimi yakıp oradan mide boşluğuma inerek tüm göğsüme tatlı bir sıcaklık yaydı. Pis kokuya kanyak kokusu galip geldi ve ben derin bir nefes çekebildim. Bana hiç bakmadan kendi kendine bir şeyler söyleniyordu. Anlamıyordum ama sormuyordum da. O kendi şarkısını kısık sesiyle söylüyordu. Birden ses kesildi. Göz göze geldik. Bana doğru eğildi: “Be adam ne bok işin var senin bu saatte dışarıda? Karından papara mı yedin?”, dedi. “Yok” deyip sustum. Konuşmak istemediğimden değil, üşüyordum. Ben kadar soğuğu hissetmiyor olmalıydı. Kirin ve çapağın içinde iyice derinlere gömülü gözleriyle göz kırpıp ıslak çalmaya başladı. Camların üzerine abanan buz kristalleri daha bir kalınlaşmıştı. İçerisi içtiğimiz kanyağa rağmen giderek soğuyordu. Bir ara nefesimin gırtlağımda, daha ağzıma ulaşamadan donup kalacağını düşündüm.

İki elini başının arasına alıp, altına aldığı kolilerin üzerine tekrar uzandı. Gözleriyle gökten düşen yıldızları topluyormuş gibi, göz kapaklarını kapatıp açıyordu. Uzun süren sessizliği, kesik öksürüğü ile böldü. Öksürdü, öksürdü… Ciğerleri yerinden fırladı sanki. Katmer pisliğin bile gölgede bırakamadığı kılcal damarları yayıldı yüzüne. Kuraklıktan çatlayan toprak gibiydi yüzü adeta; çatlaklara doluverdi kan bir anda. Öyle kabardı ki patlayacak diye korktum. Kanyak şişesini alıp dikti. Kanyak boğazından aşağı iner inmez bir oh çekti. Pompalanan yakıtla birlikte ağzından boşaldı buhar… Neden sonra: “Yaklaş”, dedi. “Ne demeye buradasın? Götün donacak gitsene evine. Senin bildiğin gibi değildir ayaz. Maazallah! Donar kalırsın.” “Yok”, dedim, “ Ev sahibi asabımı bozdu gitmek istemiyorum bu gece”. Öyle bir kahkaha patlattı ki, kanyağın kokusunun karıştığı buhar suratımı nemlendirdi. Bir süre gülemeye devam etti. Gücü yetene kadar güldü denilebilir. Karın kasları daha fazlasına imkân vermedi herhalde. “İçelim o zaman be adam! En kötü günümüz böyle olsun”. Biz içtikçe zaman önemini yitirdi. Tatlı bir uyku ayak parmaklarımdan saç diplerime kadar yayıldı.


Onun beni dürtüp uyandırmasıyla günün ilk ışıklarına zar zor gözlerimi açtım. Her tarafım tutulmuştu. Yine o dayanılmaz koku burnuma çalındı. Üzerime kendi paltosunu örtmüştü. Ne zaman uyudum hatırlamıyordum. Tam tepende ayakta gerinip duruyordu. Yakamdan tutup kaldırdı. “Ev kaçkını, kalk bakalım. Birazdan damlar görevliler. Kaldır kıçını”. Yakamı bırakmasıyla birlikte olduğum yere düşüverdim. Ayaklarım külçe gibiydi ve üzerine basmakta zorlanıyordum. “Abi, adın ne?”, dedim. “Haluk ama Mahlûk da diyebilirsin”, dedi ve hafifçe gülümsedi. Vücudumu cama yapıştırıp ayakta durmayı, yavaş yavaş bacaklarımı sallayarak kan dolaşımını hızlandırmayı denedim. Bedenimin bir kısım uzuvlarını hissetmekte güçlük çekiyordum. En kötüsü de göz kaslarım ısrarla gözlerimi örtmeye çalışıyordu. Çıkarıp paltosunu uzattım. Almam demedi. İtiraf etmek gerekirse verirken içimden umarım almaz diyordum. Titreyen ellerimi cebimde ısıtmaya çalışırken bir taraftan da başımı öne eğip hayatın kaç yüzü var acaba diye düşünüyordum. Ansızın çenemi tuttu. Yüzüne hiç bu kadar yakın olmamıştım. “Okumuş adam yüzü var sende. Yüzündeki çizgilerde sözcükler gizli", dedi. Şaşırmaktan da öte kendimi kaybettim. Öylece büyülenmiş bir halde bakakaldım. Bu kadarı düş gücüme bile fazla geldi. Yüzümü bıraktı ve göğsümün üstüne elinin tersiyle hafifçe vurdu. “Danimarkalı Hans Christian Andersen’in kötümser masallarından Kibritçi Kız’ı bilir misin? Biraz ısınmak için kibritleri teker teker yakar ve her alev söndüğünde ölüme biraz daha yaklaşır... Evet, anlamında başımı salladım. Bir yandan da ısınmak için avuçlarıma sıcak nefesimi boşaltıp olduğum yerde zıplamaya başladım. “Şimdi işler değişti”, dedi. “Artık mendil satan kızlar var”. Derin düşlere dalmış gibi öylece kaldı. “Bali çeken oğlanlar… Bir de ben gibi sokakta yaşayanlar var. Bizler hayat ağacından ermeden kurtlanıp dökülen elmalar gibiyiz. Şehrin öteledikleriyiz. Sokaklarda günü bitirip, rüzgara ve soğuk havaya kapalı yer bulmak, geceyi geçirmek, zordur be adam". Bir an duraksadı. Bakışlarını buzlu cama dikti. Dışarıda alaca karanlıktan tek tük serçe sesleri ve ilk seferlerine çıkan belediye otobüslerinin homurtuları yükseliyordu. “Şimdi git evine. Sokakların da sahibi var; bizler kiracılarız. Dayak yiyerek, kovularak, görenlerin tiksinti yüklü bakışları altında ezilerek ya da korkup kaçmalarıyla aşağılanarak, ölerek öderiz bedeli”, dedi. Bu sözü duyar duymaz sanki çırıl çıplak kalmışım gibi daha çok üşümeye başladım. Bir şey söyleyemeden zıplamaya devam ettim. O ise öylece ayakta durup gözlerimin içine bakıyordu. Soğuktan mı yoksa ani bir duygu patlamasından mı halen bilmiyorum ama gözleri buğulandı: “Git evine be adam. İşine bak!” O sabah eve tüm yalvarmalarıma karşın o olmadan döndüm. Gelmedi. “Çelme takma bana, su yatağını bulur”, dedi. Beraber çıktık kutudan. Bir süre bakındı etrafına ve nereye gideceğinin bir manası olmadığını gösterircesine “Peh!”, deyip omuzlarını kaldırıp indirdi. Alacakaranlıkta, görebildiğim kadar bir süre ardından baktım. Giderek küçüldü, küçüldü ve kayboldu…


İlerleyen zamanda, Haluk Abi ile birkaç defa daha karşılaştım. Daha doğrusu o geceden sonra gözlerim hep onu aradı. Daha önce kim bilir kaç defa bir karaltının yanından geçer gibi geçip gitmiştim yanından. Koca şehirde aralarından yürüdüğüm gölgelerden biriydi sadece. Hiçbir zaman geçmişini anlatmadı. Ne yalan söyleyeyim ben de sormadım. Geldiği yerde, bulunduğu zamanda “güzel insan”dı. Onu kaybedeli iki ay oluyor. Soğuk bir kış gecesini atlatamadı. Gazetelerin üçüncü sayfaların da hakkında: "Kimliği tespit edilemeyen elli yaşlarında bir adamın donmuş cesedi ile karşılaşan...", cümlesi yer aldı ve sokakta yaşayan insanlara ilişkin bir kaç yazının acıklı örneği olarak sunuldu.

içindekiler








TURUNCU KAFE

Yaklaşık bir saat önce babamı öldürdüm. İple boğdum; çamaşır ipiyle. Kuşkusuz böyle olsun istemezdim. Ellerim bir katilin eli; öldürme içgüdüsünü dışa vurabilen, yine yapardım diyen birinin eli, bir çay daha diye garsona işaret ediyor. “Yine yapardım, yine yapardım, yine yapardım…” diye içimden tekrar ediyorum. Öldürmek, o kadar da zor değilmiş; yine de tam midemin üstünde koca bir taş varmış gibi kıvranıyorum. Her şey oldu, bitti ama geçmedi. Geri dönüş olmadığına göre güçlü bir aldırmazlık içinde olmalıyım. Birkaç dakika da olsa gündelik hayatın içinde kaybolmak ve her şeyi unutmak istiyorum. Şakağımdan yanaklarıma akan ter damlalarını usulca siliyorum.

Şimdi, Turuncu Kafe’de, boş olmasını dileyerek geldiğim, hemen yan masadan; karımla benim bir zamanlar oturduğumuz masadan yükselen sesleri, kulaklarımı bir tilki gibi dikip dinliyorum… Konuşulanlardan şeker hastası olduğu anlaşılan adam, sertçe çektiği ve devrilmesine ramak kala yakaladığı sandalyeyi masanın altına yerleştirerek, tüm öfkesi yanakları ve kulaklarına kızıl gölgeler bırakmış bir halde Kafe’den çıktı. Kadın derin bir of çekip, hesabı istedi, platosunun düğmelerini ilikleyişi o kadar yavaştı ki, ağır çekimde bir film karesi izler gibi izliyordum. Beyninin kıvrımlarında gezinen düşüncelerin ağırlığı, kadının bakışlarına donuk bir ifade veriyor. Yüzünde acının gölgeleri giderek koyulaşıyor. Sandalyeden atkısını alarak boynuna doluyor. Tek yapması gereken çıkıp gitmek ama bunu yapacak takati olmadığı için bir süre öylece kalıyor. Öfke insan bedenine hız kazandırırken, hüzün tüm bedeni durağanlığa sevk ediyor. Adamın mekânı seri bir şekilde terk edişi ve kadının kala kalışı, kafamın içinde dolaşan şeytanları bir süreliğine uzaklaştırıyor.

Yanına oturmak için izin istemek niyetiyle kadının yüzüne bakıyorum. Ben de şeker hastasıyım ve az önce çıkıp giden adamın neler yaşadığını anlamam zor olmadı. Benzer şekilde, hastalığımın ilerlemesi üzerine, çevremdeki herkesi kırıyordum. İğnelerle yaşamak, krizler, hastane acilinde geçen saatler ve hepsinden önemlisi buna alışmak zorunda olmak bir süre sonra insanın sinirlerini yıpratıyor.Ne saçma! Niye bunları düşünüyorum? Dakikaların bir an önce geçmesini ve beklenen sonun gelmesini istiyorum. Şeker hastası bir katilim. İçimden tekrarlıyorum: “Yine yapardım, yine yapardım, yine yapardım…” Omuzlarımı arkaya doğru gerip nefesimi boşaltıyorum. Rahatlamaya çalışıyorum. İçimdeki huzursuzluğun aman vermez saldırısı altında eziliyorum. Özleyeceğim şeyleri, en çok da karımı düşünüyorum. Şimdi, akşamüzeri ne yapıyordur? Karımı ilk öptüğüm Kafe’de, onsuz geçireceğim yılların acısını şimdiden duyuyorum; göğüs kafesimi açmak ve bir kuş gibi çırpınan kalbimi serbest bırakmak istiyorum. Karımın yaşamını devam ettirecek gücü bulmasını umut etmek dışında benim için tüm yollar kapanmış durumda. Şimdi, bu Kafe’de tüm benliğimi iki yıl öncesine, Kasım ayının on birine götürmek ve ilk buseyi kondurduğum dudakların tadını bir kez daha hissetmek istiyorum. Yapamıyorum, hafızam silindi sanki. Geçmişe ait anılar bulanıklaşıyor ve ben anda eriyip gitmek üzereyim. Kafe’nin kapısı her açıldığında, beklenen anın geldiği hissine kapılıyorum. Beklemedeyim, beni götürecekleri ve mahkûmiyetimin başlayacağı dakikalara yavaş yavaş yaklaşıyorum.

Kadının kalmak üzere hareketlendiğini görünce yanına yaklaşıyorum ve olabildiğim kadar doğal olmaya çalışarak: “Affedersiniz, biraz konuşmak istersiniz belki diye düşündüm de… Şey, oturabilir miyim?” Kadının şüpheyle karışık meraklı bakışları sandalyeyi işaret ediyor. Kafamda cirit atan şeytanları görse, eminim korkup kaçardı. O kendi derdinde düşünceli ve ben ne yapmaya çalıştığımı kendimde bilmeyerek karşısına oturuyorum. Çantasından sigara paketini çıkarıp bana doğru uzatıyor. Bir tane alıyorum. Donukluğunu halen sürdürüyor. Konuşmaya benim başlamam gerektiğini ima edercesine sadece “Evet”, diyor ve sigarasından bir nefes çekip bakışlarını gözümün içine dikiyor. Geriye doğru yaslanıp, sandalyeye daha dik oturmaya çalıştım, olmuyor. Omuzlarım içe doğru çöküyor, düşmesin diye başımı ellerimle tutmak zorunda kalıyorum. Garip bir hüzün içindeyim. Kafamdaki şeytancıklardan kurtulmak istiyorum. Derin bir kuyudan konuşuyorum sanki: “Özür dilerim. Az önce konuştuklarınıza kulak misafiri oldum ister istemez. Ben de yedi yıldır aynı dertten muzdaripim. Sadece paylaşmak istedim”. Söylemek istediğim bu değildi elbette. Karımı ne çok sevdiğimi, babamı nasıl öldürdüğümü, beynimin değirmen taşı misali düşüncelerimi öğütüşünü, içinde bulunduğun kıstırılmışlığı anlatabilmeyi, son kez dışarıda dertli biriyle derdimi paylaşabilmeyi çok istiyordum. Şuan bu kadının ilgisini sadece şeker hastalığının çektiğine eminim. Gözlerinde ince bir çizgi oluşuyor; bakışlarında merak, tüm duygularının önün geçiyor. Elimi cebime daldırıyorum. İnsülin iğnelerini çıkarıp göstermek istiyorum. Ellerim ipe dolanıyor; babamı boğduğum çamaşır ipine. Niye yanıma almıştım. Kahretsin! Ölümün soğukluğu ellerime bir kez daha bulaşıyor. Kadın halen bana bakıyor. Bense ışık hızıyla bir saat öncesine gidiyorum; babamın son çırpınışlarını tekrar tekrar izliyorum.

Bir saat önce…

Ellerimin titremesine engel olamıyorum. Zile basıyorum. Zil sesinden bile ürküyorum. Niyetimin korkunçluğu altında eziliyorum. Damağım çöl kadar kuru, yutkunmaya çalışıyorum. Kel kafamda boncuk boncuk ter damlacıkları, her hareketimle birlikte yuvarlanıp enseme akıyor; soğuk soğuk terliyorum. Niyetimden değil korkaklığımdan utanıyorum. Bir de karıma banyoda tecavüz eden babamdan. Alçak! Sefil herif! Korkum o anı hatırladıkça öfkeye dönüşüyor. Sık sık hatırlamalıyım. Beynim, bu komut üzerine o sahneyi kaydediyor; sürekli gözümün önüne getiriyor. Kapı açılıyor. Pişkin herif, içeriye buyur ediyor beni. Ne sanıyor acaba? Karımın hiçbir şey söylemediğinden emin, halinden belli. Bir şeyi unutuyor: Karımı ondaki en ufak bir değişikliği fark edecek kadar iyi tanıyorum. Duyarlı bir insan olduğumun farkında bile değil, bok herif! Öfkenin galip gelmesiyle, korkudan titreyen bedenim artık titremiyor. Hızla içeri giriyorum. O anda, bu herifi nasıl öldüreceğimi hiç düşünmediğimi fark ediyorum. Boğuşmak, elimle tenine değmek, vurmak, tekmelemek niyetinde değilim. Basit ve hızlı olsun istiyorum. Uygulayacağım şiddetin O’nu edepli yapmayacağını ve daha çok bir köpek gibi ağzından salyalar akıtarak, sızılar içinde yerlerde sürünüp yalvaracağını biliyorum. Ne niyetimi ne de bu ufak aksaklığın bende yaratığı telaşı belli ediyorum. Çay koymak için mutfağa yöneldiği sırada, öldürebileceğim bir alet bulma telaşıyla dolanıyorum. Öldürücü nesne arıyorum çekmecelerde: makas, bıçak; kesici veya delici aletler. Salon ve yatak odasında tüm çekmeceleri karıştırıyorum. Sandığın üzerinde, yaldızlı çerçeve içindeki fotoğrafa; annemin, benim ve pisliğin bir arada mutlu aile pozu verdiğimiz fotoğrafa gözüm takılıyor. O’nun dizinde nasıl oturmuşum? Annemin bünyesi böyle bir pisliği nasıl kaldırdı? Anneme bunca yıl beraberliklerinde gösterdiği metanet ve ketumluktan dolayı kızıyorum. Banyoya koşuyorum.Tıraş bıçağını kavrıyorum. Vazgeçiyorum, kan aksın istemiyorum. Çamaşır sepetine eğiliyorum umutsuzca. Kirli çamaşırlar, geçen hafta sonu karımın aldığı çamaşır ipini hatırlatıyorlar. Bulmam zor olmuyor. Balkon demirlerine germeye üşenip, seleye atmıştım. Karıştırıyorum ve yeşil ipin bir kısmını bileğime dolayıp salona yöneliyorum. Oturduğu koltuğun arkasına dolanıp, ipin diğer ucunu öteki bileğime doluyorum. Adi herif, televizyon kumandası elinde, koltuğa iyice gömülüyor. Ani bir hareketle, bir karış gerili ipi boynu geçirip sıkıyorum. Tüm kaslarımla güç bindiriyorum. Pislik, çırpınıyor, anlamsız sesler çıkarıyor, ellerini yukarıya kaldırmaya çalışıyor ama dermanı kesiliyor. Önce sağ sonra da sol ayağı rast gele kalkıp iniyor. İpi bırakıyorum. Yana düşüyor. Gözleri fal taşı gibi açık tavana bakıyor. Televizyon ekranında haber sunan spikerin şaşmadan konuşmaya devam etmesine şaşırıyorum. Elinden düşen kumandayı bir çırpıda alıp televizyonu kapatıyorum. Biran derin bir sessizlik çörekleniyor salona. Silkinip kendime geliyorum. Apış arasına bir tekme indirip tükürüyorum. Alnımda biriken teri kolumun dışıyla siliyorum. Cesedi oracıkta bırakıp geriye doğru çeliyorum, kalbimin sesinden duramıyorum, göğüs kafesim sarsılıyor. Sakinleşmeye çalışıyorum. Bileklerimden ipi söküyorum. Ellerim girecek yer arıyor, boşlukta ip tutan elim sallanıyor. Şu dakika itibariyle bir katilim; baba katili. Bu düşünce ilk başta beni ürkütüyor ama beynim hemen kayıtlı sahneyi devreye sokuyor, öfkem devreye giriyor ve hızla planlamış olduğum bir sonraki adımı atıyorum. Polisi arayıp, babamı öldürdüğümü söyleyip, olay mahallinin açık adresini veriyorum. Bir not yazıyorum: “Bir saat sonra Turuncu Kafe’de sizi bekliyor olacağım”. Polislerin hemen göreceği şekilde sehpanın üzerine bırakıyorum. Halen avucumun içinde tuttuğum ipi cebime koyup, kapıyı açık bırakıp evden çıkıyorum.

Bir saat sonra…

Kadının, “iyi misiniz beyefendi”, demesiyle irkiliyorum. İnsülin iğnesini cebimden çıkarıyorum. Masaya bırakıp düşüncelerimi sadece bu konuya yoğunlaştırma ve her şeyi bir anlıkta unutma isteğiyle konuşuyorum:”Her gün iki kez iğneyle insülin alıyorum”, diyorum. “Öyle mi? Geçmiş olsun”. İki gündür iğne yapmadığım aklıma geliyor. Kadının gözlerinin özünde koluma şırıngayla insülin enjekte ediyorum. Bir iki dakika suskunluk oluyor. Bir şeyler söylemem gerektiğini ima edercesine başı öne eğik vaziyetteyken bakışlarını bana yöneltiyor. Dışarıda konuştuğum son insan olduğunun farkında bile değil. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde ‘baba katili’ olarak resmimi görme ihtimalini düşününce kendimi tutamayıp gülüyorum. Aslında son iki gün içinde darmadağın olan hayatım karşısında acınası bil haldeyim. Hayıtın ne kadar saçma olduğunu söylemek için kıvranıyorum ama kelimeleri düşünmeden, ağzımdan çıkarıveriyorum: “Bu illet geçmez. Kocanız mı az önce çıkan bey?”. Yanıt kısa oluyor: ”Hayır sevgilim”. Kontrolden çıkıyorum: “Birbirinizi sevin, kucak açın birbirinize. Yaşamak o kadar güzel ki…” Bir aziz gibi konuşmaya başlayışımdan ürküyorum. “Yaşamak ne güzel şey, yaşamak ne güzel şey, yaşamak ne güzel şey…”, diye içimden tekrar ediyorum. Gözlerimden yaşlar boşanıyor, süzülerek bardağımdaki çaya damlıyor. Oluşan girdapta, belleğim son iki gün yaşanan her şeyi ardı ardına gözümün önünden geçiriyor; Kasım ayının on birinde karımın sıcak dudaklarına kondurduğum buseyi tekrar tadıyorum. Kapı açılıyor. Kafamı kaldırıyorum, belleğim saniyenin onda biri kadar bir sürede kayboluyor; buğulu gözlerim, iki polisin bir kartal gibi tüm Kafe’yi gözleriyle taradığını görüyor. Elimi cebime atıyorum, kadının şaşkın bakışları altında çamaşır ipini havaya kaldırıp sallıyorum: “Benim, gidelim”.

içindekiler








VAKİTSİZ UYANAN ADAM

Uyandım. Şerbet’in patisini kadife koltuğa sürttükçe çıkan sesle sokaktan gelen seyyar satıcının tiz sesi bir birine karışıyordu. Perdeden fırsat bulup içeriye sızan gün ışığının keskinliğine bakılırsa nerdeyse öğlen oluyordu. Kuruyan dudağımı dilimle ıslatıp Şerbet’i yanıma çağırdım. Koltuktan tırnaklarını bir anda kurtarıp, nerdeyse iki metrelik bir mesafeden üzerime doğru atladı. Bir taraftan sakalımı çekiştiriyor, bir taraftan da uzun ve kalın kuyruğunu yelpaze gibi sallıyordu. Bir süre bu oyunu sürdürdükten sonra, yatağın sıcaklığına dayanamayarak ayak ucuma kıvrıldı. Şimdi, bu yatakta hiçliğin en tepesinde olduğumu düşünüyorum. Mutluyum. Sıfır noktasına yol alıyorum. Sonsuz uykuya dalıncaya kadar uyuyup uyanacağım ama vakitsizce. Evet, evet tam anlamıyla vakitsizce uyanacağım.


Yaklaşık iki buçuk ay önceydi. Her şeyin ters gittiği günlerden biriydi. Hoş, işlerimin ters gitmediği bir tek gün bile yok ya neyse…Onlardan biriydi işte! Sabahları yataktan zaten hep ters kalkmışımdır. Sabahın kör saatinde uyanmak zorunda olmak! Niye? Kim için? Sabahın kör saati dediğime bakmayın. Bir çok insanın duş alıp yeni bir iş gününe başladığı saat; yedi ila sekiz arası. Ne beladır bu vaktinde uyanma derdi. İlkokula başlamamla başladı bu dert. O zamana kadar rahattım. Gün henüz bölünmemişti. Yataktan kalmak için uyanmış olmam yetiyordu. Kimsenin “hadi kalk, geç kalıyorsun” ve peşi sıra gelen emir cümlelerini henüz sarf etmediği günlerdi. “Sabah sabah” ile başlayan cümleler için ergenliğe girmem yetti. Saatin alarmı çalınca, alarma geçmek gerektiğini de o yaşlarda öğrenmiştim. Sözlük anlamıyla: Beliren tehlikeye karşı direnebilecek, dayanabilecek duruma gelmek. Tehlike günün başlamasıydı ve her sabah bu tehlikeye karşı dayanabilecek duruma gelmek için hemen kalkıp ayılmak, “güne hazır insan” olmak yolunda klasik bir düzen içinde sırayla bir takım eylemler yapmak ve kurulmuş saat gibi zamana tam bir teslimiyet içinde güne başlamak zorundayım. Lanet olsun! Bana öğretilen bu. Çalar saatlerin sesini bilerek mi bu kadar ürkütücü yapıyorlar? Hangi psikolog ve nörologların ortak çalışmasının ürünü bu çalar saatler? Beynimin hangi sinirlerini uyarıyor bu ses?

O gün de çalar saatin sessizliği yırtan zırıltısı ile korku içinde uyandım. Yatağın içinde yarı büklüm doğruldum. Saati ezberlenmiş bir hareketle, o yöne bakmadan elimi uzatarak yakaladım ve tam tepesine öfkeyle bastım. Lanet olsun! Yataktan aşağıya sarkıttığım ayaklarıma takılan gözlerimi birkaç kere üst üste açıp kapattım. Arkaya doğru gerinmeyi denedim ama yatağın çekim gücü beni hızla arka üstü kendine doğru çekti ve ben yine ilk kalkma girişimimde başarısız oldum. Hangi dünyevi güç kalmamı emrediyordu? İşe gitmeyecektim işte! Öküz olmayı, insan olmaya yeğlerim. Yazın çalışıp kışın yatmak ve ineklerle çiftleşmek; öküz gibi yatmak ve bakmak istiyordum. Kalkmayacaktım. Öyle olmadı tabi ki. Her sabah uyanmak ve uyanmamak arasında gidip gelen beynim, nihayetinde kalkmak gerektiğini kabullenip sürüne sürüne de olsa banyoya kadar bedenimi yönlendirmeyi başarırdı. O sabah da bir iki sağa sola dönme sonrası, vücuduma giderek binen uyku yüküne ve uyuşuk beynime rağmen kalmayı zorda olsa becerdim.


Yüzüme vurduğum şehir şebekesinden gelen bol klorlu su, yağlı derimden damlalar halinde kayarken söylenmeyi de sürdürüyordum. Sıçrayan suların zamanla lekeleştiği aynada, varlığımı algılamak ve doğrulamak için suretime baktım. Dişlerimin, tuvalet taşı gibi sarardıklarını fark ettim. Aileden gelen diş sarılığını envai çeşit yöntemi denememe rağmen az da olsa giderememiştim. Sert kıllı diş fırçamla bastıra bastıra bir kez daha fırçalamaya başladım. O kadar sert bastırmışım ki, fırçanın sapı kırılarak elimden fırladı ve cüssesinden beklenmeyecek bir güçle tavandaki ampulü kırarak, cam kırıklarıyla birlikte yere düştü. Hay aksi şeytan! “Tam isabet”, dedim içimden. Saatlerce uğraşsam o ampulü vuramazdım. Banyo penceresiz olduğu için, tam anlamıyla karanlıkta kalmıştım. Yalapşap ağzımı çalkalayarak banyodan çıktım. Uzamış sakalarımı ellerimle sıvazladım. Yapacak bir şey yok, tıraş olmam imkansızdı. Ne takacak yeni bir ampul ne de takmaya zamanım vardı. On dakika içinde evden çıkmazsam şu lanet servisi de kaçıracaktım.


Olabildiğince seri bir şekilde hareket ederek, kahve içmek üzere ısıtıcıya su koyarken iç gıcıklayıcı bir takım sesler duydum. Sanki çok derinden geliyor ama bir o kadar da kulağımın dibinde yankılanıyordu. Sesin geldiği yönü tahmin etmeye çalışarak koridor boyunca ufak adımlar attım. Görmemi engelleyecek kadar olmasa da loş bir ışıkla aydınlanan koridorun sağ tarafında depo olarak kullandığım küçük odanın yarı açık kapısına vardığımda ses iyice yoğunlaştı. Daha önce nasıl oldu da fark etmedim şaşırdım. Kapı aralığından, kışlık kıyafetlerimi topladığım büyükçe kolinin içinde gözleri kapalı halde kanlı bir şekilde debelenip duran yavru kedileri, iri ve sarı alacalı bir kedinin yalamakta olduğunu gördüm. Hayda, al başına belayı! Korktuğum şey başıma gelmişti sonunda. Açık bıraktığım mutfak penceresinden girmiş olsa gerek diye aklımdan geçirirdim. Yedi numarada oturan yaşlı kadının beslediği kedilerden biriydi hiç şüphesiz. Daha dün akşam paçalarıma sürtünerek bir şeyler anlatmaya çalışmıştı. Yaşlı kadın, elbetteki yalnız yaşayan yaşlı kadın, üç öğün besliyordu bu sokak kedilerini. Açık buldukları pencerelerden, hop hemen içeri atlıyorlardı. Kedilerle, bu kadar yakın bir münasebetim olmamıştı daha önce. Daireye ilk taşındığımda onlarca kedinin etrafta gezindiğini görmüş, biraz afallamıştım. Korku denmese bile fazla yaklaşmaktan ürküyordum ve insanın ta içine işleyen bakışları tedirgin olmama yol açıyordu. İlk gecemin sabahında perdeyi açtığımda iki iri ve yaşlı kediyle göz göze gelmiştim. Pencere pervazında öylece yatıyorlardı. Ne benim şaşkın bakışıma ne de el hareketime tepki vermeden, hafifçe araladıkları gözleriyle bakıyorlardı. Yaşlıydılar ve her ileri yaştaki canlı gibi ölümü sakin sakin bekliyorlardı. Genç kedilerdeki o çeviklikten ve haşin bakışlardan eser yoktu. Sonraki günler onlara ve diğer kedilere alıştım. Açık buldukları pencereden eve atlıyor, ben zorla çıkarıyordum. Açıkçası, her seferinde bin bir bahaneyle kapıda beliriveren ve sırf merakından içeriye davet etmemi bekleyen yöneticiden daha becerikli ve dürüstüler. Bazı günler, kendimi bir tüy kadar hafif ve mutlu hissettiğimde, sütle beslediğim de oluyordu. Ürkmekle birlikte, süte doğru ağır ve çekingen adımlarla gelmeleri ve o an bakışlarında yakaladığım geçici masumiyet biraz olsun onlara yaklaşmamı sağlıyordu.


Isıtıcının atan düğmesiyle birden irkildim. Bir bardak kahve alıp, yine yanlarına geldim. Ne yapmak gerektiğini hiç bilmiyordum. Bir şekilde buradan çıkarmam ve giderek keskinleşen şu kokudan da kurtulmam gerekiyordu. Saatime baktığımda, servisi kaçırdığımı, halen pijama ve terlikle pazar erkeği gibi dolaşmakta olduğumu görünce telaşlandım. İşe geç kadım, kahretsin! Hemen telefona koşup, santralden gelen biyonik sesi yarıda kesip dahiliyi tuşladım:


- Alo, şey Raif ben halen evdeyim. Bir iki saat içinde orda olurum.

- Evgin nerdesin yahu? Dündar Bey seni sordu. Bak, bu üçüncü geç gelişin olacak.

- Hay, aksi. Kedi yavrulamış eve. Nasıl geleyim?

- Tamam, ben de mazeret izni yazayım sana. Neden olarak, “evimde kedi yavruladığından” yazarım. Hadi oyalanma. Taksiye atla ve hemen gel. Çok sinirli adam, ona göre.

- Dalga geçme be oğlum. Çok ciddiyim. Ne yapacağım ben şimdi?

- Erinin körü! İş aldı başını gidiyor sen ne diyorsun? Adam sinirli diyorum sana. Hemen gel.
- İyi ben başımın çaresine bakarım. Bir daha sorarsa bir şeyler uydur işte. Sağ ol.

- Hadi, oyalanma. Görüşürüz.


Ahizeyi yerine koyar kaymaz, kalan parçalarımı toparlayarak yatak odasına girdim ve bir çırpıda ne elime geçerse giyindim. Bedenimi ve zihnimi az sonra başlayacak koşuşturmaya hazır hale getirmek için tüm dikkatimi işe biran önce gitmeye odaklamaya çalıştım. Hatırlıyorum, gözlerim halen direniyordu. Kapının hemen yanında duran evrak çantamı alıp hemen çıktım. Ökçelerine basarak aşağıya indiğim ayakkabımı apartman kapısında giydim ve ceket cebimden sarkan kravatımı sokağın başını hemen dönerken bağladım. Giyiniktim; o kesindi ama halen kendimi yataktan yeni çıkmış gibi darmadağınık hissediyordum. Kediler tamamen aklımdan çıkmıştı. Bulvara çıkar çıkmaz ticari taksilerden birine el salladım. Önümde zınk diye duran taksiye sonunda binmiştim. Biraz rahatladım. Rahatça gevşeyebilirdim. İşe ulaşma sürem tamamen taksi şoförünün hüneri ve şehir trafiğinin insafına bağlıydı. Arka koltuğa iyice yerleştim ve aynadan bana bakan şoföre: “Portakal sokağı”, dedim. Trafik sakin görünüyordu ve taksinin içinde sanki yeryüzünde değil de yerçekimsiz bir ortamda, milyarlarca yıl uzaklıkta, uzay boşluğunda yol alıyordum. Ani bir firen hareketiyle sarsılan taksi gevşeyen tüm kaslarımı yeniden harekete geçirene kadar buhar olup terk etmiştim taksiyi. Önümüzde bir dizi kaza olmuş ve kavşakta bir birine burunlarından vuran iki arabanın arkası sıra diğer araçlarda öndekilere bindirmiş, trafik kilitlenmişti. Bulvar boyunca hareket edemeyen araçların korna seslerine eşlik eden bağırışlar arasında taksiden indim. Zaten şoför benden önce inmiş ve olay yerine gitmişti. Onu çağırıp, taksimetrede yazan ücreti ödemeye niyetlendim ama bir grup insanın arasında, sağ eli havada hararetli hararetli bir şeyler söylüyordu. Kafamdaki tek düşünce işe biran önce gitmem gerektiydi. Hızla yolun karşısına geçtim. Çevirdiğim taksi ile geldiğim mesafenin neredeyse yarısını tekrar kat edip, başka bir yoldan iş yerine sonunda ulaşmıştım.


Dört katlı, ön cephesinin bir kısmı granit kaplama, hiç hoşlanmadığım yavruağzı renkte boyalı binaya girdim ve merdivenleri çifter çifter çıkarak dördüncü kattaki ofise ulaştım. İçeri girdiğimde, kulağıma gelen klavye sesleriyle artık iş yerinde olduğuma emin oldum. Rahatladım. Hemen yan masada oturan Raif yerinde yoktu. Masasının üzerinde halen buharlar çıkan kahveden hoş bir koku yayılıyordu. Canım çekti. Bir yudum aldım. Sandalyeme oturdum ve zihnimi bir su kadar akışkan hale getirmek için zorladım. Gözlerim çalışma masamın üzerinde gezinirken bir not gördüm. “Evgin Bey, derhal insan kaynakları departmanına geliniz”. Yeterince açıktı. Kovulmuştum. Alacağımın hesaplanması için gidip o kendinden hoşnut, meymenetsiz personel müdürü ile muhatap olmak zorundaydım. Sandalyesini geri çekecek ve oturmamı işaret ettikten sonra elerini göbeği üzerinde bağlayacaktı. Baş parmaklarını birbirinin üzerinden geçirip benim verimsiz bir eleman olduğumu, iş saatlerine uymadığımı, şirketin personel politikası açısından vasatın altında bir eleman olduğumu vb. bir yığın özsüz cümleciği ezberlenmiş söz dağarcığıyla sarf edecekti. Raif de ortalarda yoktu. Onu bekleyip bekleme konusunda kısa süren bir karasızlık yaşadım. Hoş burada olsa ne yapabilirdi? Masa saatinin akreple yelkovanı her zamanki gibi insafsızca hareket ediyordu. Sabahtan beri yetişmeye çalıştığım iş yerinden geriye kalan, işten çıkarıldığımı ima eden emir cümlesinin yer aldığı sarı bir not kağıdıydı. Avucumun içinde dairesel harekelerle buruşturup çöp sepetine attım.


Fazla seçeneğim yoktu. Ya gidip muşmula suratlı herifle muhatap olacaktım ya da işe hiç gelmemiş gibi, sessizce merdivenlerden inip eve geri gidecektim. Eve geri dönme fikrine kendimce onay verdikten hemen sonra kediler aklıma geldi. Kahretsin! Tamamen unutmuştum. Hızla yerimden kalktım, ikişer adımla indiğim merdivenlerin sonunda nefes nefese kalmıştım. Danışmada çalışan özel güvenlik görevlisi kadının şaşkın bakışları altında kapıyı açtığım gibi sağ kolumu sokaktan geçen ilk taksi için kaldırdım. Arka koltukta müşterisi olduğunu fark edince, koşar adım taksi durağına yöneldim. Bir taraftan da, niye acele etmem gerektiğini düşünüyordum. Eve ulaştığımda ne yapacaktım ki? Ne yapmak gerektiğini bile bilmiyordum. Bu bir kaçıştı; sığınak bellediğim eve, odama ve bugün misafir olan kedilere.


Personel müdürünün bakışlarını biran için ensemde hissettim. Sokağa bakan oda penceresinden o arsız başını sık sık dışarı sarkıtırdı. Bakıyordu ama görmüyordu. Bahçede iki kayısı ve bir köknar ağacı vardı. Bir görüşmemizde, dışarıya bakıp “kayısı ağaçları çiçek açmış” demiştim. O ise ilgisizce imzaladığı evraklardan başını kaldırıp şöyle bir bakmış ve “evet, Nisan’ın on birindeyiz”, demişti. Tam ensemdeydi gözleri. Beni gözlerini kısarak takip ediyordu. Az sonra güvenliğe telefon edip, bilgi alacak ve “Evgin taksi durağına doğru gidiyor. Hemen çağırın odama gelsin”, diyecekti. Giderek paranoyaklaşıyordum belki de. Para-no-yak!


Taksi durağına varınca, ilk gördüğüm taksiye atladım. Şoförün gelmesini beklerken, oturduğum tarafın kapısı açıldı ve kıldan yana kısmetli surattaki koca yarıktan çıkan harflerin kulağımda bıraktığı yankı: “Öndeki araba ağabey”. İndim, öndeki araca bindim. Bu sefer de şoför : “Ağabey, sana zahmet arkadaki arabaya geçer misin? Her zaman benim götürdüğüm bir müşteri varda, ona gideceğim” Aklımı oynatabilir miyim? Lütfen! Şakaklarımdan akan ter damlacıklarını elimin tersiyle sildim ve beni giderek bunaltan kravatı ve ceketi çıkardım. Sonunda yola çıkmasında hiçbir sakınca olmayan taksiyi bulmuştum. Vakit öğleye yaklaşıyordu. Çınar ağaçlarıyla boydan boya sıralı bulvara çıkınca, içim biraz olsun rahatladı. Ne de olsa genişti, ferahtı. Yapraklar ve dallar arasından sızan güneş, hafif hafif esen rüzgarla birlikte kaldırımda ışık oyunları yapıyordu. Trafik gene sıkışmış olmalıydı. İyi ki de durdu. Koltuğa iyice kaykıldım ve şehir güruhundan gelen seslere tam teslimiyet içinde kendimi öylece bırakıverdim.

Sokağın başında indim. Adımlarım akşam yorgun argın işten dönen bir inşaat işçisinden bile daha yavaştı. Hızlanmak için beynimden gönderilen sinyale ayaklarım tepkisiz kalıyor; giderek daha da yavaşlıyordu. Son bir çaba apartman kapısına ulaştım. Alnımdan akan ter damlacıklarını bile silecek takatim yoktu. Apartmana girer giremez hissettiğim serin hava terli sırtımı bir bıçak gibi kesti, ürperdim. Biran yine personel müdürü arkamda beliriverecekmiş gibi korktum. Allah’ın belası!

Dairenin kapısını nasıl açtım inanın bilmiyorum. Bazen yorgunluktan bazen de aşırı dozda yaşam sevincinden veya kederden başka dairelerin kapılarını zorladığım olmuştur. Otomatik bir şekilde elim anahtara gidiyor ve sanırım gördüğüm ilk kapıyı açmaya çalışıyorum. Ruhum ve aklım başka yerdeyken nasıl oluyor da beyin denen muamma bu hareketi yaptırıyor halen anlayamadım. Belki yanlış kapıya yöneliyorum ama sonuçta kapıyı açmam gerektiğini hatırlatan ve eyleme geçiren bir bilinç bu. Tam ismini koyamıyorum ama otomatik devreye giren elzem bilinç veya öğrenilmiş yönelim hali de denilebilir. Bana gayet anlamlı geliyor bu kavramlar; çünkü, ben uyduruyorum bunları, eğleniyorum…


Usulca aralık kapıdan başımı uzattım. Gözlerim henüz kıpır kıpır bir karaltı içindeki holü taramakla meşgulken, kulaklarım can yakıcı, yürek dağlayıcı miyavlamaları duymakta gecikmedi. Kahretsin! Biraz huzur, huzur yok mu? Ayakkabılarımı çıkarmadan odaya koştum. Dişi kedi, kan lekelerinin küçük damlalar halinde kurumaya yüz tutuğu yün kazaklarımın üzerinde acı acı inliyordu. Yavrular yoktu görünürde. Ne yapacağımı elbette ki yine şaşırdım. Neler oluyordu? Yavrular neredeydi? Yatak odasından gelen gürültüyle irkildim. Pencereden atlamaya çalışan erkek kedinin ağzında, yavru kedilerden birinin; üç yavrudan sonuncusunun cansız bedeni sarkıyordu. Gözleri görüntüleri silikleştirerek kadar parlıyor ve gergin bacakları her an atlamaya hazır vaziyette bana bakıyordu. Can havliyle çıkarıp fırlattığım ayakkabımın teki camı kırmak dışında bir işe yaramadı. Camı kapamayı unutmuştum ve olan olmuştu. Dermansızlaşan bacaklarım daha fazla yüke dayanamadı ve olduğum yere çöktüm. Benim hatamdı; bundan daha kötüsü olamazdı. Yine geciktim, yetişemedim…

O günden sonra, evdeki bütün saatleri duvara fırlatıp kırdım. Yirmi yedi yaşına girdiğimde sevgilimin bana aldığı, basınca ve suya dayanıklı, kronometre göstergesi ile zamanında hayli değerli olan kol saatimi ayaklarımın altında ezerek un ufak ettim. Hayat şerbet gibi tatlı geldiğinden sarı alacalı kedime Şerbet adını verdim. Raif’in bitimsiz ısrarlarına rağmen iş aramadım. En sonunda o da pes etti. Dışarıdaki hayattan sıkıldığında arada bir uğruyor bana. Bir tür uzun mola veriyorum sanki ama beklediğim bir şey yok ya da devamı yok bu öykünün. Dışarıda akan hayata karışacağım bir gün mutlaka. Henüz değil. Henüz hiç değil! Ölmek fikri de hoş geliyor çoğu zaman. Olacak veya olabilecekler üzerinde akıl yürütemeyecek kadar mutluyum.

içindekiler








SAÇMALAMA HAKKI

Bu koku beni çıldırtacak...

Oturduğum yerden kalkıp, cama konmuş karasinek sürüsünün yanına başımı yapıştırıyorum. Açık pencereden şişkin karınları ile çıkıyorlar, ben olduğum yere çöküyorum. Soldan Sağa 1. Soru: Eski Mezopotamya’da bir uygarlık. Şu lanet koku dayanılır gibi değil, bulmacayı çözemeden bırakıyorum. Kokunun insan beyninde yaratabileceği tahribatı düşünmeden edemiyorum. Burnuma tıkadığım pamuklar artık hiç bir işe yaramıyor. Çıkartıp atıyorum. Beynim ve burnum işbirliği içinde beni çıldırtmaya çalışıyor ve ben ne yapacağımı bilemiyorum... Olduğum yere kıvrılıyorum. Burnumu kesip atmak istiyorum.

Üç gündür bir cesetle aynı evde kalıyorum. Otuz beş yaşlarında, beyaz tenli, garip bir saç kesimi var. Kadın. Artık pis kokudan ibaret şiş bir ceset. Ölmeden önce çırpınmaktan yorgun düşmüş; yorgun mavi-yeliş lekeli bir ceset. Bakteri yuvası, pislik!

Çaresiz bir bekleyiş içinde, açık pencerelerden gelen soğuk havayı içime çekmeye çalışıyorum. Ne yapsam? Bir bira daha açıyorum ve ‘Bjork’ dinliyorum yüksek volüm. Bilgisayar ekranında dönen girdap, renk cümbüşü midemi bulandırıyor, kusuyorum. Olduğum yere, ayaklarımın önüne. Beton zeminin üstündeki sarı-yeşil kusmuğa aldırmadan dünden kalan kuru fasulyeyi yemek için mutfağa geçiyorum. İçtiğim bira sayısı şimdi açtığım son şişe ile otuz yediye çıktı. Sürekli sarhoşum. Bilincim gidip geliyor. Başka türlü yapamıyorum. Üç gün önceydi…

Her şey her zamanki gibiydi. Akşam vakti, mesai bitimi işten çıkıp yürüyerek evime geldim. Posta kutuma bırakılmış ilanları, gıcık olduğum asker emeklisi herifin kutusuna sıkıştırarak bastım. Bundan garip bir zevk alıyordum. Posta kutusu ile herifin ağzı arasında kurduğum simgesel bağ hoşuma gidiyordu. Kapıyı yine ilk denememde açamadım. Anahtar deliği ile anahtar arasında bir türlü çözemediğim çatışma tekrar etti. Zorladım ve üçüncü denememde kapı ardına kadar açıldı. Bu görüntüyü seviyordum: Ardına kadar açık kapı, uzun ince bir hol, açık salon kapısı, tam karşıda pencere ve pencereden görünen sardunya saksılarıyla çevrili yan binanın teras katı. Her şey olağan seyrindeydi. Ayakkabılarımı çıkartıp, hemen kapının sağındaki seleye fırlattım. Bir teki girdi; diğeri duvara çarparak yere çakıldı. Yeni ayakkabılarımla attığım yetmiş beşinci basket. Kapıyı tek ayak darbesiyle küt diye kapattım. Gitmiş olmalıydılar. Saat 6’yı çoktan geçmişti. Sözleştiğimiz saat 5’di; yani evi ter etmeleri gereken saat. Anahtarı koymalarını söylediğim, mutfak masasının üstündeki cam kavanoza baktım. Yoktu. Birden tedirgin oldum. Henüz çıkmamış olabileceklerini düşündüm. Hiç hoşlanmam böyle şeylerden! Ses ettim: “Kimse var mı?” Çıt yok. Lanetler, anahtarı bırakmadan çıkmışlar. Her yeri dağınık bıraktıklarına emin bir şekilde yatak odasına yöneldim. Yatağımda gördüğüm şey, şimdi sadece mavi-yeşil lekeli bakteri torbası olan çıplak bir kadındı. Uyuyor muydu? Bir süre öylece kaldım kapıda. Hiçbir hareket olmayınca, kırmızı çoraplarımın yeşil halı üzerinde yarattığı zıtlık dikkatimi bir ara bozsa da, yatağa doğru yavaş adımlarla ilerledim. Uzun ince bacakları ve kalçalarındaki gamzeler, bir an için kendimi boşlukta hissetmeme neden oldu. Toparlandım. Nefesimi tutarak yüzüne doğru eğildim. Dudağının üst tarafındaki ben annemi anımsattı. İyice sokuldum. Hafifçe omzunu dürttüm. Hiçbir hareket olmadı. İkinci kez, bu sefer şüphenin de etkisiyle omzundan tutup salladım. Elimden külçe gibi kayıp yatağa düştü. “Ölü bu”, diye bağırdım. Üç gün önceydi…

Öğle vakti. Parkı enlemesine kesen yolda yürüyordum. Haftada iki kez yaptığım saçmalığım için oradaydım. Bulduğum ilk boş banka oturdum. Etrafıma bakınarak, bir birine yakınlaşan çiftleri görmeye çalışıyordum. Her şey beş sene, üç ay yedi gün önce başladı…

Yağmurlu bir gündü. Ellerimi bir türlü ısıtamıyordum. İşten çıkartılmıştım. Avareydim ve yapacak hiçbir işim olmadığı için parkta turluyordum. Yanımdan geçen bir çift dikkatimi çekti. İliklerine kadar işlemiş yağmurdan titreyen bedenleriyle sarmaş dolaş ıslak banka oturdular. Utanarak da olsa izlemeyi sürdürdüm. Uzun uzun öpüşmelerini, ruhlarının mekânsız salınışını ve sığamadıkları bedenlerinin kavuşma arzusunu hissetmemek mümkün değildi. Ya bu görüntüden çok etkilendiğimden yada sadece saçmalama hakkımı kullanmak istediğimden yanlarına yanaştım. Birden kendilerini geri çektiler. Baygın gözlerine şaşkınlık ifadesinin yerleşmesi çok uzun sürmedi. Bir şey söylemeliydim ve söyleyiverdim:

- Eviniz var mı?

- Ne?

- Gidecek diyorum, eviniz var mı?

- Yok, sana ne oluyor be adam!

Bana ne oluyor? Güzel soruydu.

- Yani diyorum ki, gidecek yeriniz yoksa evim hemen şu yan sokakta.

- Eee..Ne yapalım?

- Anahtarı verebilirim. Şey…yani yalnız kalmanız için

İkisinin de surat ifadeleri şaşkınlığı aştı; sanki başlarına bir balyozla vurmuştum. Bütün ifadeler aynı anda param parça oldu. Merakla cevaplarını bekliyordum. Bir birlerine baktılar. Sonuç beklediğimin tersi oldu:

- Nüfus kâğıdını da verirsen olur.

Düzgün giyimli bir adamımdır. Şüphe uyandırmam. İnsanların ilk dikkat ettikleri şeyin kıyafetler olduğunu bilirim. Ruhumun ve aklımın işleyişi son derece yabancı ve farklı olsa da sokağa çıkınca sıradan bir insan görünümüne bürünmeyi ve kaybolmayı tercih ederim. Suratımın oval oluşu ve bebeksi yüzüm hep iyi bir izlenim yaratır. Bundan olsa gerek beni bir yardım meleği olarak gördüler. Belki de onlar da ben gibi hafif kaçıktı. Bunu bilemem. İşte her şey o gün böyle başladı. Ondan sonraki günler ve aylarda bin bir çeşit tepkiyle karşılaştım. Birkaç kere dayak yedim, sapıklıkla suçlandım, toplu seks teklif edenler oldu ama o gün olduğu gibi anahtarı alıp gidenler de oldu. Evcil hayvan beslemek, düzenli egzersiz yapmak, kitap okumak gibi garip bir şey işte. Bana kalırsa bu yaptığım saçmalığın onlardan bir farkı yok.

Şimdi, kırk yedinci çiftin gazabına uğramış bir halde otuz sekizinci biranın kapağını açıyorum. Bu cesetten kurtulmanın bir yolu olmalıydı. Lanet herif! Üç gün önceydi…

Öğle vakti. Parkı enlemesine kesen yolda yürüyordum. Haftada iki kez yaptığım saçmalığım için oradaydım. Bulduğum ilk boş banka oturdum. Etrafıma bakınarak, bir birine yakınlaşan çiftleri görmeye çalışıyordum. Kafamı arkaya doğru çevirdiğimde, beklediğim çifti bulduğumu sandım. Kadın sürekli elini kolunu kaldırıyor, hışımla bir şeyler söylüyordu. Erkeğin yüzünde hep aynı ifade öylece duruyordu. Yanlarına gidip her zamanki cümleleri kurdum. Aynı anda “Evet, ver” dediler. Hiç bu kadar kolay olmamıştı. Anahtarı verdim. Saat beşte evimden çıkmalarını ve evi bıraktığım gibi bulmak istediğimi tekrar söyledim. Üç gün sonra şimdi…

Koku giderek kesif bir hal alıyor. Bir çaresine bakmam lazım. Her şey bir yana şu pembe terlikli budala kadın bu kokuyu alırsa… Kapı komşularından nefret ediyorum. Polise gidip her şeyi anlatsam, desem ki: “ Ben böyle boktan, saçma bir herifim. Böyleyken böyle oldu…” Hiç şansım yoktu. Cesedin üzerine eğildim. Kustum, tam gerdanının üzerine. Pislik!

Başımı bugün on yedici kez pencere dayıyorum. Bu sefer tam alnımı yapıştırıyorum, sonra burnumu ve derin derin nefes alıp veriyorum. Pencere yavaş yavaş buğulanıyor. Aşağıda, bana bakan herife bakmaya devam ediyorum. Tanıdım? Köpek oğlu! Bu, 0… Komik görüntümden sıyrılıp, pis kokulu havayı soluyarak kapıya koşuyorum; koştuğumu zannediyorum. Ayaklarım kana karışan alkolün etkisiyle yalpalıyor. Beynim ayaklarımı yönlendirmekte güçlük çekiyor; ardı ardına adım atamıyorum. Yakalamam lazım. Her şeyi itiraf etmeli, polise teslim olmalı. Bocalarken, anahtar sesini duyuyorum. Niye geliyor? Cehennemin dibi. Kolumdan güç alarak, azıcık doğrulup kapıya bakıyorum. Elimdeki bira şişeni fark ediyorum. Üzerime doğru geliyor. Hiç kımıldamıyorum. Yakamı kavrayamadan şişeyi indiriveriyorum, tam yüzüne. Sendeliyor, alnından akan kan göz çevresinde kümeleniyor. Bir taraftan da avazı çıktığı kadar bağırıyor: “Bittin oğlum sen, geberdin”. Yalpalayarak mutfağa gidiyorum. Çekmeceyi açıp et bıçağını çıkarıyorum. Salona geri dönemiyorum çünkü hedef tam görüş alanımın içinde. Üç gündür içtiğim biralara lanet ediyorum. Başım dönüyor, her şey giderek bulanıklaşıyor. Bıçağı sıkıca kavrıyorum ve karnı olduğunu tahmin ettiğim bir yumuşaklığa saplıyorum. Kapı açık olmalı, hafif bir esinti hissediyorum. Terlik tıkırtısı hız kazanıyor ve ben dizlerimin üstüne düşüyorum.

Yedi ay sonra, ranzama yapıştırdığım saçma haberi yüz otuz yedinci kez okuyorum:

‘Kıskançlık iki can aldı: Sevdiği kadını ve beraber olduğundan şüphelendiği erkeği üç gün arayla öldürdüğü iddia edilen zanlı suçunu itiraf etti. On sekiz yıl dört ay yirmi yedi gün hapis cezasına çarptırılan sanık Ankara Merkez Kapalı Cezaevine nakledildi” .

içindekiler








ANASON KOKUSU

Bayır bir dam. Damın altında iki göz oda. Çizgili perdelerin sımsıkı kapalı olduğu odada iki çocuk bir yatakta. Kısacık saçı ve gamzeli yüzü ile bir oğlan çocuğu derin uykuda. Kaynayan suyun çaydanlıkta çıkardığı buhar misali ağzından arada bir tıs tıs tıs sesler çıkarmakta. Yanında küçük bir kız; henüz dört yaşında. Islak zülüfleri yapışmış terli şakağına.

Uyuyamazdı küçük kız. Gözlerini açıp açıp kapıyor; kıpır kıpır dönüp duruyor yer yatağında. Korkuyor geceden, gecenin dipsiz kuyusundan, kuyudan çıkan garip seslerden. Görmemek için geceyi, yorganı çekmiş yüzünün üstüne ama gece ses etmekte; ürkütmekte küçücük sıska bedendeki minicik yüreği. Duvarda saat, tik tak tik tak… Duyduğu ile kalır, saatin kaç olduğunu bilemez. Anlar, gece saat daha bir çığlık çığlığadır.

Saten yüzlü yün yorganı iyice çeker üstüne. Gözlerini kısar, kısar, kısar… Sonra beliren yıldızcıklara bakar; gökyüzünde uçuyormuşçasına gülümser. Uyuyamaz. Uyumamalıdır; beklemelidir dedesinin gelişini.

İşte seslerini duyuyor. Bir devin yalpalaması gibi aralıklarla ve ritimsiz, pat pat pat. Artık korkmaz küçük kız. Bilir, annesi hemen kalkacak ve dar koridorun tavanında ölü bir ışık şavkıyacak. Hemen kalkar bir emir eri gibi, gözlerini kırpıştırır, eliyle ovuşturur. Annenin uykulu sureti yaklaşır yüzüne: “Kızım yatsana. Sen niye kalktın ah yavrum? Cin misin sen? Evet, Cin’iydi evin küçük kız. Bunu bir tek annesi söylemiyordu. Konu komşu da derdi: “Cin bu maşallah. Gözlere bak. Tü tü tü… Nazarlara gelmeye”.

Uzun bacaklarıyla dede kapıda belirdi. Küçük kız göklere bakar gibi baktı dedesinin yüzüne. Sırtında naylon çuval. Dede yalpaladı; sağa, sola, öne, arkaya. Olduğu yere çöküverdi, takatsiz. Çuvalın altından damlayan kırmızı sıvı mozaik beton zeminin üzerinde yayılıyordu, akarak yol alıyordu küçük kızın çıplak ayaklarına doğru. Dedeye sarıldı küçük kız. Korktu ben çarptım dedemi yine diye. Cinliğinden utandı. Sıkıca tutmaya çalıştı. Dede, takatsiz, titrek bacaklarını büktü, attı sırtındaki çuvalı yere. Kızıllık öbek öbek oldu betonun üstünde. Aldı küçük kızı kucağına, dayadı sırtını kireçli beyaz duvara. Küçük kız yorgun ve uykusuz başıyla, sokuluverdi dedesinin terli koynuna. Anason kokusunu içine çekti. Başı döne döne, iyice sokuldu anason kokan derin dehlize.

Anne söylenmekte içinden. Haklı, neydi bu başına gelenler. Hayat hiç gülmedi büyürken ona. Doğduğunda askerden yeni gelmişti ağabeyi. Öldüresiye dövdü annesini; sadece bu yaşta bu bebek ne diye. Küçükten başladı her şey. Şiddeti de gördü kardeşlerinden, zulme varan kıskançlıkları da. Ama Allah var, iyiydi kocası; iyi bakardı. Kayınbabadan da bir şikâyeti yoktu, bir de yemeseydi şu haltı gün aşırı. Uykulu gözlerle baktı ihtiyara ama bir tek kötü söz söylemedi. Çıkardı elbiselerini bir bir. Islattı onları mavi naylon leğene. Küçük kız kucağında, donuyla yarı çıplak kaldı dede. Küçük kız, çuvala baktı. Cesetler kızıl lekeler halinde sızdırmaktaydı son canlarını. Öldürmek günah değil miydi?

Ağabey derin uykuda hala. Rüya görmekte, hayli hoşnut: Ağaçlık bir yerden yürüyor iki arkadaşıyla. Beline dolamış yılanı zafer edasıyla arşınlamakta yolu. Yılanı nasıl öldürdüklerini ve yapılacak kemeri tartışıyorlar bağıra çağıra. Uykusu hafifliyor, rüya silikleşiyor ama hiçbir hengâme uyandıramaz onu. Bacaklarını boşalan yatağa rasgele savuruyor, yorgan iki bacağının arasında sıkışık iç geçiriyor, nefes alışları sıklaşıyor. Yeni rüyası bir kâbus, bağırdı bağıracak.

Dede, küçük kız kucağında giriyor odaya. Çekiyor yorganı, yatırıyor küçük kızı. İkisini de öpüyor yanaklarından güç bela. Atıveriyor kendini, akşamdan hazır temiz yatağa. Şimdi tüm aile uykunun ellerinde; en çabuk da küçük kızın gözleri düşüyor geceye.

Saat sabahın beşi. Dokuzun biri memur baba, ayakta, sabah serinliğinde yollara düşüyor. Esniyor, ofluyor, pufluyor. Babasının ayıbını temizlemek ona düşüyor. Yol kenarlarında kırık karpuzlar, parça parça eve yaklaştıkça. Bir bir topluyor poşete, kimse görmesin diye. Hâlbuki kaç defa söylemişti manav Ramazan’a: “Verme babama karpuz. Getiremiyor, mundar ediyor hepsini”, diye. Girer dükkânın kapsından: “Hele ver surdan üç beş karpuz. Bizim çocuklar sever”. Ramazan, tüccar, satacağı maldadır onun gözü: “Emrin olur, Refik Bey”.

Otuz yıl geçti, küçük kız büyüdü. Rakı içemiyor; ne zaman içse ağlıyor. Bir de, halen o çuvallarda ceset olduğuna -sırf böylesi daha esrarengiz olduğundan- inanıyor. Çapma vakalarına bakılırsa, Cin olduğundan artık emin.

içindekiler








SAAT KAÇ?

-Saat kaç?

-Beşe çeyrek var, dedi ve saati görmek için göz hizasına kaldırdığı kolunu diğer koluna dolayıp göğsüne dayadı. Başımı sallayıp nazikçe gülümsedim. Kötüden hallice diye düşündüm yani ekonomik durumu diyorum. Kimin? Yanımda oturan bayanın. Kısa boylu uzun etekli görmüyor musun?

Bir saat bilemedin bir buçuk saat geçirmek zorunda olduğum bir zaman dilimi…Ne yapmalı? Kalabalık çok kalabalık. Erken daha, güneş vuruyor bedenlerimize. Gölgeler önde bedenler arkada yürüyor insanlar. Gölgeme bakıyorum; hesaplıyorum gölge boyumu göz kararı. Var var daha çok var güneşin darbelerinden kurtulmaya.

Gök yüzünde bir tek bulut yok. Ne acı; mavi bir okyanus, adasız. Bir yere gitmeli ya da varmalı. Gezmeli miyim? İyi ama hiçbir soruma yanıt alamıyorum sizden. Kimden mi?

Yanımdaki kadın yavaşça doğruluyor. Bir sıkıntısı var; az önce kollarıyla sardığı göğüs boşluğundan fırlayacak kalbi. Aman Hanımefendi, ben tutamam. Bana öğretilmedi fırlayan bir kalbi nasıl tutacağım. Maazallah, şimdi akşam akşam bir sıkıntı yaşamayalım. Bana bakıyor. Bir şey söylemeliyim.

- Saat kaç oldu?

- Beşe on var, dedi yeniden yanıma oturdu. Saati sormasaydım gidecekti belki. Hemen kalkmalıyım.

Bir şey soracak, bakışlarını bana yönlendirdi. Mavi göz korkutur beni. Kaçmalıyım. Nereye?

Aniden doğruldum. Koşar adım, parkı boylu boyunca yardım. Akasya ağaçlarının birkaç tanesi doğru yerde değil. Şunu, bunu ve oradakini kesmek gerekiyor. Hah şöyle sıra düzen bozulmalı. Efendim bende asimetri tutkusu var. Anlatamadım galiba, öyle mi? Siz de hiç ses etmiyorsunuz canım. Bu yazı monologa doğru gidiyor. Hadi ama…

-Saat kaç?

-...

Kimse yok yanımda. Gölgem düşüyor çaprazıma.

“Evet” dedi Zagreus, “ama çalışırken böyle yaşayamazsınız…”

“Hayır , çünkü başkaldırı durumundayım ve kötü olanda bu”

“Evet” dedim usulca, 20’li yaşlarında "Tersi ve Yüzü" gibi bir eseri yazabilen A. Camus.

Gözlerime hakim olamıyorum, bütün parkı bir baştan bir başa kolaçan ediyorum. Gözlerim sadece gözleri görüyor. Tam karşıda iki göz, yanımdaki banklarda bir, iki, üç… Göz doluveriyor bütün park. Gözlerimi kapıyorum, aralık bırakmamacısına sıkıyorum. Öbek öbek göz geliyor, sıralı göz çiftleri…Bazıları tanıdık geliyor bana. Evet evet, her biri farklı bakıyor, bana, hayata, ölüme. Kendi gözüm gözüme bakabilir mi? Bakıyor efendim, bas bayağı bakıyor işte...

Ne kadar zaman geçti acaba? Önümden geçenlerin kollarına bakıyordum. Nerde bu saatli kollar? Ceplere girdi saatler. Boyacı çocuğun yanına çömeliyorum. Kahverengi bir iskarpini boyuyor. Bir ritim tutturmuş, hafif bir de ıslık. Koluna bakıyorum saat yok. Şuan tek istediğim sormadan saatin kaç olduğunu öğrenmek. Saatçi dükkanlarının vitrinlerine mi baksam. Ne yapsam. Gri bozuğu gözlerini bana çeviriyor ufaklık:

-Abla boyayıyım mı?

-Ne? Neyi?

-Ayakkabılarınızı abla, dedi. Ha evet ayakkabılarım. Yok yok kalsın. Sen bana saat kaç onu söyle be yavrum.

Söyleyemez saati yok ki.

-Boya, dedim ama saat lazım bana. Bir ıslık çaldı. Tam göremeyeceğim bir uzaklıktan ıslığa ıslıkla yanıt geldi. Çocuk Laz, anlamalı mıydım burnundan?

-Beşi çeyrek geçiyor abla, dedi. Çocuğu öpesim geldi. Öptüm de. Alnından akan ter damlalarının izi vardı yanaklarında, tuzlu damlaların yol bulduğu.

Ayakkabılarımı az önceki müşteriye göre daha mı özenli boyadı yoksa bana mı öyle geldi. Sevdim çocuğu, o da beni. Göz etti ben ayrılırken; haydi eyvallah der gibi dostça. Velet, dedim adına. Efendim niye velet? Velet işte...Çocukları sevmem, çocuğu severim. Bu çocuğu da sevdim. Doğayı da sevmem, falez kıyıları severim. İnsanları da sevmem, hayvanları da sevmem. Ben bütünü sevmem Efendim, seçerim. Kendimi de sevmem, parçalarımı severim ben. Anlatamadım yine...Siz de hiç ses etmiyorsunuz. Ben yazayım siz okuyun. Yok öyle yağma. Saat kaç, siz onu bir söyleyin.

içindekiler








UYKUSUZUN RÜYASI

Gölbaşı dolmuşunda, arka dörtlü koltukta dördüncü kişi olarak oturuyorum. Cam kenarına yapışık olmam mekandan bağımsız olmamı sağlıyor. Sağ tekerin her zıplayışında ve şoförün her küfründe kedi misali ürkerek, üzerinde çalıştığım mimari projeye son şeklini vermek için kalan saatlerimi hesaplıyorum. On yedi saat, hadi bilemedim on sekiz saat içinde yetiştirmem gereken proje, çağdaş ve geleneksel mimari tarzların birleştirilmesiyle yükselecek çok katlı bir alışveriş merkezine ait. Muhtemel hiç alışveriş yapmayacağım, sadece yanından geçerken projesini çizdiğime inanmak istemeyeceğim bu yükselti için beynimin hangi hücrelerini öldürdüğümü tahmin bile etmek istemiyorum. Dolmuşa binen kişi sayısı nefes almaya olanak tanıyacak seviyeyi çoktan geçti. Şimdi, ten, ter, ucuz parfüm ve ne olduğunu anlayamadığım kokuların içinde varlığımı unutmak istiyorum. Cama daha çok yaslanıyorum.

Tekerler hızla dönüyor, Konya Ankara arası otobanda son sürat ilerliyoruz. Metal, lastik ve plastik yığınlarından ibaret arabalar sağlı sollu fark atıyorlar birbirlerine. Bir kısmı hudutsuz yol alıyor, asfalta lastik izleri bırakıyor. Camdan vuran farlara, önce bir tavşan gibi dikkat kesiliyorum. Farlar çoğaldıkça zayıflamaya başlıyor, yanımdaki iki yolcunun sesleri uzaklaşıyor, gözlerim yavaş yavaş kapanıyor, kır yedi saatlik uykusuzluğa dayanamayan bedenim gevşiyor…Rüyayla bezeli bir uykuya dalıyorum.

“Uçsuz bucaksız düz bir arazide yürüyorum. Aklımda tek bir şey var; balığım. Sarı pullu balığımı arıyorum, güneş tepemde. Gökyüzü tepeleme bulut yüklü. Hiç düşünmüyorum bile dümdüz ovada balığın işi ne diye. Sadece balığımı arıyorum; gözüm kıraç toprağa sabit, aranıyor, ayaklarımla durup durup eşeliyorum toprağı. Her eşelememde envai çeşit mahlukat çıkıyor ve çıktıkları gibi kaçıyorlar. Yılmıyorum, nedenlerini, niçinler, nasılları düşünmeden yoluma devam ediyorum. Koca ovayı ortasından yararak yürüyorum. Güneşin hışmı bile yolumdan alıkoyamıyor beni. Bir kez daha eşeliyorum toprağı, toprak kabarmaya başlıyor. Sarsıntıdan yere düşüyorum. Giderek daha geniş bir alana yayılarak kabarmaya devam ediyor, derin çatlaklar oluşuyor. Bir sağa bir sola yalpalıyorum. Çatlaklardan mahlukatlar çıkıyor ve toplanıyor kabartının etrafına; çember oluşturup el çırpıyorlar. Toprak kabardıkça kabarıyor. Tam tepe noktasından sarı pullu bir balık fışkıran suyla birlikte havalanıyor ve toprağın üzerine düşüyor. Bir süre debeleniyor. Kabaran toprağa tırmanıyorum. Balığa ulaşmaya çalışıyorum, olmuyor. Kuyruğunu çırpıyor, solungaçları açıp kapanıyor. Sürekli kayan ayaklarıma hakim olamıyorum, tepecikten geri yuvarlanıyorum. Toparlanmam fazla uzun sürmüyor, tekrar tırmanıyorum. Göz hizamda balığım son nefesini veriyor. Çığlık atıyorum: “Balığım, sevgili balığım”. Mahlukatlar hep bir ağızdan mütemadiyen bağırıyorlar: “Her insan sevdiğini öldür!”. Dayanamıyorum: “Ben sadece onu bulmak istedim”. Sesleri giderek yükseliyor: “Her insan sevdiğini öldürür”…

Dirsek darbesiyle uyanıyorum. Küfreden ağız bu sefer kalkmamı emrediyor. Son durakta olduğumuza benzer laflar çıkıyor ağzından, bir de galiba hemşerim diyor. Soğuk soğuk terlemişim. Kasığım ıslak, hissediyorum. Gözlerimi ovuşturuyorum. Balığın son hali gözlerimin önünden gitmiyor. Ürküyorum. Beynimin oyunu bu biliyorum ama gözlerimden biriken yaşlara hakim olamıyorum. Dolmuştan bir suçlu gibi iniyorum. Rüyanın etkisiyle, geriye doğru yürüyeceğim yolu seçmekte zorlanıyorum. Günlerce karanlıkta kalmış gibi, ilk ışıkla temasta gözlerimi tam olarak açamıyorum. Tuzlu göz yaşlarımla karışık ter damlalarını silmeye çalışıyorum. Caddeden gelen araba sesleri ile irkilen kulaklarımı kapatıyorum. Bir şekilde adım atıyorum yada attığımı zannediyorum. Sersemlemiş bir halde kalabalık bir sokağa giriyorum. Rüyanın etkisinden kurtulmakta zorlanıyorum. “Her insan sevdiğini öldürür”, cümlesinin beynimde yankılanması, sokağı tam anlamıyla algılamamı engelliyor. Evim, sokağın sonunda, ikinci apartman, üstten dördüncü daire. İnsan aklı, en onulmaz durumlarda bile çalışmaya devam ediyor. Bir an önce evime gidip duş almak istiyorum. Üzerimdeki kötücül büyünün, suyla ızgaradan lağıma, oradan da Ankara Çayı’na karışacağına inanıyorum. Ellerimi ceplerimden çıkarıp, bedenimin varlığından emin olmak için kollarımla kendime sarılıyorum ve kollarımı bir süreliğine rahat bırakıyorum; boşlukta bir kuklanın kollarıymış gibi sallanıyorlar. Gerginliğim biraz olsun azalıyor ve ben o lanet rüyayı düşünmek bile istemiyorum.

İki senedir anahtarımla kapıyı açıyorum. Annemi ve babamı üç ay arayla kaybettikten sonra aynı evde kalmaya devam ettim. Hiçbir şey eklemedim ve hiçbir şeyi çıkarmadım; eşyalar, aile saadetini gösterir çerçeveli fotoğrafların asıldığı duvarlar, tencere, tava, havlu, yatak, yorgan…Hepsi yerli yerinde duruyordu. Otomat söndüğünde, içeriye yeni adımımı atmıştım. Ayakkabılarımı biran önce çıkarıp ayaklarımı cendereden kurtarmak için acele ediyorum. Tam bu esnada, gözüm ayakkabılığın üstünde yarı açık duran kitaba ilişiyor. Oscar Wilde’ın “Ballad of Reading Gaol” şiiri açık vaziyette, öylece bırakıp çıkmışım. İçten bir kahkaha atıyorum. Rüyamda durmadan tekrarlanan cümlenin kaynağı bu işte! Tonlarca ağırlıktan kurtulmuş gibi hafifliyorum. Daha rahat ama yine uykusuz bir şekilde odama giriyorum. En kısa zamanda rüyaların kaynağı ve insan fizyolojisi ve psikolojisi üzerinde yarattığı etkiyi araştırmaya karar veriyorum. Gözlerim iki küçük ateş topu misali yanıyor. Duşa girmek üzere banyoya yöneldiğimde, koridor duvarında asılı fotoğrafa gözüm kayıyor. Sevgilim aklıma düşüyor. Gördüm rüya ile kurduğum bağlantı sonucu istem dışı bir çığlık atıyorum Cep telefonuna sarılıyorum. O can sıkıcı mekanik ses: “Şuan aradığınız kişiye ulaşılamıyor”, diye ısrarla tekrar ediyor. Aklımı başıma toplamaya çalışıyorum. Kitabı alıp, şiiri bir kez daha her bir kelimesinin üzerinde dura dura okuyorum. Rüyaların gerçekle bağı konusunda aklımın talimatlarına kulak asmadan ip ucu yakalamaya çalışıyorum. Tekrar numarayı çeviriyorum. Yine aynı ses…“Çıldırmış olmalıyım”, diye içimden söyleniyorum. Uykusuzum biliyorum ama şu lanet şüpheyi üzerimden atamıyorum. Oda da bir uçtan bir uca yürüyorum. Felaket senaryoları çekirge sürüsü gibi beynimi talan ediyor. Tekrar deniyorum; aynı ses…Bir taraftan kendimi toparlamaya, yetiştirmem gereken projeyi düşünmeye çalışıyorum. Buzdolabından aldığım buz gibi birayı bir dikişte, bırakmaksızın içiyorum. Ağzımdan taşan köpükleri silerken, zil sesi duyuyorum. Biranda kendimi kapıda buluyorum. Koridoru nasıl geçtim bende hatırlamıyorum. Elimde boş bira şişesi olduğu halde can havliyle kapıyı açıyorum. O, kapıda bir güneş gibi gülümseyip ardından şimşek gibi kaşlarını çatıyor: “Yahu ne bu hal? Gözlerin kan çanağı gibi. Aşk olsun. Hadi bakalım işinin başına. Ben sana bir kahve yapayım”. Gözlerimden yaşlar boşalıyor ve Ona sımsıkı sarılıyorum. Ne olduğuna bir anlam veremese de bana eşlik ediyor; öylece kalıyoruz...

içindekiler






MASAL

Bakıyorum günlerdir…

Başım kamera misali kayıt altına alıyor; kameradan daha öte yazabiliyor.

İhtiyaç molalarım dışında oturduğum sandalyeden bir an olsun ayrılmadan çekiyorum ve notlar alıyorum. Odalarımız karşılıklı; aramızda sadece dar apartman boşluğu var. O kadar yakınız ki, en ufak hareketini rahatça izleyebiliyorum.

İki kanatlı pencereden içeriye dalan gözlerimle, kır saçı darmadağınık, battaniyeye sarılmış bir halde boylu boyunca yatan adama bakıyorum. Apartman boşluğuna, gökten beyaz lekeler halinde dökülen iri kar taneleri cama vurdukça netlik kayboluyor. Yine de, tüm dikkatimle yatağa odaklanarak bakmaya devam ediyorum.

Yüzün koyun yattığı yatağı yutarcasına derinden bir nefes alıyor. Ensesinde gittikçe şiddetlenen ağrının, belki de ağrıdan çok basıncın etkisiyle olsa gerek ha bire eliyle ensesini ovuşturuyor. Külçe gibi ağırlaşan bedenini sıcak yataktan çekip kaldıramıyor. Çabaladı, olmuyor. Bir defter, sigara paketleri, ağzına kadar dolu kül tablası ve birkaç kitap, yatağın hemen yanındaki küçük yuvarlak sehpanın üzerinde duruyor. Sehpaya doğru eğilip üç gündür aralıklarla bir şeyler karaladığı defteri uzun, ince parmaklarıyla açıyor ve aldığı notlara bir yenisini daha ekliyor.

“Tarih: 3 Aralık 2005. Alaca karanlıktan beri aralıksız yağan karla dışarısı beyaz bir aydınlığa büründü. Demirden bir alev gibi yanan ısıtıcı, içerde bulunan her şeye ağır bir rehavet kokusu yayıyor. Uzun ve karlı bir kış gecesi ve ben buradan; bu odadan 74 saat 17 dakikadır hiç çıkmadım. Tam köşeye yerleştirdiğim bilgisayarda yüksek volüm ile “Tiger Lilies” çalıyor. Perdelerim açık, yavaş yavaş düşen kar tanelerinin oynaşmalarını görebiliyorum. Bu nasıl bir güzellik Tanrım! İnsanı secde etmeye davete edecek kadar büyülü bir ortam; beni kendimden geçirecek kadar güçlü. Hiçliğe ramak kaldı…”

Yazdıklarını görme imkanına sahip değilim; görüş mesafem buna olanak tanımıyor. Pencereye doğru yürüyor, tam karşımda şimdi. Göz göze gelebilirdik ama başını kaldırmadan pencereyi açıyor. Artık soluduğu havayı soluyabiliyorum. Odasından yayılan sesler boşlukta yankılanarak kulağıma kadar geliyor. İçimdeki merak kurtçukları giderek çoğalıyor; zapt etmekte zorlanıyorum. Odayı boydan boya geçerek kapının hemen yanındaki prize basıyor: Çıt. Işık ışığa, renk renge karışıyor. Şimdi kara rağmen çok daha net bir şekilde görebiliyorum. Kapının hemen yanında, yan yana duvara monteli iki büyük kitaplığın tavana kadar uzanan rafları tıka basa kitap dolu. Köşedeki bilgisayar ekranından çalışma masasına düşen yansımalar, müziğin ritmine göre canlanıp sönüyor. Tekrar görüş alanıma giriyor. Ağır çekimde hareket ediyor. Aynı yavaşlıkla ve sakinlikle askıdan paltosunu alıp giyiyor, düğmelerini ilikliyor, yakasını kaldırıyor ve günlerdir kısıtlı hareket etmenin getirdiği hamlığı atmak istercesine olduğu yerde arkaya doğru geriniyor.

Nereye gidiyor? Saatlerdir çıkmadığı odadan neden çıkmaya karar verdi? Dünya (da) sanki sadece ikimiz; O ve ben varız. Ben ondan haberdarım. Onun beni fark etmediği de ortada. Kendi yer küresinde, tek başına kafasından neler geçiriyor? Belki de hayatını iri gözenekli bir kalburdan geçiriyor. Beynimin karanlık dehlizlerinde bu düşünceler geçerken, gözlerim çekmeye devam ediyor.

Sehpanın üzerinde yarı açık duran deftere tekrar eğiliyor:

“Kar o kadar güzel ki dayanamadım, çıkıyorum…Korkuyorum!”

Işığı kapatıyor ama pencere açık; sanki uçup gitmiş gibi kuş, boş kalıyor kafes. Hemen merdivenleri daha rahat görebileceğim yan odaya geçiyorum. İnişinde gidişin ağırlığı; her adımının bir anlamı var, hissediyorum. Çözemedim…Oturduğum apartmanın kapısını var gücümle açıp kendimi dışarıya atıyorum. O’nu mavi metal kapıyı açarken görüyorum. Kar alabildiğine yağıyor; illa beyaz, beyaz, beyaz…

Birkaç adım atıp, elleri paltosunun cebinde, yüzünü göğe doğru kaldırıyor. Bir süre kalıyoruz böyle; ben ona bakıyorum, o göğe. Ebruli durur mu bir insan? Duruyordu işte. Evrende dönen dünya; dünyayı kuran aslında bir çift göz; göz göz yapraklı ağaç... Yeşile çalar mı bir insan kış günü? Çaldı işte! Yağan kar mı büyüledi beni yoksa kara bakan yürek mi? Neden sonra yakasını düzeltiyor ve paltosunun düğmelerini tek tek açıyor. Saçlarını arkaya doğru eleriyle tarıyor. Elleri şaşmadan yerine; paltosunun cebine tekrar dönüyor. Bir sırrı saklarmış gibi ellerini cebinden çıkartmıyor. Sezgilerimin doğru çıkmasından korkuyorum.

Kar şiddetini iyice artıyor, gözüm görmez dilim söylemez oluyor. Varoluşun sırrına eriyorum sanki. Giderek yükselen beyaz bir örtü içinde küçülüyoruz. Kar taneleri kirpiklerime süzülerek iniyor ve oracıkta tatlı bir uykuya dalarak eriyor. Kar, inatla ve kesintisiz güzelliğini sergiliyor.

Usulca uzanıyor olduğu yere. Üzerine yağan kar kısa sürede onu beyaz kristallere buluyor. Uzandığı yerden üzerine raks ederek inen kar taneleri içinde, öylece yatıyor. Artık gözü kapalı karın yağışını seyrediyor, hissediyorum. Ağzımdan buhar çıkaran canlı bir heykel gibi öylece bakakalıyorum. Büyülenmiş bir halde, kahreden beyazda kayboluyor ve Tanrı'nın oltasına doğru bilerek süzülüyor.

Elimi uzatsam verir mi elini, duyar mı sesimi? "Kar, donmuş su buharı parçacıklarıdır", desem gelir mi benimle? “Dünya yok, yer çekimi yok, kent yok, bulvar yok, ev yok…Mekan, an! Gerçek yok, düş yok, arzu yok, kin yok, öfke yok. Ruh, an!" desem dinler ve anlar mı?

Kar tanecikleri yağmaya, o ise hareketsiz bir halde yatmaya devam ediyor. Gözlerini dahi kırpıştırmıyor. Her şey giderek masalsı bir görünüm kazanıyor. Varlıklar, gerçekliklerini yitiriyor. Madde tinsel güçlere yenik düşüyor; düşsellik her yeri kaplıyor ve tüm evren karla birlikte başka bir boyuta geçiyor. Zaman, tespih taneleri gibi dağılıyor. Şah damarımı hissetmeye çalışıyorum.

.

Son bir çabayla, karda giderek yok olan adamı görmeye çalışıyorum. Cebinden bir şey çıkardığını fark etmemle, o şeyin bir bıçak olduğunu kavramam arasında geçen bir anlık süre, maddeyi hakim kılıyor. Tek hareketle, gözlerimin önünde her şey bitiyor. İki eliyle sımsıkı kavradığı bıçağı tam kalbinin üstüne saplıyor. Karda düzensiz ritimler halinde sarsılıyor tüm bedeni. Bahçedeki beyaz örtüde, bir bıçak darbesiyle boşalan can, sıcakkan, karı eritiyor ve kılcal damarlar gibi ince yarıklardan derinlere sızıyor…Kar fütursuzca dökülüyor; inatla yalanlıyor gerçeği. Dayanamıyorum gözlerimden cıva tanecikleri gibi yaşlar yuvarlanıyor. Görüntü kilitleniyor…

içindekiler








ÇÖPLÜK

Kesif sidik kokusuna daha fazla dayanamayan Rüstem, karısını dürtükledi. Koca memeli karısı Fadime öyle ha deyince uyanan karılardan değildi. Yorganın altına usulca başını sokarak karısına tekrar sokuldu. Göğüslerini sert, nasırlı elleriyle okşadı, elini yavaş yavaş aşağıya lastikli dondan içeriye sokmaya çalıştı. Fadime’nin hışımla donunu çekmesi ve Rüstem’i itmesi bir oldu. “Sabah sabah ne dellendin Rüstem? Çocuklar duyacak, bak gücük olan ümüğü yettiğine ağlıyor” Rüstem, gerildi yatağın içinde, ellerini yumruk yapıp sert bir şekilde ovuşturdu gözlerini ve epeyce uzayan sakalını, güneş yanığı yüzünü elinin içiyle baştan aşağı sıvazladı. İçinden ana avrat küfür savurdu. Hayat mıydı bu? Dinine yandığımın dünyası ömür böyle geçer miydi? Bir yandan bunları düşünürken bir yandan da iç donunun içine soktu atletini. Yataktan kalkıp, helanın yolunu tuttu. Tek göz evde, küçük oğlanın sidik kokusuna bok kokusu da eklenerek nemli havayı iyice ağıtlaştırdı.

Fadime’nin önce koca göğüsleri sarkıttı yataktan ve yarı büklüm, bezgin bir şekilde kalktı. Küçük oğlanın yanına vardı. Altını temizlemeye üşendi. Çıkardığı gibi donunu, giydiriverdi yatağın hemen yanında duran zıbını. Bir gün daha giysin, biz kolay mı büyüdük diye söylendi içinden. Boklu donu banyoda leğene ıslattı.

Hanede üç kız iki oğlan daha vardı. Küçük oğlandan büyüğü altı, onun büyükleri kızlar yedi ve dokuz, en büyüğü de on bir yaşındaydı. Fadime dersen, daha otuzlu yaşlarındaydı.Yaşını tam bilmiyordu. Belki otuz, belki otuz beş. Fark eden bir şey yoktu onun için. O, Rüstem’in karısı, Topal Abdullah’ın kızıydı. Dünyası, iki sokak ötede biterdi. Zaman dersen gün doğumu ile batımı arasında; ev işleriyle, çocukların sırtını başını yıkamakla, üç öğün yemek yapma telaşıyla bilmeden geçer giderdi. Ömür denen daha ötesi var mıydı? Hiç bilmezdi. İlk evlendiklerinde Rüstem O’nu Ulus’a götürmüştü. Ulus Meyda’nına gelince önce kalbi yerinden fırlayacak gibi olmuş, sonra kalabalıktan ürkmüş ve heykellerin altında donup kalmıştı. Bir de Rüstem O’na dondurma almıştı. Görüp göreceği buydu işte. Ara ara o gün aklına geldiğinde, sanki hiç gitmemiş gibi gelirdi. Ne kendisi ne de Rüstem dolaşmamıştı bulvarda. Öylesine geçmişte kalmıştı, otuz küsur yıllık ömrün tek güzel anısı olarak.

Rüstem, tahta kapılı, hemen evin bitişiğindeki tuvaletten çıkıp, şöyle bir bakındı etrafına. El arabasına gözü ilişti. Bu gün dedi, büyük çöplüğe gideyim. Hava daha yeni yeni aydınlanıyordu. Puslu Ankara havası evin bulunduğu tepeyi sarıp sarmalamıştı. Rüstem, ürktü havadan; pusun içinde bir tek kendi gecekonduları görünüyordu. Yapayalnız, terk edilmiş bir dünyada tek başına kalmış gibi hüzünlendi. Evin demir kapısını iterek girdi odaya. Sobaya atılmış lastiğin kokusu odanın havasını iyice ağırlaştırmıştı. Karısını aradı gözleri. Banyodan gelen su sesinden seslendiğini duymadı karısı. Rüstem, pantolonunu giyip, bir güzel lastikle bağladı belini. Üzerine, anacığının ördüğü bollaşmış yün kazağı ve dün çöpten bulduğu ceketi giydi. Yaz kış kalın giyinirdi. Çocukluğunda geçirdiği zatüre dönem dönem yine alevleniyor ve ateşini çıkarıp yatağa bağlıyordu. Bu ekmeksiz eve gelmek demekti; sekiz kişinin aç kalması demekti. Dinime imanıma, bilsem cehennemde yanmayacağımı aha şuracıkta gebertirdim kendimi, diye geçiriyordu aklından her sabah ve akşam. Arada geçen zaman da kendini dinlemeye zamanı kalmıyordu. Çoğu zaman sabahın kör saatinde başlayan çöp deşme işi, günün batmasına kadar durmaksızın çalışmayı ve dikkati gerektiriyordu.

Gecekondunun yıkık dökük bahçe duvarına bezgin bir şekilde yatmış üç beş kedi sabah mahmurluğu içinde baktılar evden çıkan Rüstem’e. Yerden aldığı taşı, tüm hıncının, umutsuzluğunun ve onulmazlığının tek sorumlusu kedilermiş gibi fırlattı onlara. Alaca karanlığın yutucu sessizliğinde kediler can havliyle viyaklayarak kaçıştılar sağa sola. Rüstem el arabasının soğuk demirini kavradı, sürdü arabayı pusun içine, yeni bir güne bilinmeze doğru. Ağaçlara tünemiş serçelerin ötüşleri bile acıklıydı; yaşam sevincini değil açlığı çağrıştırıyordu. Bu mahallede serçeler bile garip garip öterdi. Bunu herkes kadar Rüstem’de hissederdi.

Yarım saat sonra, Mamak Çöplüğü’nde işe koyuldu Rüstem. Bulabildiği küçük büyük tüm demir ve plastik atıkları yüklüyordu el arabasına. Eskiye göre fazla bir şey kalmıyordu. Geceden, çöpler buraya daha ulaşmadan, mahalle mahalle gruplar kurup para eden çöplerin toplandığı söyleniyordu. Kader, dedi Rüstem. Kafasını bir an olsun kaldırmadan, söylenenlere aldırmadan çöp tepeciklerinin birinden diğerine metreler kat etti. Yorgun düşünce soluklandı, hafif hafif öksürük başlamıştı. Her geçen yıl takatsizleşiyordu. Kim derdi ki henüz daha otuzlarında. Elliden fazla gösteriyordu.

Az daha dolandı. Kolu kopuk bir bebek, boya kalemleri ve giyilebilecek durumda giyeceklerin olduğu bir poşet buldu. Poşetin içine, altlara doğru elini daldırdı. Ne zaman ne çıkacağı hiç belli olmuyordu. Bazen, içi bozuk paralarla dolu, öylece bırakılmış kumbara veya giyeceklerin cebinde unutulmuş kağıt para bile çıkıyordu böyle poşetlerden. Tombala çeker gibi karıştırdı bir süre poşeti. Silindir şeklinde bir şeye dokundu eli. Tuttu, çekti poşetten. Çekerken boya kalemleri de etrafa saçıldı. Üzerinde, ‘Macar Salam’ yazıyordu. Canı çekti ucundan açıp ısırmak istedi. Yapmadı, boya kalemlerini de toplayıp evin yolunu tuttu. El arabasının tekerlek gıcırtısı, Rüstem’in kesik nefesi, akşam ezanını okuyan imamın davetkar sesine karıştı. Bir gün daha geçti Rüstem için.

Eve vardığında, sarı ışık süzülen pencereden ta sokağa kadar gelen bağırışlar duydu. Yine bir birine girmiş bizimkiler diye düşündü. Bahçe kapısında az soluklandı. “Fadime, hele bir bak”, diye seslendi. Fadime dışardan gelen sese kulak verdi, büyük oğlanın bir süredir çektiği kulağını bıraktı ve bahçeye çıktı. Rüstem, elinde tuttuğu poşeti verdi karısına ve ayak yoluna gitti. Fadime, poşeti aldığı gibi hışımla girdi içeriye. Çocukların her birine birer tane indirdi. “Babanız geldi, susun gayri”, diyerek tehditkar bir şekilde kaşlarını çatıp elini beline koydu. Böyle durunca daha bir heybetli oluyordu. Bunu Fadime’de fark etmişti. Mindere üst üste büzüşmüş halde poşete gözlerini diken çocuklarına “Bakın bakalım ne var ne yok içinde”, diyerek küçük tüpte pişirdiği mercimek çorbasını karıştırmaya başladı. Küçük kız bebeği kaptı hemen, oğlan ve en büyük kız kalemleri paylaşma savaşına girdiler. Oğlan, kızın saçını çekerken, Rüstem içeri girdi. Çorbanın mis gibi kokusunu içine çekti. Poşeti çekiştirip duran oğlan ile kıza, öfkeli bir bakış fırlattı. Ürken çocuklar, öylece bırakıverdiler poşeti. İçinden yuvarlanan salam Rüstem’in ayaklarının tam yanına gelip durdu. “Hadi bakalım yaşadık, değişik bir şey yiyeceğiz bu akşam”, dedi. Bu sefer şefkatle baktı çocuklarına, hatta karısına bile. Az rastladıkları bu bakışı kaçırmadı çocuklar, salamı karısına doğru fırlatan babalarının kanatları altına giriverdiler. Rüstem, öptü çocuklarını. Bir an için de olsa, tüm hane halkının gözlerinde farklı bir ışıltı belirdi; başka hiçbir şey değil mutluluktu bu.

Ertesi gün, tirajı düşük birkaç gazetenin üçüncü sayfasında küçük puntolu şöyle bir haber yer alıyordu: “Çöpten buldukları salamdan zehirlenen aile: Baba ve çocuklar öldü, anne yoğun bakımda. Cahillik….”

içindekiler








DİYALEKTİK

Saat gece yarsını geçiyordu. El arabasının tekerlekleri, yağan yağmurla ıslanmış asfaltla her buluşmasında iç geçiriyordu. Yağmurun artık ıslatamayacağı kadar ıslak çocuk, kendisine doğru yavaş yavaş yaklaşan çöp kamyonun farına karşı ellerini siper etti. Yorgun bir çift kara göz kırpıştı gecede. Anladı çocuk, henüz on birinde, bu son çöptü. Çöp kamyonundan inen adamın el hareketiyle yol alması gerektiğini bilirdi. Soğuktan hissizleşmiş parmaklarıyla tutabildiği kadar sıkı tutarak sürdü el arabasını aşağı sokağa, ağabeylerinin yanına. Burası onların eşindiği çöplüktü, her türlü kâğıt ambalaj, karton kutu, gazete, onlar için ekmek parasıydı. Üç sene önce göç etmişlerdi memleketten. Zorunlu göç olduğu söylenirdi büyüklerince. Çatışmadan kaçmışlardı büyük şehre. Herkes bir yere dağılmıştı. Bütün bunları anlayamayacak kadar küçüktü ama şehrin her bir köşesini, nerde ne iş olduğunu ve bir de paranın ne mene bir şey olduğunu biliyordu.

Saat gece yarsını geçiyordu. Sinekkaydı tıraş olmuş, serçe parmağı yüzüklü bir işadamı ve yabancı uyruklu iki hayat kadının kahkahasının açık camlarından duyulduğu Volvo S80, yağmurla ıslanmış asfalttan yağ gibi kayıp, çocuğun el arabasına koyduğu son kartonu uçurarak hızla geçti ve hemen ilerdeki Büyük Palas Oteli’nin önüne yanaştı. Biri, Rusya’nın Novgorod, diğeri Moldova’nın Kişinev şehrinden gelen iki kadın, bu şehirde tanışmışlardı. İlk geldiklerinde, bir şişe votkaya satmışlardı kendilerini. Şimdi kurdu olmuşlardı bu âlemin; piyasada talebi yüksek, fiyatı belli iki fahişeydiler. Otuz yaşına varmadan anlamışlardı fahişeliğin tüm erdemlerini. İki bacak aralarıyla; akıl almaz seks fantezilerinin uygulanabildiği bedenleriyle kazandılar dolarları. Gülme sesleri otelin döner kapısından gelen son kahkahayla son buldu ama gece devam ediyordu.

Saat gece yarsını geçiyordu. Sarı ticari taksi, yağan yağmurla ıslanmış asfaltta aniden firen yaptı. Şoförün, bir nefes daha alıp camdan dışarı fırlattığı sigara hızla geçen Volvo S80’nin tekerleri altında ezildi. Taksiden inen iki alkollü genç, yalpalayarak karşıya geçti. Ebeveynlerine verecekleri hesabın sıkıntısı okunuyordu yüzlerinden. Varamadan eve kustular peş peşe, böğürtüleri eşlik etti ambulansın yakıcı sesine. Acil hasta, gençlerden birinin babasıydı. Son yolculuğuna çıkma nedeni nefes daralmasını müteakip kalp krizi.