Uyandım. Şerbet’in patisini kadife koltuğa sürttükçe
çıkan sesle sokaktan gelen seyyar satıcının tiz sesi bir birine karışıyordu.
Perdeden fırsat bulup içeriye sızan gün ışığının keskinliğine bakılırsa
nerdeyse öğlen oluyordu. Kuruyan dudağımı dilimle ıslatıp Şerbet’i yanıma
çağırdım. Koltuktan tırnaklarını bir anda kurtarıp, nerdeyse iki metrelik bir
mesafeden üzerime doğru atladı. Bir taraftan sakalımı çekiştiriyor, bir
taraftan da uzun ve kalın kuyruğunu yelpaze gibi sallıyordu. Bir süre bu oyunu
sürdürdükten sonra, yatağın sıcaklığına dayanamayarak ayak ucuma kıvrıldı.
Şimdi, bu yatakta hiçliğin en tepesinde olduğumu düşünüyorum. Mutluyum. Sıfır
noktasına yol alıyorum. Sonsuz uykuya dalıncaya kadar uyuyup uyanacağım ama
vakitsizce. Evet, evet tam anlamıyla vakitsizce uyanacağım.
Yaklaşık iki buçuk ay önceydi. Her şeyin ters gittiği günlerden biriydi. Hoş,
işlerimin ters gitmediği bir tek gün bile yok ya neyse…Onlardan biriydi işte!
Sabahları yataktan zaten hep ters kalkmışımdır. Sabahın kör saatinde uyanmak
zorunda olmak! Niye? Kim için? Sabahın kör saati dediğime bakmayın. Bir çok
insanın duş alıp yeni bir iş gününe başladığı saat; yedi ila sekiz arası. Ne
beladır bu vaktinde uyanma derdi. İlkokula başlamamla başladı bu dert. O
zamana kadar rahattım. Gün henüz bölünmemişti. Yataktan kalmak için uyanmış
olmam yetiyordu. Kimsenin “hadi kalk, geç kalıyorsun” ve peşi sıra gelen emir
cümlelerini henüz sarf etmediği günlerdi. “Sabah sabah” ile başlayan cümleler
için ergenliğe girmem yetti. Saatin alarmı çalınca, alarma geçmek gerektiğini
de o yaşlarda öğrenmiştim. Sözlük anlamıyla: Beliren tehlikeye karşı
direnebilecek, dayanabilecek duruma gelmek. Tehlike günün başlamasıydı ve her
sabah bu tehlikeye karşı dayanabilecek duruma gelmek için hemen kalkıp
ayılmak, “güne hazır insan” olmak yolunda klasik bir düzen içinde sırayla bir
takım eylemler yapmak ve kurulmuş saat gibi zamana tam bir teslimiyet içinde
güne başlamak zorundayım. Lanet olsun! Bana öğretilen bu. Çalar saatlerin
sesini bilerek mi bu kadar ürkütücü yapıyorlar? Hangi psikolog ve nörologların
ortak çalışmasının ürünü bu çalar saatler? Beynimin hangi sinirlerini uyarıyor
bu ses?
O gün de çalar saatin sessizliği yırtan zırıltısı ile korku içinde uyandım.
Yatağın içinde yarı büklüm doğruldum. Saati ezberlenmiş bir hareketle, o yöne
bakmadan elimi uzatarak yakaladım ve tam tepesine öfkeyle bastım. Lanet olsun!
Yataktan aşağıya sarkıttığım ayaklarıma takılan gözlerimi birkaç kere üst üste
açıp kapattım. Arkaya doğru gerinmeyi denedim ama yatağın çekim gücü beni
hızla arka üstü kendine doğru çekti ve ben yine ilk kalkma girişimimde
başarısız oldum. Hangi dünyevi güç kalmamı emrediyordu? İşe gitmeyecektim
işte! Öküz olmayı, insan olmaya yeğlerim. Yazın çalışıp kışın yatmak ve
ineklerle çiftleşmek; öküz gibi yatmak ve bakmak istiyordum. Kalkmayacaktım.
Öyle olmadı tabi ki. Her sabah uyanmak ve uyanmamak arasında gidip gelen
beynim, nihayetinde kalkmak gerektiğini kabullenip sürüne sürüne de olsa
banyoya kadar bedenimi yönlendirmeyi başarırdı. O sabah da bir iki sağa sola
dönme sonrası, vücuduma giderek binen uyku yüküne ve uyuşuk beynime rağmen
kalmayı zorda olsa becerdim.
Yüzüme vurduğum şehir şebekesinden gelen bol klorlu su, yağlı derimden
damlalar halinde kayarken söylenmeyi de sürdürüyordum. Sıçrayan suların
zamanla lekeleştiği aynada, varlığımı algılamak ve doğrulamak için suretime
baktım. Dişlerimin, tuvalet taşı gibi sarardıklarını fark ettim. Aileden gelen
diş sarılığını envai çeşit yöntemi denememe rağmen az da olsa giderememiştim.
Sert kıllı diş fırçamla bastıra bastıra bir kez daha fırçalamaya başladım. O
kadar sert bastırmışım ki, fırçanın sapı kırılarak elimden fırladı ve
cüssesinden beklenmeyecek bir güçle tavandaki ampulü kırarak, cam kırıklarıyla
birlikte yere düştü. Hay aksi şeytan! “Tam isabet”, dedim içimden. Saatlerce
uğraşsam o ampulü vuramazdım. Banyo penceresiz olduğu için, tam anlamıyla
karanlıkta kalmıştım. Yalapşap ağzımı çalkalayarak banyodan çıktım. Uzamış
sakalarımı ellerimle sıvazladım. Yapacak bir şey yok, tıraş olmam imkansızdı.
Ne takacak yeni bir ampul ne de takmaya zamanım vardı. On dakika içinde evden
çıkmazsam şu lanet servisi de kaçıracaktım.
Olabildiğince seri bir şekilde hareket ederek, kahve içmek üzere ısıtıcıya su
koyarken iç gıcıklayıcı bir takım sesler duydum. Sanki çok derinden geliyor
ama bir o kadar da kulağımın dibinde yankılanıyordu. Sesin geldiği yönü tahmin
etmeye çalışarak koridor boyunca ufak adımlar attım. Görmemi engelleyecek
kadar olmasa da loş bir ışıkla aydınlanan koridorun sağ tarafında depo olarak
kullandığım küçük odanın yarı açık kapısına vardığımda ses iyice yoğunlaştı.
Daha önce nasıl oldu da fark etmedim şaşırdım. Kapı aralığından, kışlık
kıyafetlerimi topladığım büyükçe kolinin içinde gözleri kapalı halde kanlı bir
şekilde debelenip duran yavru kedileri, iri ve sarı alacalı bir kedinin
yalamakta olduğunu gördüm. Hayda, al başına belayı! Korktuğum şey başıma
gelmişti sonunda. Açık bıraktığım mutfak penceresinden girmiş olsa gerek diye
aklımdan geçirirdim. Yedi numarada oturan yaşlı kadının beslediği kedilerden
biriydi hiç şüphesiz. Daha dün akşam paçalarıma sürtünerek bir şeyler
anlatmaya çalışmıştı. Yaşlı kadın, elbetteki yalnız yaşayan yaşlı kadın, üç
öğün besliyordu bu sokak kedilerini. Açık buldukları pencerelerden, hop hemen
içeri atlıyorlardı. Kedilerle, bu kadar yakın bir münasebetim olmamıştı daha
önce. Daireye ilk taşındığımda onlarca kedinin etrafta gezindiğini görmüş,
biraz afallamıştım. Korku denmese bile fazla yaklaşmaktan ürküyordum ve
insanın ta içine işleyen bakışları tedirgin olmama yol açıyordu. İlk gecemin
sabahında perdeyi açtığımda iki iri ve yaşlı kediyle göz göze gelmiştim.
Pencere pervazında öylece yatıyorlardı. Ne benim şaşkın bakışıma ne de el
hareketime tepki vermeden, hafifçe araladıkları gözleriyle bakıyorlardı.
Yaşlıydılar ve her ileri yaştaki canlı gibi ölümü sakin sakin bekliyorlardı.
Genç kedilerdeki o çeviklikten ve haşin bakışlardan eser yoktu. Sonraki günler
onlara ve diğer kedilere alıştım. Açık buldukları pencereden eve atlıyor, ben
zorla çıkarıyordum. Açıkçası, her seferinde bin bir bahaneyle kapıda
beliriveren ve sırf merakından içeriye davet etmemi bekleyen yöneticiden daha
becerikli ve dürüstüler. Bazı günler, kendimi bir tüy kadar hafif ve mutlu
hissettiğimde, sütle beslediğim de oluyordu. Ürkmekle birlikte, süte doğru
ağır ve çekingen adımlarla gelmeleri ve o an bakışlarında yakaladığım geçici
masumiyet biraz olsun onlara yaklaşmamı sağlıyordu.
Isıtıcının atan düğmesiyle birden irkildim. Bir bardak kahve alıp, yine
yanlarına geldim. Ne yapmak gerektiğini hiç bilmiyordum. Bir şekilde buradan
çıkarmam ve giderek keskinleşen şu kokudan da kurtulmam gerekiyordu. Saatime
baktığımda, servisi kaçırdığımı, halen pijama ve terlikle pazar erkeği gibi
dolaşmakta olduğumu görünce telaşlandım. İşe geç kadım, kahretsin! Hemen
telefona koşup, santralden gelen biyonik sesi yarıda kesip dahiliyi tuşladım:
- Alo, şey Raif ben halen evdeyim. Bir iki saat içinde orda olurum.
- Evgin nerdesin yahu? Dündar Bey seni sordu. Bak, bu
üçüncü geç gelişin olacak.
- Hay, aksi. Kedi yavrulamış eve. Nasıl geleyim?
- Tamam, ben de mazeret izni yazayım sana. Neden olarak,
“evimde kedi yavruladığından” yazarım. Hadi oyalanma. Taksiye atla ve hemen
gel. Çok sinirli adam, ona göre.
- Dalga geçme be oğlum. Çok ciddiyim. Ne yapacağım ben
şimdi?
- Erinin körü! İş aldı başını gidiyor sen ne diyorsun?
Adam sinirli diyorum sana. Hemen gel.
- İyi ben başımın çaresine bakarım. Bir daha sorarsa bir şeyler uydur işte.
Sağ ol.
- Hadi, oyalanma. Görüşürüz.
Ahizeyi yerine koyar kaymaz, kalan parçalarımı toparlayarak yatak odasına
girdim ve bir çırpıda ne elime geçerse giyindim. Bedenimi ve zihnimi az sonra
başlayacak koşuşturmaya hazır hale getirmek için tüm dikkatimi işe biran önce
gitmeye odaklamaya çalıştım. Hatırlıyorum, gözlerim halen direniyordu. Kapının
hemen yanında duran evrak çantamı alıp hemen çıktım. Ökçelerine basarak
aşağıya indiğim ayakkabımı apartman kapısında giydim ve ceket cebimden sarkan
kravatımı sokağın başını hemen dönerken bağladım. Giyiniktim; o kesindi ama
halen kendimi yataktan yeni çıkmış gibi darmadağınık hissediyordum. Kediler
tamamen aklımdan çıkmıştı. Bulvara çıkar çıkmaz ticari taksilerden birine el
salladım. Önümde zınk diye duran taksiye sonunda binmiştim. Biraz rahatladım.
Rahatça gevşeyebilirdim. İşe ulaşma sürem tamamen taksi şoförünün hüneri ve
şehir trafiğinin insafına bağlıydı. Arka koltuğa iyice yerleştim ve aynadan
bana bakan şoföre: “Portakal sokağı”, dedim. Trafik sakin görünüyordu ve
taksinin içinde sanki yeryüzünde değil de yerçekimsiz bir ortamda, milyarlarca
yıl uzaklıkta, uzay boşluğunda yol alıyordum. Ani bir firen hareketiyle
sarsılan taksi gevşeyen tüm kaslarımı yeniden harekete geçirene kadar buhar
olup terk etmiştim taksiyi. Önümüzde bir dizi kaza olmuş ve kavşakta bir
birine burunlarından vuran iki arabanın arkası sıra diğer araçlarda öndekilere
bindirmiş, trafik kilitlenmişti. Bulvar boyunca hareket edemeyen araçların
korna seslerine eşlik eden bağırışlar arasında taksiden indim. Zaten şoför
benden önce inmiş ve olay yerine gitmişti. Onu çağırıp, taksimetrede yazan
ücreti ödemeye niyetlendim ama bir grup insanın arasında, sağ eli havada
hararetli hararetli bir şeyler söylüyordu. Kafamdaki tek düşünce işe biran
önce gitmem gerektiydi. Hızla yolun karşısına geçtim. Çevirdiğim taksi ile
geldiğim mesafenin neredeyse yarısını tekrar kat edip, başka bir yoldan iş
yerine sonunda ulaşmıştım.
Dört katlı, ön cephesinin bir kısmı granit kaplama, hiç hoşlanmadığım
yavruağzı renkte boyalı binaya girdim ve merdivenleri çifter çifter çıkarak
dördüncü kattaki ofise ulaştım. İçeri girdiğimde, kulağıma gelen klavye
sesleriyle artık iş yerinde olduğuma emin oldum. Rahatladım. Hemen yan masada
oturan Raif yerinde yoktu. Masasının üzerinde halen buharlar çıkan kahveden
hoş bir koku yayılıyordu. Canım çekti. Bir yudum aldım. Sandalyeme oturdum ve
zihnimi bir su kadar akışkan hale getirmek için zorladım. Gözlerim çalışma
masamın üzerinde gezinirken bir not gördüm. “Evgin Bey, derhal insan
kaynakları departmanına geliniz”. Yeterince açıktı. Kovulmuştum. Alacağımın
hesaplanması için gidip o kendinden hoşnut, meymenetsiz personel müdürü ile
muhatap olmak zorundaydım. Sandalyesini geri çekecek ve oturmamı işaret
ettikten sonra elerini göbeği üzerinde bağlayacaktı. Baş parmaklarını
birbirinin üzerinden geçirip benim verimsiz bir eleman olduğumu, iş saatlerine
uymadığımı, şirketin personel politikası açısından vasatın altında bir eleman
olduğumu vb. bir yığın özsüz cümleciği ezberlenmiş söz dağarcığıyla sarf
edecekti. Raif de ortalarda yoktu. Onu bekleyip bekleme konusunda kısa süren
bir karasızlık yaşadım. Hoş burada olsa ne yapabilirdi? Masa saatinin akreple
yelkovanı her zamanki gibi insafsızca hareket ediyordu. Sabahtan beri
yetişmeye çalıştığım iş yerinden geriye kalan, işten çıkarıldığımı ima eden
emir cümlesinin yer aldığı sarı bir not kağıdıydı. Avucumun içinde dairesel
harekelerle buruşturup çöp sepetine attım.
Fazla seçeneğim yoktu. Ya gidip muşmula suratlı herifle muhatap olacaktım ya
da işe hiç gelmemiş gibi, sessizce merdivenlerden inip eve geri gidecektim.
Eve geri dönme fikrine kendimce onay verdikten hemen sonra kediler aklıma
geldi. Kahretsin! Tamamen unutmuştum. Hızla yerimden kalktım, ikişer adımla
indiğim merdivenlerin sonunda nefes nefese kalmıştım. Danışmada çalışan özel
güvenlik görevlisi kadının şaşkın bakışları altında kapıyı açtığım gibi sağ
kolumu sokaktan geçen ilk taksi için kaldırdım. Arka koltukta müşterisi
olduğunu fark edince, koşar adım taksi durağına yöneldim. Bir taraftan da,
niye acele etmem gerektiğini düşünüyordum. Eve ulaştığımda ne yapacaktım ki?
Ne yapmak gerektiğini bile bilmiyordum. Bu bir kaçıştı; sığınak bellediğim
eve, odama ve bugün misafir olan kedilere.
Personel müdürünün bakışlarını biran için ensemde hissettim. Sokağa bakan oda
penceresinden o arsız başını sık sık dışarı sarkıtırdı. Bakıyordu ama
görmüyordu. Bahçede iki kayısı ve bir köknar ağacı vardı. Bir görüşmemizde,
dışarıya bakıp “kayısı ağaçları çiçek açmış” demiştim. O ise ilgisizce
imzaladığı evraklardan başını kaldırıp şöyle bir bakmış ve “evet, Nisan’ın on
birindeyiz”, demişti. Tam ensemdeydi gözleri. Beni gözlerini kısarak takip
ediyordu. Az sonra güvenliğe telefon edip, bilgi alacak ve “Evgin taksi
durağına doğru gidiyor. Hemen çağırın odama gelsin”, diyecekti. Giderek
paranoyaklaşıyordum belki de. Para-no-yak!
Taksi durağına varınca, ilk gördüğüm taksiye atladım. Şoförün gelmesini
beklerken, oturduğum tarafın kapısı açıldı ve kıldan yana kısmetli surattaki
koca yarıktan çıkan harflerin kulağımda bıraktığı yankı: “Öndeki araba
ağabey”. İndim, öndeki araca bindim. Bu sefer de şoför : “Ağabey, sana zahmet
arkadaki arabaya geçer misin? Her zaman benim götürdüğüm bir müşteri varda,
ona gideceğim” Aklımı oynatabilir miyim? Lütfen! Şakaklarımdan akan ter
damlacıklarını elimin tersiyle sildim ve beni giderek bunaltan kravatı ve
ceketi çıkardım. Sonunda yola çıkmasında hiçbir sakınca olmayan taksiyi
bulmuştum. Vakit öğleye yaklaşıyordu. Çınar ağaçlarıyla boydan boya sıralı
bulvara çıkınca, içim biraz olsun rahatladı. Ne de olsa genişti, ferahtı.
Yapraklar ve dallar arasından sızan güneş, hafif hafif esen rüzgarla birlikte
kaldırımda ışık oyunları yapıyordu. Trafik gene sıkışmış olmalıydı. İyi ki de
durdu. Koltuğa iyice kaykıldım ve şehir güruhundan gelen seslere tam
teslimiyet içinde kendimi öylece bırakıverdim.
Sokağın başında indim. Adımlarım akşam yorgun argın işten dönen bir inşaat
işçisinden bile daha yavaştı. Hızlanmak için beynimden gönderilen sinyale
ayaklarım tepkisiz kalıyor; giderek daha da yavaşlıyordu. Son bir çaba
apartman kapısına ulaştım. Alnımdan akan ter damlacıklarını bile silecek
takatim yoktu. Apartmana girer giremez hissettiğim serin hava terli sırtımı
bir bıçak gibi kesti, ürperdim. Biran yine personel müdürü arkamda
beliriverecekmiş gibi korktum. Allah’ın belası!
Dairenin kapısını nasıl açtım inanın bilmiyorum. Bazen yorgunluktan bazen de
aşırı dozda yaşam sevincinden veya kederden başka dairelerin kapılarını
zorladığım olmuştur. Otomatik bir şekilde elim anahtara gidiyor ve sanırım
gördüğüm ilk kapıyı açmaya çalışıyorum. Ruhum ve aklım başka yerdeyken nasıl
oluyor da beyin denen muamma bu hareketi yaptırıyor halen anlayamadım. Belki
yanlış kapıya yöneliyorum ama sonuçta kapıyı açmam gerektiğini hatırlatan ve
eyleme geçiren bir bilinç bu. Tam ismini koyamıyorum ama otomatik devreye
giren elzem bilinç veya öğrenilmiş yönelim hali de denilebilir. Bana gayet
anlamlı geliyor bu kavramlar; çünkü, ben uyduruyorum bunları, eğleniyorum…
Usulca aralık kapıdan başımı uzattım. Gözlerim henüz kıpır kıpır bir karaltı
içindeki holü taramakla meşgulken, kulaklarım can yakıcı, yürek dağlayıcı
miyavlamaları duymakta gecikmedi. Kahretsin! Biraz huzur, huzur yok mu?
Ayakkabılarımı çıkarmadan odaya koştum. Dişi kedi, kan lekelerinin küçük
damlalar halinde kurumaya yüz tutuğu yün kazaklarımın üzerinde acı acı
inliyordu. Yavrular yoktu görünürde. Ne yapacağımı elbette ki yine şaşırdım.
Neler oluyordu? Yavrular neredeydi? Yatak odasından gelen gürültüyle irkildim.
Pencereden atlamaya çalışan erkek kedinin ağzında, yavru kedilerden birinin;
üç yavrudan sonuncusunun cansız bedeni sarkıyordu. Gözleri görüntüleri
silikleştirerek kadar parlıyor ve gergin bacakları her an atlamaya hazır
vaziyette bana bakıyordu. Can havliyle çıkarıp fırlattığım ayakkabımın teki
camı kırmak dışında bir işe yaramadı. Camı kapamayı unutmuştum ve olan
olmuştu. Dermansızlaşan bacaklarım daha fazla yüke dayanamadı ve olduğum yere
çöktüm. Benim hatamdı; bundan daha kötüsü olamazdı. Yine geciktim,
yetişemedim…
O günden sonra, evdeki bütün saatleri duvara fırlatıp kırdım. Yirmi yedi
yaşına girdiğimde sevgilimin bana aldığı, basınca ve suya dayanıklı,
kronometre göstergesi ile zamanında hayli değerli olan kol saatimi ayaklarımın
altında ezerek un ufak ettim. Hayat şerbet gibi tatlı geldiğinden sarı alacalı
kedime Şerbet adını verdim. Raif’in bitimsiz ısrarlarına rağmen iş aramadım.
En sonunda o da pes etti. Dışarıdaki hayattan sıkıldığında arada bir uğruyor
bana. Bir tür uzun mola veriyorum sanki ama beklediğim bir şey yok ya da
devamı yok bu öykünün. Dışarıda akan hayata karışacağım bir gün mutlaka. Henüz
değil. Henüz hiç değil! Ölmek fikri de hoş geliyor çoğu zaman. Olacak veya
olabilecekler üzerinde akıl yürütemeyecek kadar mutluyum.
içindekiler