SONBAHARDA KÖREBE


güven tunç















 

içindekiler

 

 

 

 

AKSAK RİTİM BİR GECE


Dum dum tak tak tak tak tak.
Dum taka dum tak tak tak tak.
Takatak tak tak tak tak.
Takatak takatak.
Tak tak.
Tak.
Tak.
Tak.
Es


Alkışlar, alkışlar, alkışlar.

Kaptırmış gidiyordu az kalsın. Çığ gibi kopan alkışlar uyandırdı. Uyandı ama, İlhan o anda ne New-York'taydı, ne bu görkemli salonda, ne sahnedeydi, ne kendindeydi. O artık kendisi bile değildi. Tepeden tırnağa ritim kesmişti. Acının, gözyaşının, aşkın, sevincin, neşenin ritmi. O şimdi nabızda atan hayatın ritmiydi.


Bir ara, diğer müzisyenlerin arasında seyircileri selamlarken buldu kendini. O yol göstermişti, onlar çağlamıştı, onlar çağlamıştı, o izlemişti. Siyaha bürünmüş arkadaşlarının arasında beyaz giysileriyle bir dal gibi süzülüp titriyordu. Akıl almaz bir girdaba batıp batıp çıkıyordu. Ruhundaki yüksek gerilim, kömür karası gözlerinden seyircilere akıyor, alkışlar dinmiyordu. Seyirci coşmuştu bir kez. Dayanamayıp bir daha eğiliyorlardı, bir daha, bir daha.

Başlı başına bir proje olarak tasarlanmış bu tek konser için aylar öncesinden başlayan hazırlıklar, mailler, telefonlar, ülkelerarası gidiş gelişlerle yapılan görüşmeler, oluşturulan repertuar ve buluşma. Günlerce gecelerce süren provalar, repertuarda yapılan küçük düzenlemeler, yorgunluk, hırs, azim, ter, heyecan. Hepsine değen bir performans. Sahne gerisinde tebrikler, teşekkürler. Fotoğraf makineleri, kameralarıyla yarın, öbürgün New-York'da hiçbirini bulamayacaklarını, herbirinin başka bir coğrafyaya dağılacağını bilen bu yüzden de ağızlarından bir iki sözcük kapmaya, randevu almaya, röportaj koparmaya çalışan gazeteciler, imza isteyen insanlar. Oysa hepsi çok yorgun. Yakasını kurtarabilen doğru soyunma odasına.

Bir tek İlhan soyunma odasına gitmedi. Kendisine yetişmeye çalışan menajeri koşturarak, uzun koridordan geçip arka kapıya yürüdü. Kapının önünde durup menajerinden, konserden önce teslim ettiği cüzdanını, kağıtlarını, telefonunu aldı ceplerine yerleştirdi. Yüzüğüyle saatini taktı, gözlüğünü eline aldı

-Biraz dolaşacağım.
-Okey
Sokağa çıktı ve bir taksiye işaret etti

-Ceyefkey


Ağzından çıkanı kulağı çok sonra duydu. Yapabileceği hiçbir şey yoktu artık. Ruhunun rüzgarına kapılmıştı bir kez. Kurtuluşu olmazdı, biliyordu.

Köpekler gibi sarhoştu, köpekler gibi. Köpekten ne farkı kalmıştı ki. Bu haliyle gitse Raziye hayatta eve almazdı. Uzun zamandır yatağına da almıyordu zaten. İş yoksa Hasan ne yapsın? Gitmişti işte, kırmızı saten gömleğini giymiş, papyonunu takmış, saçlarını ıslatıp taramış, sanatını sanaatkarlığını çiğneye çiğneye bütün meyhaneleri, barları, pavyonları, salonları dolaşmıştı tek tek. Otellere bile bakmıştı. Yanında kemanı, klarneti olmadan kimse istemiyordu. Büyük oğlanı askere alsınlar diye Hasan mı zorlamıştı? Abisinin kemanını satıp da parasını İstanbullu karılarla yemeyi Hasan mı tembihlemişti küçüğüne? Ortancaya, market kapısını zorlayıp da hapislere gir mi demişti? Ya Filiz'i, biricik kızı, gözünün nuru Filiz'i, o çulsuz Selim'e Hasan mı kaçırtmıştı? Hasan da Raziyesi'ni kaçırarak almıştı ama öyle mi yapmıştı? Bir kötü söz bile söylememişti, kırmamıştı. Hasan'ın ne suçu var? Güllü'ye baktıysa gözü kör olsun. Ah be Hasan. İşte böyle cascavlak gecenin köründe, dışarlarda, köpekler gibi kalakalmıştı.Utanmıştı sokaklarda başı önünde dolaşmaktan. Eve de girememişti. Ani bir kararla veresiye defterine yazdırdığı şişeleri kaptığı gibi yürümüş, yürümüş tarlaları aşıp, atmıştı kendini suyun kenarına. Ne kadar içtiğini bilmiyordu. Kah ağlayıp kah ağlamaktan beter gülüyordu. Yanlamasına uzandığı söğüt altından, kolunu uzattığında suya ulaşıyor bir avuç alıp yüzüne sürüyor, ağzını çalkalayıp tükürüyordu. Daha sonra yıldızlara bakıp " Hasan ne yapsın? " diye soruyordu. Ne bu yaptıklarını biliyordu ne kolunun altındaki dümbeleğini kederle çalıp durduğunu.

İlhan, geceden geceye geçtiğini anlamadı. Atatürk Havaalanı'na indiğinde takviminden olmasa bile ömründen bir gündüzü atladı. Anlasa da umursamazdı. Havaalanlarında tanıyanlar çıksa da kimse görgüsünden sesini çıkarmadı. Onun da beyaz kostümüne bağlı olmayan bir acelesi vardı. Satın alınabilecek çoğu şeye yeten kredi kartından çok, beğenilmeye alışkın olmaktan gelen zerafeti nedeniyle hiç zorluk yaşamadı. Şoförlü bir beyaz kadillak kiraladı. Yola çıktı. Yollar, yollarda canlanan anılar, anlar oldu. Şehre uçarcasına vardılar. Baba yadigarı olarak kapısının, ışığının açık tutulduğu, ablasının senede bir ay gelip kaldığı evlerinin önünden, ilk gittiği okulun yanından, Aysel'i öptüğü sokağın başından geçtiler. Hiçbirinde "Durun" demedi. Ne zamanki şehrin dışına çıktılar, ay dede yüzünü gösterdi, yıldızlar parladı, taş köprüye geldiler, arabayı durdurdu.

-Beklememi ister misiniz efendim?
-Hayır teşekkür ederim.

Geceye, rüzgara ve su sesine teslim olup ağdı suyun kenarından tarlalara doğru.


İç Hasan iç.

Dikti kafaya şişeyi. İçerken şarabın bir kısmı dudağının kenarından aşağıya, boynundan gömleğine damlıyordu. Artık ne ağlıyor ne gülüyor ne gökyüzüne bakıyordu. Sadece çalıyordu. Tüm ömrü parmaklarından, gerilmiş deriye, gecenin içinden geçip akıyordu. Bir yudum daha almak için uzandı. Şişenin gerisinden kendine doğru süzülen beyaz silueti farkedince yarı aralık gözleri fal taşı gibi açıldı.
Dondu kaldı.
Mezarlık yoktu ki yakınlarda.
Hızır olabilir miydi? hemen ağzına bir yudum su alıp çalkaladı. Yok be ya. Böyle uzunca, kıvırcık saçlı, gençten bir adam değildi ki Hızır. Doğruldu. Kafanı topla Hasan. Hırlı mı hırsız mı anla. Ne vardı ıssız yerlerde ziftlenecek. Gitti kocan Raziye. Hasan'ın helvasını kavurursun artık.

-Merhaba.
-Merhaba.
-Biraz oturabilir miyim?
Oturma de Hasan, oturma de.
-Buyur otur paşam.
İlhan rahatça, bağdaş kurup oturdu. Hasan nerdeyse gömleğini çıkarıp verecekti o güzelim elbise kirlenmesin diye.
-Devam eder misin?
Hasan anlamaz gözlerle baktı. İlhan darbukayı işaret etti. Hasan birkaç kuruş kazanma umuduyla
-Ne istersin? Ne çalayım sana?
-İçinden nasıl geliyorsa öyle olsun.
Hasan tedbirli davranıp düğünlerde çaldıklarından başladı. Toparlanmıştı biraz. Bildiği oynak kıvrak ne varsa geçiyordu bir bir. İlhan sırtını ağaca yaslamış, bakışları zamanı ve karanlığı delercesine uzaklarda, dinliyordu.

-Biraz da ben çalabilir miyim?

Hasan dudağının kenarıda bir gülümsemeyle uzattı. İlhan hafif dokunuşlarla usul usul başladı. Hızlandı yavaşladı, kıvrandı duruldu, coştu coşturdu. Hasan hayretler içinde kaldı, inanamadı. Beğendi. Resti gördü. Hırslandı.

-Ver bakayım şunu bir.

Önce atları koşturdu, yordu, dinlendirdi. Sonra büyük bir fırtına çıkardı, rüzgara çevirdi, melteme döndürdü, yağmur yağdırdı, güneş açtırdı.

-Abi çok iyisin ya.

Hasan mütevazı,

-Sen de iyisin.

İlhan'a yeni bir şişe açıp uzattı. Kendi içtiğinden vermemişti. İlhan'ı, başka bir dünyadan gelmiş kadar uzak, aynı sokakta büyümüş kadar yakın hissetmesinden çok, insanın kendisiyle yarışan yanının mesafesiyle yapmıştı bunu. İlhan şişeyi teşekkür ederek aldı o dümbeleğini.

Yanlarında çağıldayan dereyi aldı, dağları deldirip şelalelere kattı, denize kavuşturdu, okyanusla buluşturdu.
İlhan dayanamadı bir gökyüzüne çıkardı bir yeryüzüne indirdi, bir cehennem sıcağında yaktı bir huri kucağına bıraktı, bir devrimi ateşledi bir dünya barışını kutladı.

Çaldılar da çaldılar.
Aştılar.
Yorgunluktan düşüp bayıldılar.

İlhan gün doğmadan biraz önce uyandı. kalktı. Kendindeydi artık. Herşeyi biliyor ve hatırlıyordu. İçindeki ateş küllenmiş, fırtına dinmiş, sis dağılmıştı. Hasan'a baktı sonra kendi üstüne başına. Parmaklarıyla saçını düzeltti. Elbisesine yapışmış otları silkti. Saatine baktı. İyi para ederdi. Ama sevgilinin, kadife bakışlı kızın hediyesiydi. Birden onu çok özlediğini farketti. Parmağındaki yüzüğü çıkardı, horlaması arşıalaya çıkan Hasan'ın avcuna koyup elini kapattı. Cep telefonunun şifresini girip açtı. Geldiği yoldan kayboldu.

Hasan öğlene doğru bir eşeğin yüzünü yalamasıyla uyandı. Tarlaya çalışmaya gelenler eşeği seplemişler o da suya doğru gelmişti. Leş gibi kokuyordu üstü başı. Hemen toparlandı. Doğrulurken avcundan otların arasına düşenin bir yüzük olduğunu farketti. Aldı baktı. Geceyi anımsadı, İlhan'ı. Düş olmadığını anladı. Yüzüğü cebine koyarken "Ayıp oldu be. Bir şey istemezdi" diye söylendi. Köylülere görünmeden sazların arasından ana yola çıktı. Pazara kavun götüren bir traktöre el etti. Tüm ısrara karşın, kokusuna kızıp indirmesin diye şoför yanına değil kasasına bindi. Mahallesine yakın bir yerde indi.

Ev süpüren Raziye Hasan'ı kapıda durur görünce bir güzel azarladı. Gömleğinin halini görünce de, hırsını alamayıp ot süpürgesiyle üstüne yürüdü, bir iki tane vurdu. Kocasının direnmemesine, elini tutup engellememesine alındı oturup ağlamaya başladı. Sessiz sessiz, içli içli ağladı. Hasan süklüm püklüm, çaresizce Raziye'sine baktı. Yüzük aklına geldi birden. Cebinden çıkarıp uzattı.

-Çalmadın değil mi?
-Allah korusun kız. Hiç gördün mü yaptığımı?

Doğru söze ne denir. Raziye başını salladı. Başka bir şey sormadı. Yüzüğü aldı, baktı.

-Altın be bu. Taşı da bir şey ama anlayamadım... Bak ne diyorum, bunu bozdursak da oğlanlara yollasak ha?
-Ne yaparsan yap. Ben yüzümü yıkayıncaya kadar temiz üst baş çıkar da şu havuzlu bahçeye bir bakayım. Geçenlerde iş var diyorlardı.
-Su ısıtayım da yıkan o zaman.

Hasan kendi kendine konuşurcasına,

-Sonra da şu Selim'e bir görüneyim. Kızı sahipsiz sanmasın ayı.

Raziye gülmelere kapılmış parlıyordu.

-Gel yıkan önce, gel yıkan.

İlhan,çocukluk evinde, banyosunu yapmış, menajerini arayarak nerede olduğunu bildirmiş, deli çocuklardır beni anlarlar dediği müzisyen arkadaşlarıyla görüşmüş, konser sonrası partide yanlarında olamadığı için özür dilemiş, onları Avrupa'daki evine davet etmiş, uyumuş, uyanmış, havaalanındaki şirketten aynı arabayı istemiş, hafif bir kahvaltı etmiş kahve içiyordu. Herşeyin yedeğini bulundurmakla üstüne kimseyi tanımadığı ablasına şükran duygularıyla üstünü değiştirdi. Fincandaki son yudumu bitirdi. Evde çalışanlarla vedalaştı. Kapının önünde bekleyen arabaya bindi ve kafasında, bu topraklara, bu topraklar gibi olan nice yerlere, Hasan'a, Ahmet'e, Sting'e, Manuel'e yönelik bir sürü projeyle İstanbul'daki eve doğru yola çıktı

içindekiler








 

 

YÜZYIL UYUYAN GÜZEL KADIN


Ayşe ve Ali neredeyse aynı avluya doğdular.

Kentin eski merkezindeki terkedilmiş konaklardan birine, bakılıp korunduğu için üste para verilmesi gereken viranelere, oda oda kira veren ailelerin çocuklarıydılar. Kiminin mutfağı ortaktı kiminin tuvaleti. Avluların başka şansı yoktu. Kaç hane sığarsa sığsın, avlusu ortaktı bu konak bozması evlerin. İkisinin de babası, bu kente başka köylerden başka kasabalardan, iş bulmaya gelmiş, bulunca ailelerini de getirmişlerdi. Pek uyanık olmadıklarından, bir hazine arazisi çevirmek, bir kondu oturtmak yerine bu semte düşmüşlerdi. Kanaatkar adamlardı. İşlerine yürüyerek gider, yemeklerini sefertasında taşırlardı. Biri Gar'da biri Opera'da yardımcı hizmetler sınıfındaydı. Çok çocukları vardı. Bir tek en küçükleri, Ali ve Ayşe yaşıt sayılırlardı.

Ocaklarına incir ağacı dikilmiş bu semtin keyfini en çok Ayşe ile Ali çıkardılar. Abileri okul, kurs, iş, ablaları evlilik gailesiyle uğraşırken onlar, tepelerden uçurtma, çatılardan güvercin saldılar gökyüzüne. Sokakları, kör kuyuları, kırk odalı hanları keşfettiler. Kimselerin bilmediği harabelere girip, kimselerin bilmediği ağaçların meyvelerini yediler. Ayşe, Ali'nin peşinde koşmaktan hiç evcilik oynamadı. Bebeği, salıncağı olmadı hiç. Gazoz kapaklarını, bilyeleri sevdi hep. Yakan topta, kukada yenilmedi, saklambaçta bulunmadı. Annesi, dizlerine tentürdiyot sürmekten, ellerinde oluşan çatlakları kremlemekten yoruldu. O yorulmadı.

Ayşe, Ali'yi çok sevdi.
Ali de kendince Ayşe'yi.


Okula başlayıp, okumayı söktüklerinde, Ayşe kavradıklarına inanamadı. Onu ve Ali'yi anlatan bir kitap okutuyorlardı okullarında. ''Ali topu at.'' ''Ayşe topu tut.'' Okul, arkadaşlıklarını, birbirlerini sevmelerini öyle beğenmişti ki, ikisi için kitap bile yapmıştı.
Alfabe'yi kutsal bir kitap gibi taşıdı yıllarca. Gerçeği öğrendikten çok yıllar sonra bile atamadı.

Babaları, bu koca kentte kendilerine ve ailelerine sahip çıkma paniğinin baskısını, büyük çocuklarında epeyce denediklerinden, küçükleri rahat bıraktılar. Ayşe, bu olanakla, çocuk yaşta başının bağlanmasından kurtulup, okumayı sürdürebildi. O okudukça, yaşıtı olan akraba çocuklarının görücü gönderme cesareti kırılıp kırılıp gitti.

Ayşe, ortaokulu, liseyi hep Ali'yle aynı sırada oturarak bitirdi. Lise ikinci sınıfta oğlanın biri, Ayşe'nin sırasına bir mektup koydu. Mektubu Ali buldu. Oğlanı bir güzel dövdü. Ondan sonra kızın yanına, okul çevresinden yanaşabilen olmadı.

Üniversite deyince, Ayşe'nin babasının biraz kafası karışır gibi oldu. Kız kısmı nereye kadar okurdu ki ? İmdada, evlendirilen ablalar, kenti anlamış abiler yetişti. Ali'nin babası da destekledi. Ayşe olmasa, hayta oğlunun böyle düzgün okuması mümkün olmazdı. O da oğlu okusun istiyordu. Mühendis olsun, doktor olsun, hakim, savcı, müdür önemli bir şey olsun yani. Hem Ayşe delikanlı kızdı.

Ayşe tıbbı, Ali hukuğu kazandı.

Ayrı okullar. Ayşe'nin bu işe çok canı sıkıldı. İlk kez ağladı. Ali zafer sarhoşluğu içinde. Ailesi, komşulara kutlama yemeği verdi. Arkadaşları Ali'yi, kızlara söylenmeyen gezmelere götürdü.

Ali, akşamları arkadaşlarına, cumartesi, pazar ise fakülte kütüphanesine, ders çalışmaya gidiyorum diyordu.
Neşeli bir telaş içindeydi. Telaşına rağmen bazı akşamlar avluda bazen aileleriyle bazen yalnız sohbet edebiliyorlardı. Yalnız oturduklarında, herhangi bir sıkıntısı olduğunda, kendisine gelmesi konusunda kızı içtenlikle tembihliyordu.
Oğlanın o kadar çalışmasına rağmen okul uzadıkça uzuyordu. Onun çalışma dediği şeyin eğlence olduğu ortaya çıktı. Babası dahil kimse ses çıkarmadı. Neşe bu çocuğa yakışıyordu.

Durumları düzelen aileler, babalarının emekli ikramiyelerini de birikmişlerine katarak, annelerinin beğendiği semtlerde ev alıp taşındılar. Araya bir ayrılık daha girdi.

Ayşe okulu bitirdiğinde, Ali alt sınıftan kaç dersi kaldığını bilmiyordu. Ayşe uzmanlığını tamamladığında ancak Ali okulu bitirebildi. Ayşe gelen kısmetlerin hepsini geri çeviriyordu. Çok yürek yaktı ama kimseye, laf olsun diye umut vermedi

Ali, askere gitti. Ayşe gizli gizli ağladı. Maaşının bir kısmını, aylık aldığını bile bile Ali'ye harçlık diye yolladı. Yalnızlık ve şükran dolu mektuplar aldı.

Ali askerden gelmeden Ayşe ona, aslanın ağzında olan işlerden aradı. Ayarladı. Ali geldiğinde, o işe girdi. Bir akşam Ayşe'yi yemeğe götürdü. Çiçek aldı. Candan teşekkürlerini sundu.

Üç yıl sonra Ali, aynı şirkette çalışan bir kızla evlendi. Sermin, Ayşe'yi ablası bildi.
Ayşe, hiç gizlemeden sokaklarda ağladı.

Ali'nin çocuğu oldu. Ayşe çocuğu da çok sevdi.

Ali kendi şirketini açtı, ihalelere girdi. İşlerini büyüttü. Yazlıklar, kışlıklar edindi. Çevresindeki herkesi kolladı. Ayşe'leri tatillerde ağırladı. Politikaya bulaştı.

Bir gün Sermin, Ayşe'ye ağlayarak geldi. Ali'nin genç bir sevgilisi vardı.
Ayşe en çok buna ağladı. Amerika'dan gelen araştırma teklifini ciddi ciddi düşünür oldu. Ama gitmedi. Gitti kendine eski mahalleden restore edilmiş büyük avlulu bir ev aldı. Anne babasını da toparlayıp taşındı. Bir kaç eski komşu bulundu. Avluya çiçekler ekildi. Kongreler için gidilmiş dış ülkelerden alınan süs eşyaları, açılıp yerleştirildi. Eski mahallede yeni bir düzen kuruldu.

Yıllar geçtikçe Ali'nin sevgilileri, yaş ortalamaları düşerek arttı. Ayşe ağlayamıyordu artık. İçi uyumuştu. Uyuşmuştu. Ali kalp krizi geçirdiğinde bile ağlayamadı. Mesleğinin gereğini yaptı. Acılarını dindirdi. Serminle nöbetleşe başında bekledi. Çorbasını kaşık kaşık yedirdi. Sağ ve esen teslim etti ailesine. Herkes kendi hayatına döndü.

Sermin bir gün gelip boşanmak istediğini söyledi. Ayşe buna hiç tepki vermedi. Boşandılar. Ali geceler boyu gelip Ayşe'ye ağladı. Boşanma değildi derdi. Yalnızlık, mutsuzluk. çıkışsızlıktı. Ne yaparsa yapsın hayatında hep bir şeyler eksikti. Çocukluklarını, bu mahalleyi, sıcaklığı, sadeliği özlüyordu. Ayşe onun için, Sermin'den de, kız kardeşlerinden de hep daha yakın olmuştu. Onun bu derdine bir çare bulmalıydı. Ayşe sadece dinliyordu. Ali bir kaç ay sonra yine genç bir sevgili buldu. Gelmelerinin arası giderek aralandı.

Önce Ayşe'nin babası öldü. Ali, yurt dışında olmasına karşın cenazeyle ilgili hiçbir işi onlara bıraktırmadı. Her gün arayıp Ayşe'yi teselli etti. Yanında olamadığı için üzüntülerini bildirdi.Gelince de önce onların evine koştu. Minnetle karşılandı.

Ali güzel bir pazar günü haber vermeden Ayşe'lere gitti.. Kapıyı çaldı, açan olmadı. Mandalı indirdi, kapı açıktı. Girdi. Ayşe, avlunun ortasında bir koltukta, yüzünü güneşe vermiş uyuyordu. Ne kadar güzeldi . Aşık olduğu kadın buydu işte. Nasıl olmuş da bunca zamandır fark edememişti. Yıllardır çeşitli bedenlerde, tenlerde aradığıydı bu kadın. Kalbine çocukluğunda yerleşmiş ve hiç silinmemiş bu yüz, bu kirpikler, bu dudaklar. Ali usulca yaklaştı ve her şeyi göze alıp Ayşe'nin dudaklarına bir öpücük kondurdu. Ayşe uyanmadı. Bir kez daha korkuyla denedi. Ayşe uyanmadı. Ali tüm cesaretini kaybetti ve aceleyle çıkıp gitti. Aslında uyanmıştı Ayşe ama içi uyuyordu. Ali'nin arkasından gözlerini açıp, tekrar kapattı.

Avlunun bir köşesinden bu kadar olayı seyreden masalcı teyze dayanamadı. Ayşe'nin başucuna dikilip, omuzlarından sıkıca bir sarstı. Ayşe silkelendi. ''Kalk bakalım kızım, kalk'' dedi,
''Şimdi prens beklemenin sırası mı? Kalk hadi. Kalk ve hayata katıl.''

Ayşe uyandı.

içindekiler










KİMSE YOK MU


O gün de, çoğu zaman olduğu gibi işlere ne kadar daldıysa, akşamın olduğunu, insanların binayı yavaş yavaş terk ettiğini, kapıların kapandığını fark edemedi. Başını dosyalardan kaldırdığında karşısındaki saatten vaktin epey geç olduğunu anladı. Bugünlük yeterdi. O mu kurtaracaktı? Sandalyenin arkasına astığı ceketini sırtına geçirdi. Masayı bir parça topladı. Kül tablasını boşalttı. Sigarasını çakmağını ceplerine tıkıştırdı. Işığı kapattı. Odanın kapısını kilitleyip anahtarı koridorun başındaki anahtar dolabına astı .

Koridorda in cin top oynuyordu. Rasim'le , Kenan'a seslendi. Odalarının ışığı yanmıyordu ki sesleri de çıksın. Gitmişlerdi. Belki söylemişler o duymamış belki söyleseler izin vermez, bekletir korkusuyla tüymüşlerdi. Kızdı. Kimseye güvenemeyecek miydi? Öylesine bırakıp gitmişlerdi işte. Bunlar da arkadaş olacaklardı. Teşkilat olacaklardı

Söylene söylene asansörün önüne gelip düğmesine bastı. Asansör kımıldamadı. Bir daha bastı yine tık yok. Mesai bitti, artık kullanılmayacak diye kapıyı açık bırakmış olmalıydı güvenlikçiler. Bu huylarına çok gıcık kapıyordu. Merdivenlerden inecekti şu yorgunluğuyla. Sanki her işi düzgün yapıyorlarmış gibi saat altı buçuğu biraz geçse asansörü hemen iptal ediyorlardı. Kat kapısına vardı. Kolu çevirdi açılmadı. Kapıyı da mı kilitlemişlerdi bu hıyarlar? İş çıkarmışlardı başına akşam akşam yani. Sanki her işi usulüne uygun yaparlarmış gibi. Kapıları kapatıp rahatlarına bakıyorlardı aslında. Sorsan da genelge böyle derlerdi tembel pezevenkler. Yine söylene söylene gidip anahtarı dolaptan aldı. Oda kapısını açtı, lambanın düğmesine basıp önce özel kalemi aradı. Birileri mutlaka olurdu. Yanıt alamayınca makam katında kimsenin kalmamış olduğunu anladı. Bugün işleri erken bitmişti anlaşılan beyefendilerin . Belki idari işlerden birileri kalmıştı. En azından Süleyman . Yok, o da cevap vermiyordu... Bir şeyler mi dönüyordu ortalıkta ondan habersiz? Bilmediği bir toplantı mı vardı dışarıda? Öyle olsa Süleyman söylerdi. Emin çocuktu. Cepten Süleyman'ı aradı telefonu kapalıydı.

Güvenliğin telefonunu çevirdi. Bekledi. Bekledi. Duymuyorlardı. Duymamazlıktan geliyor olabilirler miydi?. Yapmasına yaparlardı bu puştlar da, ona yapamazlardı. Korkarlardı. Hepsini sıraya dizip bir güzel tokatlayacağını bilirlerdi. Güvenlik müvenlik dinlemezdi. Maaşlarını almaları bile onun imzasına bakıyordu. Kasım'a da benzemezdi o. Onu Kasım'ı beklettikleri gibi iki saat buralarda süründüremezlerdi. Güvenlikçiler kim oluyordu?

Kim bilir nerelerde tıkınıyorlardı. Kurum içi rehberden yemekhanenin numarasına baktı. Orayı aradı. Yok, orası da cevap vermiyordu. Aklına şoförler odası geldi. Orayı çevirdi. Oradan da ses seda çıkmadı. Canı sıkıldı. Nereye savuşmuştu bu adamlar. Katlarda olmalıydı hıyarlar. Hepsi birer daire başkanının odasına kurulmuş, nereleri arıyorlardı Allah bilir. Şunların başına adam gibi bir adam verememişlerdi ki görsünler. Gidip kat kapısına serçe vurdu, bir daha bir daha. Boş binada ses yankılanıyor ama gelen giden olmuyordu. Böyle olmayacaktı. Odaya, telefonun başına döndü. Ama ahizeyi kaldırmadı. Hangi cehennemdeyseler yerlerine dönmeleri için biraz beklemek gerekiyordu. Bunların her saat başı olmasa da bir saat kurma zamanları vardı. "Yakalarsam şap şap, " diye düşündü öfkeyle.

Aslında ne beklemeye tahammülü vardı ne oturmaya ne dolanmaya. Kapıyla, telefonla uğraşmak da içinden gelmiyordu. Ama bir an önce de buradan kurtulmak istiyordu. Bilmeden kendini o kadar yormuştu ki akşam planını bozmaya bile aklından geçiriyordu. Hiçbir şey yapmadan eve gidip bir duş alıp televizyon karşısında uyumaya bile razı oluyordu

Ayaklarını sürüye sürüye bir daha kapıya gitti. Vurdu vurdu duyuramadı. Öfkeyle döndü. Aklına geldi daire başkanlarının telefonlarını da aradı. Yok. Orada da değillerdi. Süleyman'ı bir kez daha aradı. Yine kapalıydı. Kenan'la Rasim'e de kızgındı. Aramayacaktı. Yoksa yataklarından kaldırmayı iyi bilirdi onları

Artık yorulmuş teslim olmuştu. Biraz sakinliğe ihtiyacı vardı. Yoksa camı çerçeveyi kıracaktı. Masasının başına geçip oturdu. Biraz düşünmeli serinkanlı bir plan yapmalıydı. Adamlara kızmanın şu anda kendine bir yararı yoktu. Binadaki varlığı bu salaklarca fark edilene kadar buradaydı. Diğer seçeneği aklına bile getirmek istemiyordu. Bir sigara yaktı. Ağzı, yoğun bir günün içinde sürekli çay, kahve ve sigara içmekten zehir gibi olmuştu. İçemeyip söndürdü. Karnı da acıkmıştı. Çekmecelerini karıştırdı.. Hiç bir şey bulamadı. Ahmet'inkinde de bir şeyler olmazdı. Yemekle, içmekle, gezmekle, hayatla ilgisi olmayan kıldan tüyden bir adamdı. Nazmiye hanımın dolabını açtı. Kilitsizdi. Hem kendisi söylerdi bir şeylere ihtiyacınız olursa dolaptan alın diye. Özel bir eşyası olsa kendisi "Açın alın " demezdi herhalde. Kağıt topları, kalemler, delgi, silgi, ataç ve toplu iğne torbaları ne varsa sokuşturmuştu kadıncağız. Tedbirli kadındı. Hah işte ! Alt gözde yiyecek bir şeyler vardı. Aman ya onlar da hazır kek, bisküvi, kraker, gofret türüydü . Yiyecek bile denmezdi. Hiç sevmezdi ki böyle şeyleri. İnsanın ağzına sıvanıp saatlerce uğraştırır, karın da doyurmazlardı. Bir tek çocuklar severdi herhalde böyle şeyleri, bir de rejim yapan kokana kadınlar. Yan tarafta pörsümüş bir salatalıkla bir de domates gazeteye dolanmış duruyordu. Bir parça ekmekle peynir olsa ne olurdu sanki ? Biraz daha arandı ama başka bir şey bulamadı.

Kaderine razı olup domatesle salatalığı masasının üstüne götürdü. Akşam için yaptığı programı hatırlayınca buldukları ne kadar zavallı görünüyordu gözüne . İşten çıkınca Sakarya'ya gidecekti. Soğuk bira, bol keççaplı patates kızartması yanına bir porsiyon sosis tava isteyecekti. Kadınları düşünecekti. Güzel kadınları. Bakışı güzel kadınları. Sonra da hayallerinin kucağında eve gidecek güzel bir uyku çekecekti. Sabah mesaiye zamanında gelip onunla karşılaşabilecekti. Allah kahretsin üç paralık keyfini mahvetmişlerdi.

Bütün sinirleri ayaklandı. "Sakin ol oğlum, sakin ol" diye kendine nasihat etti. Domatesle salatalığı aldı. Masanın gözünde dün ısmarladığı yemekten kalan küçük tuz paketlerinden vardı. Gözünü karartıp bir de kraker paketi açtı. Sebzeleri, yıkanmış olduğunu varsayarak ısıra ısıra yedi. Krakeri içi almadı. Ama paketi kaldırmadı da . Belki ilerleyen saatlerde ihtiyacı olabilirdi. Bu düşünce onu yeniden tetikledi aklına gelen bütün iç hat numaraları tek tek aradı . Herhangi bir yanıt almadı.

Evi, karısını aramak geçti bir ara aklından. Gerek görmedi. Alışıktı Melek eve gitmemelerine. Arkadaşlarıyla takıldığında, bekar olanlardan birinin evine gidip oralarda kalmasına alışıktı. Aramamasına sormamasına alışıktı. Başka türlüsü olmuyordu. Alıştırsan hesap sorardı kadınlar. Keşke arkadaşlarıyla olsaydı. Şimdi Kenan'ın evinde olmak vardı. İçerek işyerinden, politikadan, yöneticilerden, kadınlardan konuşarak. Ama onlar bırakıp gitmişlerdi söylemeden.

Genel müdürü arayıp söylemenin tam zamanıydı aslında. Genel müdürlük mecliste, törenlerde, televizyonlarda olmuyordu. İşini iyi yapacaktın önce. Senden habersiz kuş bile uçmayacaktı hiçbir yerde. Tüm personeli tanıyacak hangi görüşte olduğunu bilecektin. Karşıtın olanları gönderip ayıklayacaktın. Tam zamanıydı aslında söylemenin. Bak güvenlikçilerin yerinde bulunamıyor demenin. Ama adam aranmaktan hele böyle nedenlerle aranmaktan hoşlanmıyordu. Aslında hiçbir nedenden hoşlanmıyordu. Arayıp da ilişkiler bozmanın sırası değildi şimdi. Bir dava için gelmişlerdi. Sevmese de bozuşmaları hoş olmazdı.

Yediklerinden midesi ezilmişti. Bir sigara yaktı. Odada biraz dolandı. Pencereden dışarıya baktı. Işıl ışıl parlıyordu şehir. Evlerin, yolların ışıkları mücevher gibi parlıyordu. Önünde panoramik bir çanak gibi uzanan şehrin siluetinden etkilendi. Pencerenin iki kanadını da açtı. Pervaza dayanıp bir tablo gibi sükunet içinde uzanan şehre daldı. Akşamları hiç bakmamıştı demek. Gündüzden çok daha güzel görünüyordu. Onun evi ne yana düşüyordu acaba? Şimdi yatağında uyuyor olmalıydı. İki gündür mesaiye zamanında yetişemiyordu ki görsün. Özlemişti. Yıllardır tanırmış, severmiş gibi özlemişti. Özlemin içini sızlattığını hissetti. İnsan bir başkasına karşı bu kadar zayıf olabilir miydi? Her davranışından anlamlar çıkaracak kadar ilgili, her şeyini bilmek isteyecek kadar meraklı, her bakışından etkilenecek , acı çekecek, sevinçle dolacak, mutlu olacak kadar duyarlı? Kendine asla yakıştıramadığı bir duyguydu bu. Kadın dediğine bu kadar güç tanımamalıydı. Ama elinde değildi. Acaba elinde olamaması mıydı onu bu denli bir kadına akıtan?

Çay içme kararıyla su ısıtıcısını çalıştırdı. Sallama çaya da razı olacaktı . Bardağı doldurup pencereyi kapattı. Binadaki varlığını duyurmak için bir girişimde daha bulunmak geldi aklına, sonra geçti gitti. Çok değil az önce denemişti. Her deneme onu biraz daha asabileştiriyordu. Asabiyetinden kendi korkuyordu. Koltuğunu pencereye döndürdü. Başka birini yan tarafına çekip ona da ayaklarını uzattı. Bir de sigara yakıp, sıcak çay eşliğinde şehre dalıp gitti. Uzaktan havlama sesleri geliyordu. Bir de sirenler. Gece gündüz eksik olmayan sirenler.

Dinledi dinledi. Şehrin sesleri ninni gibi geldi, uykuyu çağırdı. Gözleri kapandı.

Sıçradı. Nerede olduğunu anlayamadı önce. Saatine bakınca uyumuş olduğunu anladı. Bu saatten sonra güvenlikçileri bulmanın, bu sinirle onlara bir iki tokat patlatmanın, nöbetçi şoförün uyanmasını bekleyip eve gitmenin bir anlamı olacak mıydı ki? Kalktı pencereyi açtı, tuvalete gidip elini yüzünü yıkadı, ısıtıcıya su doldurdu. Oturup kaynamasını dinledi. Çayın yanına krakerlerden atıştırdı. Artık orada kaldığı, kimseye ulaşamadığı kafasına dank etti. Dank etmesiyle Sinir minir kalmadı. Başına geleni olağan bir durum gibi algılamasına şaşırdı. Sabahleyin oda arkadaşlarıyla ne kadar güleceklerini tasarladı. Kenan'la da Rasim'le de konuşmayacaktı ama.

Odadakilere de söylemese miydi acaba ? Ya dalga geçerlerse? Ya başka bir niyeti olup bilerek kaldığını düşünürlerse? En iyisi söylememek olacaktı. Başka şeye gülsünlerdi. Sabah onlardan önce gelmiş gibi yapar. Nazmiye Hanım'a akşam çalışırken acıkıp dolabındakilerini aldığını söylerdi.

Ahmet'in küçük televizyonunu açtı. Saçma sapan gece programları koymuşlardı. Kanal kanal dolaştı. O sevmediği kanalda açık oturum vardı. Entel dantel adamlardı yine. Oralara çıktın mı yumruğun inecekti masaya. Böyle yumuşak yumuşak konuştular mı uyuz oluyordu. Müzik olan bir yer arayıp buldu.

Dosyalara biraz baksa mıydı? Belki sabah eve gider, bir duş alıp biraz dinlenip öğlene geri dönerdi. Bu arada işi de kalmamış olurdu. Gidişini sabah mesai başlangıcına denk getirebilirse onu da görebilirdi. Sadece bakışları bakışlarına değsin diye yapıyordu her şeyi. O bir anlık bakıştan kalbine ılık bir şeyler aksın. İçine güneş doğsun. Dünya temizlensin.

En üstteki dosyayı aldı. Müsteşarlık bilgi istiyordu yine. Bir not karaladı, formatı biliyorlardı gerisini bürodakiler hallederdi. Bir başkasını bir başkasını daha aldı. Az ders çalışmamıştı şu dosyalardakileri öğrenebilmek için. O günlerden kalmaydı akşamları geç çıkma alışkanlığı. Kimse görmeden öğrenebilmek için. Bir de, "Biz geldik. Buradayız" demek için. Onlar da bunu kavramalıydı.

Tan ağarıyordu. Bir çay daha içsem mi acaba diye düşünüyordu ki eli farkında olmadan telefona gidip güvenliği çevirdi. "Alo" dedi karşıdaki ses. "Alo. Alo kimsiniz? Sen misin lan İsmet. Şaka yapmayı bırak da gel çabuk. Bak hemen gelmezsen hükmen yenik sayarız seni ona göre......" Telefonu kapattı. Hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Ciddiyet ve sükunetle yazmayı sürdürdü.

İşlerin tümüne yakınını bitirmişti. İki dosyayla ilgili görüşme yapmak gerekiyordu. Onları ayırdı. Birimlere gidecek olanlara kulak taktı. Dosyaları toplayıp kalktı. Pencereyi bir kez daha açtı. Şaşırdı. Şafak ne zaman sökmüş ne zaman ortalık aydınlanmıştı? Nasıl olmuş da fark etmemişti? Açık camdan sabah rüzgarının hafifliğini hissederken kuşların cıvıltılarını oldukça yakından duyuyordu. Buralarda güvercinden başka kuş bulunduğunu o zaman fark etti. Çocukluğundan beri duymadığı kanat seslerini duyunca duygulandı. Bu şehir sabahları böyle temiz kokabiliyordu demek.

Ne garip bir zaman dilimiydi yaşadığı. Şehir mi değişmişti? Kendisi mi? Kendini de bir garip hissediyordu.

Pencerenin pervazına dayanıp uyanan şehri izledi. Arabalar, insanlar, simitçi çocuklar, banliyö treni, hareket . Gürültü başlıyordu işte. Koca makine start vermiş. Şehir uyanmış, homurdanmaya başlamıştı.

Binada da sesler olmaya başlamıştı. Kapıların, asansörün, ayakkabıların, anahtarların, mırıldanan türkülerin, odalarda açılan radyoların sesi. Çıkmayacaktı. O sersem güvenlikçilere bulaşıp sinirini zıplatmayacaktı. Biraz da enayi yerine koyulmaktan çekiniyordu. Biliyordu ki burada alt personelin diline düşersen, onların sana taktığı sıfattan ömür boyu kurtulamazsın. Çıkmayıp bekleyecekti. Neyse ki erken uyanıp işe erken gelmeyi huy edinen memurlar vardı daha. Bugün onlar gibi davranacaktı.

Kravatını, yakasını düzeltip odadan yavaşça süzüldü. Koridorun sonundan, "Günaydın" diye seslendi Şevket. Elinde toz bezleri odalara girmeye hazırlanırken.
"Erkencisin başkanım. Çayı koydum . Az sonra getiririm" .

Daha başkan olmamıştı ama böyle seslenmelerinden hoşlanıyordu. İşleri yapan da zaten kendisiydi. Başkan, genel müdürü taklit ederek açılış törenlerini, kokteylleri, seminerleri dolaşıp, kendini gösterip, çevre edinip dururken o eşekler gibi çalışıyordu. Misyon adamıydı o. Aslında başkanlık onun hakkıydı ya neyse. Bu işlerde sabırlı olmak gerekliydi.

Karşı odalardan birine geçip pencereden dışarıyı seyrediyormuş gibi binanın girişini izlemeye başladı. Geliyordu işte. Tüm inceliğine karşın nasıl bu denli bir güçle doluydu. Nasıl umursamaz. Ve nasıl bu denli yumuşak? . Binaya girince o da odasına döndü.

Sesler çoğaldı. Önce Ahmet geldi sonra Nazmiye Hanım. Sabah çaylarını içtiler. Günün haberlerinden, işlerden konuştular. Biraz üst yöneticileri, biraz çalışanları çekiştirdiler. Oda arkadaşları, yorgunluğunu, pejmurdeliğini akşamdan kalmasına verdiler. O da sessiz kalarak bu yorumlarında haklı oldukları sonucuna varmalarına izin verdi. Nazmiye Hanımın ablalık damarı tutunca, bu kadar içmesine, parasını içkiye yatırmasına kızdı.

Kenan'ı , Rasim'i görünce dayanamayıp akşam için şakayla karışık kalayladı. Bir şey onu durdurdu, gece orada kaldığını onlara bile söylemedi. Masum olduklarına, çıkarken iki kez başına geldiklerine yemin billah ettiler. Hemen arkalarından geleceğini sanmışlar her zamanki birahaneye oturup beklemişlerdi. Ama o gelmeyip evinin yolunu tutmuştu. Zaten epeydir onları boşlamış gibiydi. Esas onlar kızmalıydı.

Öğlene doğru bitkinleşti. Kafası konuşulanları, okuduklarını almamaya başladı. Başkana, "Gidiyorum," deyip çıktı. Başkan ses etmedi. Her gün gitse yine ses etmezdi. İşin gücün farkında değildi ki adam. Oturduğu yerin sorumluluğunun farkında olsun. Hem bir şey söylese kaç yazardı ki. Sıkardı adamı.

Ana kapıdan çıkarken güvenlikçiler toparlanıp ayağa kalktı, ayaktakiler selama durdu. Hiçbirinin yüzüne bakmadı. O da biliyordu gündüz gelenle gece gelenlerin ayrı adamlar olduğunu ama içi selamlarını almayı kaldırmadı.

Eve gitti. Melek onun ender de olsa gündüz gelmelerine alışıktı. Furkan okuldaydı. Kezban uyuyordu. Yemekten önce yıkanmak istedi. Banyo sonrası tıraş oldu, karnını güzelce doyurup yattı. İnsanın kendi yatağı gibi yoktu.

Kezban'ın ağlamasına uyandı. Hava kararmış akşam olmuştu. Gerindi, "Getir getir uyandım" diye bağırdı. Kezban ürkek gülücüklerle babasına koştu. Paytak paytak koşuşunu seviyordu kızının. Furkan kapıya dayanmış onları izliyordu. "Gelsene oğlum, gel lan gel. Anneniz yemeği hazırlayıncaya kadar biraz boğuşalım bakalım babayı kim yenecek. " Furkan ok gibi atladı yatağa.

Sabah işe zamanında vardı. Tam onun geliş saatine. Köşeden görününce içeri girmeyip mesaiye gelenlerden biriyle konuşmaya başladı. Aslında konuştuğu adamı sevmezdi de . Ama kızın izlendiğini anlamsından ödü kopuyordu. Kimse anlamsındı.
 

Hele o hiç. Zaafını, zayıf yanını anlamasındı. İpini çekerdi valla. Cadıydı. Başkalarıyla konuşur onunla konuşmazdı. Anlamasındı da gözleri bir tesadüfmüş gibi o ipek bakışlara takılsaydı bir dem. Yalnızca bir dem yeterliydi günü aydınlatmaya. Geldi aydınlattı ve gitti. Farkındayım der gibi bakıp, başı önde, bakışları adımlarında geçti gitti.

Altı katı koşarak çıktı. Gün boyu gülüşerek, söyleşerek, şakalaşarak çalıştı çalıştırdı. Öğlen yemeğine de çıkmadı. Kebapçıya Ahmet ve Nazmiye Hanım için de sipariş verdi. Gün nasıl akşam oldu anlayamadı.

Mesai bitiminde Kenan ayrı geldi, Rasim ayrı. Bir akşam programı yapmak, bir yerlerde içmek istediler. Kabul etmeyince, aralarında tavırlı olduğunu konuşup birlikte bir yoklama daha çektiler o yanaşmadı. Yoğunluğa sığındı çıkmadı. Ne oturabiliyor ne seslerin kesildiği binadan çıkıp gidebiliyordu. İş de kalmamıştı yapılacak dosya da. Genel müdür, başkan, diğerleri aramadığına göre toplantı da yoktu. Yok muydu? Süleyman'ı aradı, toplantı olup olmayacağına ilişkin bir haber gelmemişti ama bir ihaleyi yetiştireceklerdi. O yüzden akşam buradaydılar. Özel kalemden Ruhi ile görüştü, "Yok abisi, hepsi çıkmıştı. Aman toplantı filan olmasındı. Akşama kadar iflahı kesiliyordu. Günler torbaya mı dolmuştu ki her akşam her akşam toplantı olsun. Toplantılardan bir halt çıktığı da yoktu. Ya birbirlerini yiyip oturuyor ya da onun bunun böbürlenmesini dinliyorlardı. Şuraya oturalı ne kadar olmuş doğru dürüst bir uygulama görmemişti. Ha bire konuşulup duruyorlardı. İcraat olmalıydı. İcraat. Millete ne sözler verilmiş neler yapılmıştı.Bir yeğeninin tayinini bile yapmamışlardı daha. Yorulmuştu. Bir imzaya bakardı geri dönmesi. Dönmeyi de ciddi ciddi düşünüyordu artık. Memleketini bağını bahçesini özlemişti. Bu işe daha fazla tahammül edemeyecekti artık. Makamları da mevkileri de kendilerinin olsundu. Yoktu toplantı. Kendisi de çıkmak üzereydi. Gidip bir güzel uyku çekecekti. O da gidip yatsındı. Bu adamlara bu kadar çalışmak bile çoktu."

Ruhi haklıydı. Çok haklıydı.

Peki ne vardı da çıkamıyordu?

Oturdu kaldı.
Oturdu.

Kaldı.

içindekiler












YARİM İSTANBUL


Harem.
Otobüsten inen herkes yorgun.
Ama daha bavullar alınacak, eşyalar indirilecek, bir vasıta bulunup çoklukla evlere, otele, belki hemşehri kahvelerine belki bir işyerine gidilecek. Karşılamaya gelenleri de kaçırmamak gerek.

Keriman otobüsten inerken huzursuz.

Şu İstanbul'un çoğu yanını bilse, uzun uzun sürelerde kalsa da bir güvenmezliği var bu şehre. Bir itmişliği, oturulacak, yaşanacak yer olarak kabullenmeyişi. O, kendi şehrinin insanı. Geniş avluların, ferah odaların, meyve ağaçlarının, sebze arklarının, mis kokulu çiçeklerin, eskiden içinde ayran, karpuz, üzüm soğutulan çeşme önü havuzların yer aldığı bahçelerin, sade yaşamların insanı Keriman.

Hah! İşte orada. El ederek geliyor Sıtkı. Terminalin kalabalığında, gürültüsünde beklemeyecek, bunalmayacak. Kız yok. Bir bahane bulmuştur yine.

- Hoş geldin abla.
- Hoş bulduk .
- Biraz acele edelim. Yasak yere park ettim. Ne var ne yok anlat bakalım. İyiler mi evdekiler ?
- İyiler. İyiler. Sen buradakilerden haber ver. Ne yapıyor benimki ?
- Bu hafta hep yurtta kalmış. Ders çalışacaklarmış. Bu akşam bizdesin yani. Seni yarın eve götürürüm.
- Kusuruma bakmazsan ben eve gideceğim. Pekmez tenekesini almayı unutma, arkalarda bir yere koymuştu muavin. Gelin de kusura kalmasın. Pazara siz çoluk çocuk gelirsiniz daha iyi olur.
- Yapma abla ya, boş evde ne yapacaksın şimdi ?
- Hadi hadi, dert ettiğin şeye bak.

Tartışa konuşa arabaya binip yola çıktılar. Eskilerden yenilerden, evlenmeler boşanmalardan, Keriman'ın ayaklarının şişmesinden, küçük oğlanın sünnet hazırlıklarından, doğumlardan ölümlerden bazen hüzün bazen neşeyle geçerek eve geldiler.

Ev ışıl ışıl. Neredeyse iki katın her odasının ışığı açık. ''Hani evde yoktu bu ? Yine ne haltlar karıştırıyordur kim bilir ?''

Sıtkı;
- Bak abla, sen geleceksin diye dönmüş kız. Bir de beğenmezsin.
Keriman yanıt vermiyor. Söyleyecek bir şey bulamıyor. ''Allah vere de, bir numara çeviriyorsa abisi anlamasa''

Sıtkı, arabadan eşyaları indirirken, Keriman zile basıyor. Kız kendini toplar diye umuyor, anahtarla açıp hoşlanmayacağı bir durumla karşılaşmaktan kendini korumayı da. Parmağını zilden ayırmıyor.
Usulca açılıyor kapı.
Sibel'in ürkek yüzü, Keriman'ın, ''Niye kim o demeden açıyorsun şu kapıyı?'' söylenmesi karşısında asılacağına rahatlıyor. Sevinçle atlıyor ablasının boynuna. Bir tuhaf oluyor Keriman. Böyle sıcak kucaklaşmayalı çok olmuş. ''Bir şey olmalı bu kızda?"
Sıtkı gelenleri taşıyor. Oğlanlar için getirilen erzakları yeniden arabaya koyuyor. Sibel'le şakalaşıp, çay kahve içmeye kalmadan gidiyor.
Başbaşalar şimdi.

Sibel, ablasına yiyecek bir şeyler hazırlarken Keriman banyoya giriyor.

Ev dağınık değil. Mutfak da öyle. O kara kara kotları, zincirleri, soluk bluzları yok üstünde. Saçları bile düzgün sayılır. Ama bir hal var.

Keriman banyodan sonra televizyonun karşısına, ayaklarını uzatıp oturuyor. Sibel habire, yemek, meyve ne bulursa tepsilerle getirme çabasında. Bu arada, bir yerleri de kırıp döküyor. Her dökülenin arkasından, Keriman gülerek, ''Unuttun değil mi? Bir servisi bile yapamıyorsun.''

Keriman İstanbul'da ilk kez mutlu gibi. Aralarına koca şehirler, fakülteler, kılıksız arkadaşlar, cevapsız sorular hiç girmemiş sanki. Onu, uzun saçlı oğlanla öpüşürken yakalamamış, eve gece yarıları gelmesine kızmamış, kızlı oğlanlı toplanmış içerken basmamış. Kafasını kimi gün kırmızı kimi gün mor, yeşil görüp dehşete kapılmamış. Evdekilerden, abilerinden bir şeyler gizlenmeye çalışılmamış.

- Abla, abla, uyuyorsun. Odana çıkmayacak mısın?
- Saat kaç ? Yukarı çıkmayayım hiç. Burası iyiymiş
- Rahat edemezsin. Hadi ben götüreyim seni. Uykun dağılmasın.

Sibel'in yardımıyla geceliğini giyinip yatağa zor atıyor kendini. Oh ! odası bile güzel görünüyor gözüne.

Uyanmak istiyor. Bu kadar derinlikteyken, ortalık zifiri karanlıkken uyanmaya çabalıyor. Ne oluyor? Evde ses var. Tanıdık, bildik olmayan bir şey. Yataktan fırlarcasına kalkıyor. Çıplak ayak merdivenlere. Başına örtü bile almamış koşarcasına iniyor.
Sanki ağır bir şey, bir yerlere çarparak taşınıyor.

Keriman son basamakta durup sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyor. ''Ne oluyor ?''
Salon boş, mutfağa yöneliyor. Yok. Arka oda olmalı. O karanlıkta, dar koridoru nasıl geçtiğini bilemiyor.
Sibel, fısıltıyla birileriyle konuşuyor. Gergin, korkulu bir fısıltıyla. Artık dayanamayacak. Karşılaşacağı ne olursa olsun. Kapıyı hızla açıp, can havliyle elektrik düğmesine basıyor. Donakalıyor.
Sibel'in anında ışığı söndürmesi sırasında algıladığı tek şey, elleri bağlı bir yabancı adamın ağzını bantladığı oluyor..
Sibel aceleyle, itercesine ablasını dışarıya çıkarıyor. Gelip salona oturuyorlar. Karanlık. Birbirlerinin yüzünü seçemiyorlar. Keriman soluk soluğa. Şaşkın. Şaşkınlığını atması , kontrolü eline alması gerek. O büyük. O abla. Bildiği ya da bilmediği her şeyden o sorumlu. Ama bu, bu rüyasında bile rastlamayacağı bir
şey.

- Sen ? Sen ne haltlar karıştırıyorsun ?
- O bir yanki
- Yanki ne kız ?
- Irak'ı işgal edenler, çocukları öldürenler.
- Siz şimdi bunu Irak'tan mı getirdiniz ?
- Kimse yok bu işte. Ben yalnız yaptım.
- Polise de böyle dersin artık. Abinler duysa polise de bırakmazlar ya.
- Her şeyi göze aldım ben abla.
- Abla deme bana. Abla deme. Ablan değilim senin. Ah kafam ah ! Akşamki durumundan anlamalıydım.

Konuşma burada bitti. Gün doğuncaya kadar sessizce, göremeyeceklerini bile bile birbirlerinin yüzüne bakmadan öylece oturdular.

Gün doğumuna yakın Keriman mutfağa geçip bir bardak su aldı. Bir yudum içip bıraktı. Döndüğünde Sibel'i bir battaniyeyle kanepeye kıvrılmış buldu. Oturduğu yerde kaykılıp kaykılıp gidiyordu da inadından yatmıyordu. ''Hırpalanmış bu. Çok hırpalanmış belli.'' Sessizce odasına çıktı.

Keriman bir başka dünyaya uyandı sanki. Uyudu uyandı mı onu da bilmiyor. Evde çıt yok. Üstünü giyindi, odayı havalandırdı, yatağını düzeltti, bavulları boşaltıp yerleştirdi. Ne yapacaktı ? İnse, adamı serbest bıraksa, adamın ne yapacağını bilmezsin. Kıza bağırsa çağırsa, onun yapacağı deliliği hesaplayamazsın. Ya adama bir şey yapamaya kalkarsa ? Gözlerinin önünde, kameralar, küçük odalarda yapılan sorgular, hapishane demirleriyle öldürülen Iraklı çocuklar aynı film karesindeymişcesine oynayıp duruyordu. Öylece yatağın üzerinde oturdu kaldı. Ne zaman getirmişti bu adamı ? Nasıl taşımıştı kız başına ? Nereden bulmuştu ?
Oda kapısı aralandı. Sibel,
-Kahvaltı hazır.

Bakmadı bile yüzüne. O gittikten epey sonra toparlanıp indi. Birbirleriyle konuşmadan yemeklerini yediler.

Keriman, Sıtkı'lara telefon etti. ''Bu pazar gelmeyin. Kızın sınavı önemliymiş. Ahmet'e de haber ver. Haftaya havalar düzelir. Mangal yakarım bahçede.'' Sözü fazla uzatmadı. Telefona gidişinden itibaren bütün hareketlerini dikkatle, tedirginlikle izleyen Sibel'in minnetle gülümseyişine yüz vermedi. Ne yapacağını bilmediğinden mutfağa gidip bulaşıklara başladı. Sibel, etrafında dolaşıp konuşmaya çalışıyordu. Çabalarının beyhude olduğunu ayrımsayınca o da vazgeçip adamı banyoya oradan da mutfağa getirip önüne bir tabak koydu.

Keriman yaptığı işten başını kaldırmadan, sert sert ''Bununla tuvaletin içine kadar girmiyorsun değil mi ? ''

- Saçmalama abla ya
- Belli olmaz senin işin

Adam yemeğini bitirince kız yine koluna girip odaya götürdü.

Keriman yıkadıklarını kuruladı, getirdiği erzakları kavanozlara boşaltıp dolaplara yerleştirdi, rafları düzenledi, yemekler yaptı. Sibel ara ara mutfağın kapısına kadar geliyor ne içeri girebiliyor ne bir şey söyleyebiliyor gerisin geriye salona dönüyordu.

Öğleni biraz geçmişti ki ''Ben acıktım'' diye geldi kız. Keriman bir sandalyeye çıkmış, üst dolaba bardakları diziyordu. Ocağın üzerindeki tencereleri işaret edip, ''Bana tabak koyma yemeyeceğim. Adama da götür. Acıkmıştır belki. ''

- Uyuyor
- Ne çok uyuyor bu adam. Sesi soluğu da çıkmıyor hiç.
- Senin ilacından verdim.

Elindeki bardak tam düşerken yakaladı. Geçen yıl geldiğinde, göründüğü doktorun verdiği. Bir tane içip de bütün gün başını yastıktan kaldıramadığı, dilini dolaştıran ilaç.

Sibel alelacele ''Ekmek kalmamış. Ben ekmek almaya gidiyorum'' deyip çıktı. Keriman, ağzında birikmiş sözcüklerle, sandalyede kalakaldı. Dış kapının kapandığını duyunca indi, doğru Sibel'in odasına. Bulursa, ne yapacağını bilemeyeceği bir silahı aramaya. Elbise dolabına, çekmecelere baktı rast gelmedi. Arka odaya adama bakmaya koşturdu. Fırsat yakalamışken esenliğinden emin olmak istedi. Dilinden anlamazdı ki aç mıdır, susuz mudur sorsun. Adam, başını sandalyenin köşesine dayamış, kendinden geçmişti. Ellerini çözerken uyanır gibi oldu. '' Şşşşşşşşşşş '' dedi Keriman. Adamı kaldırıp, yarı kucakladı yarı sürüttü, kanepeye boylu boyunca uzattı. Üzerine bir örtü örttü, ''Uyu uyu '' diyerek yeniden mutfağa.

Sibel nefes nefese döndü. Yemeğini yedi. Adama baktı geldi, sakin sakin çayını içen ablasına bir şey sormadı ama salona da gitmedi. Bir bardak çay da kendisi alıp masanın öbür tarafına yanlamasına oturdu. Ortalıkta bir tek çay kaşığının cam bardağa değen sesi vardı. İkisi de en önemli işleri çay yudumlamakmış gibi çaylarını içiyorlardı. Zilin çınlaması ikisini de sıçrattı. Keriman önce telefona seğirtti sonra anlayıp kapıya. Kız da peşinden. Keriman telaşlı bir fısıltıyla , '' Arayı kapat. Arayı. Çabuk . Çabuk ''

- Açma. Bekle açma

Kalbindeki uçuşmaya da kızın sözlerine de aldırmadan kapının arkasına vardı. Kapı deliğinden baktı. İki adam. Ciddi suratlı, takım elbiseli iki adam. Kız mutfak kapısını kapatmış yanına gelmişti, geri gitmesini işaret etti. Sibel omuzlarını silkti. Zile ikinci kez basıldığından, tartışamayıp açtı.

Orta yaşlı olan, kibarca ''İyi günler hanımefendi, Biz mahalle karakolundan geliyoruz. '' Kameralar yeniden çalışmaya başladı, parmaklıklar, dikenli teller ve yine çocuklar gözünün önünü kapatıp kapatıp durdu. '' İlerdeki ilköğretim okulunda başbakanımızın katılacağı bir tören var. Eğer uygunsanız güvenlik için iki görevlimizi sizin üst balkona çıkarabilir miyiz ? ''

- Hayır.

Sesinin keskinliğinden kendisi ürktü. Adamın gülümseyen bakışlarıyla karşılaşınca utandı.

'' Hastaneye gideceğiz. '' ''Kusura bakmayın. Randevumuz var. Gitmek zorundayız" Kız toparlanmıştı demek. Adamlar teşekkür edip iyi günler dilediler. Daha arkalarını dönüp iki adım atmışlardı ki , Sibel ablasını içeri çekip kapıyı hızla kapattı.


''Abla sen hemen gidiyorsun. Bakmaya geldi bunlar. Birazdan basarlar evi. Dün takip edildiğimden kuşkulanmıştım zaten. Hadi çabuk çabuk. Ben çantanı indiririm. Bir taksiye atla doğru Sıtkı abimlere. Eğer bir şey olmazsa akşama ben de gelirim. Sen hiçbir şey görmedin, duymadın tamam mı ?

Motor gibi konuşuyor motor gibi dolaşıyordu. Keriman merdivenlerde kavuşup, iki üç hamlede ancak yakalayabildi kolunu.

- Dur. Dur be çocuk. Bir şey olacağı yok.
- Sen nereden bileceksin? Ne anlarsın bu işlerden?
- Üf ! Tamam artık, otur şuraya

Zorla çekip otutturdu yanına. ''Kimsenin geleceği falan yok. Rahat ol'' İyice yanına çekip kolunun altına aldı.

''Rahatla. Ama adamı bırak. Onun da bekleyeni, çoluğu çocuğu vardır bir yerlerde. Yazık olur.''

Sibel eğreti oturtulduğu yerden fırladı. ''Sen beni ne sanıyorsun ya? Sen dün abimlerde kalsan ben çoktan halletmiştim. Televizyonlara, gazetelere haber verip sonra da serbest bırakacaktım.''

-Televizyonları boş ver. Git adamı çöz. Götürüp bir yerlerde bırakalım.
-Biz mi ? İkimiz mi ?
-Hadi git. Çantamı al da gel.
-Olmaz.
-Olur olur.

Yaptılar en sonunda.
Adamı çözdüler, üstünü başını düzelttiler. Sibel iki arada bir derede, ses çıkarırsa onu öldüreceğini söyledi adama. Bir taksiye binip karşıya geçtiler. Epey dolaştıktan sonra Beyoğlu'nda indiler. Adamı büyük bir mağazada bırakıp aceleyle çıktılar. Yine bir taksiye atladılar. Cağaloğlu'nda inip bir başkasına binerek ve yine dolaştırarak eve döndüler. Keriman bir casus filminde hissetti kendini. Acayip heyecanlandı. Döndüklerinde al al olmuştu ikisinin de yanakları.

Bir kaç gün, her kapı çalınışında huzursuz oldular.

Savaş bitti. Haftasına kalmadı unutuldu.

Onlar çocukları unutmadılar. Keriman'ın memleketten ilkokul arkadaşı olan hekimin vasıtasıyla ilaç ve yiyecek paketleri yolladılar.

Ertesi pazar gelen abiler, mangaldaki etin yanında içli köfte ve Galagoç'u görünce mest oldular.

Bir gün çarşıdan dönerken Sibel ablasına, adamı nasıl birlikte olacakları vaadiyle kandırıp, içirip eve getirdiğini anlattı. Keriman hemen, '' Bir şey yapmadın ama değil mi ? '' diye sorguladı. Sibel isyan etti. Keriman kahkahalarla güldü.

İstanbul'da , ''Yavukluya, sevgili '' dendiğini keşfeden Keriman, tıfıl bir oğlanın sevgili olduğunu fark edince eve gelip gitmesine ses çıkarmayı kesti.

Keriman, günler sonra, Sibel'in sıkıştırmasıyla, o gün bir şey olmayacağını nereden bildiğini anlattı. Kapıya gelenlerden onunla konuşanı, ''Bekar bekar bakmıştı. Kötü birşey yapacak adam öyle bakamazdı. Uzak uzak, sert sert, hesaplı hesaplı, boş boş bakardı da öyle bakmazdı.'' Geçenlerde karakolun yanındaki markette karşılaşıp selamlaştıklarını söylemedi.

Bir akşam arkadaşlarıyla gittiği bir barda, Sibel kaçırdığı adamı gördü. Adamın İrlandalı bir maceracı olduğunu anlayınca çok bozuldu. O da ablasına bundan söz etmedi. Televizyonları arayıp da rezil olmadığına şükretti.

Keriman İstanbul'a, artık severek gidip gelmeye başladı. Şehrin kimseye tepeden bakmadığına, buruşturup bir kenara atmaya niyeti olmadığına inandı. Eve yakın kıyıda, Kız Kulesi'ni gören bir bank bulup, boş zamanlarında oturup denizi izlemeye gider oldu. Her oturmaya gittiğinde, İstanbul'da genç olmanın, yaşamanın nasıl bir şey olduğunu biraz daha anladı. Pek itirazı da olmadı.

içindekiler












KALBİM DAHA NE KADAR KANAYACAKSIN GEÇMİŞ ZAMAN AŞKLARI İÇİN


Merhaba... Beni duyabiliyor musun? Ben Mavi... Ne yapacağız biz? Nasıl yapacağız? Ya ben? Ben ne yapacağım? Ne susturabiliyorum göğüs kafesimdeki kuşları, ne uçurabiliyorum Onlar da habire kanat vurup duruyorlar içimde. Örseleniyorlar.Örseleniyorum.
-"Uçun"
diyorum ama, beni dinlemiyorlar.

Uçsalar. Kendilerini böyle tutuklamasalar, beni böyle kahretmeseler ya. Uçmuyorlar bir türlü. Susmuyorlar da... İkisini de yapmayıp, beni hep Araf'da bırakıyorlar.

Birbirimizi tesadüfen bulup ayrılışımızdan bu yana çırpınıp duruyorlar içimde. "Durun," "Susun," "Yapmayın" diye yalvarmalarıma aldırmıyorlar. Sakinleşmiyorlar bir türlü. İlk kez sesimi duyuramıyorum onlara. Ulaşamıyorum... Ne oldu benim uysal kuşlarıma? Ruhuma ilaç olan mutlu cıvıltılarına ne oldu? Ne oldu da bana böyle tepkilenip yoldan çıktılar?

Ne güzel günler yaşardık eskiden. Unutmuş olamazlar. Durup dururken, ansızın, hep birden havalanıverirlerdi. Ben de yanlarında. Hoşnutlukla katılırdım bu sürprize. İçimde bir pır pır, geniş çayırları, uzun nehirleri, karlı dağ tepeleriyle, kendi efsanelerinde uyuyan gölleri dolanırdık. İnadına konardık korkuluklara. En ışıltılı pınarın suyunda oynaşırdık. Kendi özgürlüklerine uçmalarına, kendi geleceklerini aramalarına, gökyüzü sevdalarına hayran olurdum. Kendini bulma yarışında birinci olmaya uğraşırdık, tek rakibimizin kendimiz olduğunu bilerek. Deli gibi olurduk coşkudan.

Ah! Susmasını, durmasını da iyi bilirdi benimkiler. Özellikle karmaşalara düşmüşken ben. Derviş sabrıyla beklerlerdi fırtınanın geçmesini. Anlayışlıydılar. Beni bana bırakırlardı. Ya günler getirirdi yaşamıma yeni dengeyi, ya ben yanlış da olsa bir çıkış yolu bulurdum kendime. Bilirlerdi geçeceğini. Yaşam konusunda benden deneyimliydiler ve benden iyi tanıyorlardı beni. Yıllarla değil, dönemeçlerle büyüyüp olgunlaşıyordum. Yaşadığım topraklar da fırtınalı dönemeçlerin en bereketli ülkelerinden biriydi işte.

Seninle karşılaştığımda da çok büyük bir fırtınanın ortasında, kuşlarımın barınağındaydım... Korkuyordum. ülkem kapkara bir haritaya dönüşüyordu önümde. Artık benimle konuşmuyor, kucaklamıyordu beni. Dilsiz duvarlar örülüyordu habire çevremize. Geleni hem iyi tanıyor, hem yeterince tanımlayamıyordum.
Korkuyordum.

Tüm düşleri parçalanmış geceler yaşıyordum. Tek tip zevksizlik her gün hayatımızda bir temiz yeri daha kirleterek ilerliyordu. Kurutulup çölleştiriliyordu ömürlerimiz. Yoksulluğunu onuruyla yamayan insanlarımız, yanlarındaki insanların üzerine yürüyen öfkeli kalabalığa dönüştürülüyordu. Haçlı seferlerinin intikamı en yakınındaki, en savunmasız insandan alınmaya çalışılıyordu. Taşralılık dayatılıyordu tüm yaşantımıza.
Korkuyordum.

Tanıdık bildiğim her şey hızla koparken benden, avuçlarımdaki su, ayaklarımın altındaki kum gibi kayarken, tükenirken nasıl korunabileceğimi, nasıl koruyabileceğimi bilmiyordum. Siyah peçelerle kapatılıyordu ufkumuz. Namluları kuşlara çevrili silahlar dağıtılıyordu. Aksine azaldıkça azalıyordu söz söyleme özgürlüğüm. Panikliyordum.

Bizi karşılaştıracak yolculuğa bu koşullarda çıkarılmıştım. Emirlere hep itirazı olan ben, hatır gönül işi olunca kuzu kuzu boyun eğmiştim.

Ve herkes dururken sen, tüm uzaklığıma, tüm gizleme çabalarıma karşın, yüzüme bakınca anladın yaşadıklarımı. Gizliyordum çünkü o yolculuğa çıkıncaya dek kimseye derdimi anlatamamıştım. Olacakları söylediğimde, kimse inanmamıştı. Hep başkaları suçlanmıştı olanlardan. Kendimizi sorgulatamamıştım. Günlük küçük cilaları bile kazıtamamıştım. Altından çıkacak olanla yüz yüze gelme cesareti taşıyamamıştım. Kayıplarının farkında olmak istemiyordu hiç kimse... Küskün değildim ama artık konuşamayacaktım, huzur kaçırmayacaktım. Nişangâh olacakların görmezden geldiklerini başkalarına ne diye anlatacak, nasıl savunacaktım ki? Anlamıştım artık konuşmayacaktım... Ama içimin renkli küçük kuşlarını da kimse için şahinlere yem yapmayacaktım. Çocukluğumun tek mirasıydı kuşlarım. Bir sabah içimde bulduğum hayattı, ışıktı, tattı. Sahip çıkacaktım. Duymak, bilmek istemeyenler bilsinler diye zarar görmelerine izin vermeyecektim. Kendimi o eski üç beş arkadaşımın dışında kimseyle paylaşmayacaktım. Canım çok acıyacaktı ama ben susacaktım. Kimseyle göz göze gelmeyecektim.

Kedileri kısırlaştırıp, kuşları tutsak kılıp, çiçekleri koparıp öldürerek ve ancak kendilerine aitse sevebilen insanlarla inatlaştığı için, kendini ıssız karanlıklarla cezalandırmış çocuğu gördün kirpiklerimde. Olmayacak duayı olur kılıp amini bana bıraktın, başım döndü.

Bir insanın ismini, yaşantısını, alışkanlıklarını, huylarını bilmediği birini ilk görüşte, tüm çıplaklığıyla anlayabileceğimi anladım ben de. Ve sanki kaderim yeniden yazıldı.

Anladın ve tek bir şey sormadın. Bunun için teşekkür borçluyum sana. ima etmeden, yüzüme vurmadan yardım etmeye çalıştın yalnızca. Koşullarımı, benden önce rastladıklarından dolayı iyi biliyordun anlaşılan. Bırakmamın doğru olduğuna inandığın için olsa gerek dilimi bilen, benim ülkemden olan tüm arkadaşlarının yoluyla kalmamı istedin. Kalırsam bana iş, bana ev bulunacağını, bulacağını söylettin. Merak etmememi vurgulattın sık sık. Merak etmiyordum zaten. Hiç merak etmedim. Arkadaşlarıma benziyordun. Ben arkadaşlarıma güvenirim, o yüzden de kuşkuya düşmedim.

Düşündüğüm, aklımın takılıp kaldığı şey başkaydı. Sen, "Kalmalı" diyordun. Bense, "Dünyaya barışı nasıl getireceğiz?" diye soruyordum. "Kalmalısın," diye yanıtlıyordun yalnızca. İçimin kuşlarını ayaklandırdın.

Belki kalmak isterdim ama, kalamazdım... Doğruydu endişeliydim, ürkütülmüştüm, korkuluydum şimdi daha çok korkuluyum ama, olmazdı işte. Kalamazdım. Büyüdüğüm evler, elma çaldığım bahçeler, oynadığım sokaklar, konuştuğum ağaçlar, kavgalarım, okullarım, gecekondular, yollar... Yüksel Caddesi'nde 8 Martları kutlama uğraşılarımıza tanıklık eden heykel, bir kadeh içip şiirden sarhoş olduğumuz akşamlar, babaannemin yayık küpü, köydeki evin kiler kokusu, eski mahalle kuytuluklarına gizlenmiş tarihi konaklar, annemin masalları, aktarlar, sahaflar, el kulakla yanağa yaslanarak çekilen uzun havalar, anneannem ve tespihi, uçsuz bucaksız yolları uykusuz bekleyen çeşmeler, çığırtkanlı pazar yerleri... Ben biraz da bunların toplamıyım. Kendimi nasıl bırakabilirdim?

Sana göre, hazır gelmişken kalmalıydım. Sonra çok zor olabilirdi ellerinden almak beni. Toz duman arasında ulaşmak olanaksızlaşabilirdi. Belki haber bile alınamazdı bir daha...

Biliyorum, dışarıdan durum çok zorlu görünüyordu. Gerçekten de zordu. Hala zor. Gün geçtikçe kötüleşebilir. Ama dayanabilirim gibi geliyor bana. Belki bir ay, bir gün, bir saat sonra dayanamayacağım. Elimde değil, o saati bile burada geçirmek istiyorum, Aklım kalmasın geride. "Keşke" duygusunu yaşamayayım. Belki kalmadığını için, "Keşke" diyeceğim. Pişmanlık hissedeceğim... Bilmiyorum.. Ama bırakamıyorum. Elimde değil. Bırakamıyorum, bırakamazdım. Yarına olan ihtiyacını, inancını nasıl bırakır bir insan? Umudu bırakır mı? Bırakamazdım.

Sizin özgürlüğünüz, bizimkinden çok. Çarpıyor insanı ilk başta. Çocuklarını kurtlar kapmıyor. Anneler yitik yavrularını aramıyorlar. Ama ben biraz daha fazlasını değil, eksiksiz ve yanılgısız olanını tüm insanlarla birlikte yaşamak istiyorum. Dünyada barış olmazsa kalbimde, kalbimde olmazsa dünyada ve burada olamayacağını iyi biliyorum. Tek başına, başkalarına rağmen yaşanabilecek bir şey değil ki benim kalbimdeki özgürlük. Kendine tapan, kendini ayıran değil, kendiyle birlikte başkalarını da seven bir özgürlük benimkisi.

Barışı nasıl oluşturacağız, insanlar kendileriyle bu denli kavgalı, bu denli küskünken? Yaşadıklarımıza bu denli tıkalıyken kulaklarımız? Acımasızken bu denli? Hayata kendimizi nasıl bağışlayacağız?.. Soyu tükenen hangi canlıdan özür dileme şansımız var, annelerin ak sütü bile kirlenirken? Sokakta ölen hangi çocuktan, şiddet kurbanı kadından, mimarisi yok edilen topluluklardan, hangisinden özür dileme şansımız var?

Hepimiz suçlusuyuz bu halin. Savaş suçlusuyuz. Açlık suçlusuyuz biz. Yanlışlıklarımızın suçlusuyuz. Ben en çok bunlardan korkuyordum. Bir türlü konuşulmayan ortak utanç ve suskunluğumuzdan.

Memleketimin şarkılarıyla söylemeye çalıştım tüm bunları sana. Kalmamı kabul etmedin, teşekkürlerimi de... Kayıp bir geleceğe barış düşleriyle yürüyen kör bir romantik miydim? Kimseye, "Kal," demediğinin farkında olmayan bir şımarık çocuk mu? Yoksa yaşanmamış bir öyküyü mü oynamıştı sana yüzüm?

Tek doğru yanıtı orada kalmam olan bir soruyla beni nasıl sınayabildin?
Beni kendine yabancıladın.

Ayrı ülkelerdendik, anadillerimiz ayrıydı, inançlarımız benzemiyordu birbirine ama bizden tanıdık kim vardı bu dünyada? Senle ben mi yabancıydık birbirimize? Bunu kendinle bana nasıl yaptın? Biz ki vahşi atların koşuşundaki dizginlenemez ruhtuk, çiçeklerine çiğ düşmüş bir ilkbahar sabahı, akşamın kızıllığına koşan martıların dansı, çocuk şarkılarının içindeki umuttuk. Bizi kendine yasakladın... Yoksa en korktuğun şey kalbin miydi? Tüm ömrünce ondan nasıl koruyabileceksin kendini? Kalplerimizin ne suçu vardı ki kalbini yabancıladın?... Avucunda hayatın büyüsünü gizlemekten niye çekindin?... Yüreğim gagalandı. çırpınıp duruyorlar işte içimde.

Anla beni. Bir insanın bir insanı anladığı gibi anla. Bütün suç o radyo istasyonunda. Ne vardı günün ortasında Lily Marlen'i çalacak? Üstelik de Marlen Dietrich'ten. Birden bir telefon kulübesinde seni ararken buldum kendimi. Şu kuşlara bir söylesen de uçsalar artık. Kalplerimizin ayrı attığını anlasınlar...,
Beni hatırladın mı?
Ben Mavi...

Kalbim! Kanama artık bu aşk için.

içindekiler












TERBİYELİ ŞEKSPİR


15 Temmuz 2003, saat 23 00

-Sezai.
-Efendim Orhan.
-Seni seviyorum biliyor musun?
-Biliyorum kardeşim.

Taze biçilmiş otların üzerine uzanmış yıldızları seyrediyorlardı. Belki de, kendilerine yıldızlı gökyüzü olarak görünen ruhlarını. Orhan ne zaman başını çevirse, karanlıkta iki yıldız gibi parlayan gözleri, çocuk, masum, güleç bakışlarıyla Sezai, dikkat kesiliyordu. Gözleri karşılaşınca da gülüyor gülüyorlardı.
Yarım saat önce birer bira bitirmişlerdi. Ama sadece biradan değildi bu hoşlukları. Biraları getirip, onlarla bir tane de kendisi deviren Ömer'den de sayılmasa olurdu.


Aynı günün sabah 7'si


Nimet, Orhan'ın dışında hepsinin evlenip gittiği bu evde, çocukların okul zamanından kalma bir alışkanlıkla, ses çıkarmadan sofra kuruyordu. Bir tek, ilk göz ağrısı kalmıştı ona. Aslında kalmamıştı da dokuz ay önce ansızın çıkıp gelerek dünyaları bağışlamıştı. Suskunluğu ve uzaklığıyla, bağışlananın bir kısmı uçup gitmişti. Tam bunu kabullenmişken, başına açtığı televizyon işinin, bakışlarına düşürdüğü keder, anne yüreğini biraz daha paralamıştı. Yine de yanındaydı güzel oğlu. Buna da şükür. Kara Dayı, inip masaya oturduğunda Nimet de cezveyi ocaktan alıyordu. Kocası kahveyle suyunu içti. Kendi kendine çalıp söyleyen televizyondan biraz haberlere baktı, biraz oyalandı, kalkarken dayanamadı,
-Bugün son muymuş?
-Son son. Sen de damatlar da rahat edersiniz artık.
-Damatlara ne oluyormuş? Herkes kendi işine baksın.
Kara Dayı'nın kükremesiyle, Nimet nasıl bir laf ettiğini anlamış oldu. Bugüne kadar ne bir söz söylemiş ne de oğlanı yüzlemişti.
-Ben gidiyorum.
-Hadi, güle güle.
Kocasını bahçe kapısına kadar geçirdi.
Döndüğünde Orhan salondaydı. Babasının gittiğini görüp, öyle çıkmıştı odasından. Dalgın, masaya bakıyordu. Nimet bir umut,
-Hadi, otur da bir şeyler ye.
Orhan başını salladı, neredeyse ürkmüş uçup gidecek bir kuş. Ilıttığı sütü uzattı. Birkaç yudum alıp bırakan oğlunun başını usulca okşadı. Orhan, umutsuzluk sinmiş bir gülümseme çabasıyla uzaklaştı. O da gitti.
Nimet, kimsenin el sürmediği masaya bakıp,
-Ben bu sofrayı niye kuruyorum ki?
diye söylenerek, toplamaya girişti.



Saat, 08 05

İmamoğulları'nın torunu Şükran giyinmiş, süslenmiş, tül gerisinden sokağı gözlüyordu. Başka tüllerin arkasında başka kızların olduğunu düşünmek onu sinirlendiriyordu. Sokaklarından rüyadaymış gibi geçip giden Orhan'ın, onun farkına varmamasına kızıyordu.

İşte, sokağın başındaydı, geliyordu. Geldi ve her zamanki gibi geçip gitti. Şükran hırsla perdeyi çekip, gidip salona kuruldu.
Annesi,
-Ne o, bugün Nevin'e gitmiyor musun?
-Gitmiyorum. Nevin Abla'ya da, başkasına da gitmiyorum işte.


08 15

Hadiye,bir türlü kahvaltısını bitiremeyen kocasının gözünün içine bakıyordu. Git be adam. Git artık be. Hayatta böyle tembel böyle aldırmaz bir adam daha görmedi. Herkes dükkanının başındadır şimdi çarşıda. Bu hala homini gırtlak tıkınıyor. Sabredemeyip boşalan tabakları toplamaya başladı.
-Ne acelen var kız? Bırak da doyunca yiyelim. Düşman malı değil kendi malımız.
-Hadi, kalk kalk, iki saattir yiyorsun yeter.
Kocası istemeye istemeye, yarım yumurtayla son peynir dilimini ağzına tıkıştırarak kalktı. Oh nihayet be. Git de işimize bakalım biraz. Bir dakikasını bile kaçırmak istemiyordu programın. İlkokuldan sınıf arkadaşı, sıra arkadaşının programıydı. Geçenlerde bir cesaret o da aramıştı. Tanımıştı onu Orhan. Kocasını çocuklarını sormuştu. Burnu büyümemişti, eski kibarlığıyla yerinde duruyordu arkadaşı. Hadiye hem çok memnun kalmıştı hem de altın günlerinde acayip havası artmıştı.


08 30

Orhan kostümünü giyinmiş, makyözün işini bitirmesini bekliyordu.
Karşısında kocaman bir ayna. O, bu aynada yüzünü değil, hafızasındaki bir zaman dilimini izliyordu. Ömer'i. Bir kara komedi repliğinden oluşan sahneyi.
"Gülme Orhan. Şerefsizim işler çok kötü. Eğer bu televizyon biterse ben de biterim. İtibarım gider. Atılım yapmamız gerek. Her şeyi ayarladık. Bir sabah kuşağı kaldı. Ne koyduysak izlemiyor bu kadınlar. Gel oyna şunu. Bir küçük rolü arkadaşına çok görme... Vermiyorlar işte. Oylarını vermeyen adamlar, otellerinin aşçılarını niye versinler? Burası da Bolu değil ki kardeşim, her önüne gelen aşçı çıksın. Hacer yemeği pişirir, Necati de görüntüyü kurtarır. Sen sadece yaparmış gibi yapacaksın. Onca yıllık tiyatrocusun oğlum niye korkuyorsun? Bir küçük rolle, ne paralar kazanacaksın aslanım."
Yenilginin beteri de varmış, o da böyle bir şey oluyormuş diye geçirmişti aklından. O kadar çalış, diret. Mücadele demiyordu artık. Direttiği şeyin adı mücadele olmaktan çıkmıştı. Hiçbir objektif koşul yokken, boş hayallerin peşinde kendini parçala, bu kasabadan farksız şehre tüm yenilmişliğinle geri dön. Kimseyle iletişim kurmaya gücün olmasın. Bu yaşta, harçlığını annenin vermesini hazmetmeye çalış. Şimdi de Ömer, her şeye tuz biber eken bu teklifle karşına çıksın. Sen bu teklifi çoktan hak ettin Orhan. Dibe batmanın sonu yokmuş anlaşılan. Ömer'e gülmüş, dışarı çıkınca, krize , tiyatroların kapanışına, inançlarının arkadaşlıkları gibi dağılışına verip veriştirmişti.
Sonra ne olmuştu peki? Önünden geçerken bir gün, kapısından içeriye girivermişti televizyon binasının. Dibin dibini mi merak etmişti? Canını daha ne kadar yakabileceğini mi görmek istemişti? Başkaları çok yaktı biraz da ben deneyeyim mi demişti?
-Orhan Bey yüzünüzü kastınız
-Affedersiniz.


08 45

Hafize Nine sağlık ocağında. Tansiyonunu ölçtürecek. Tansiyon bahane. Televizyonu iyi göstermiyor. Yirmi yıl önce okumaya, İstanbul'a gönderip de yitirdiği oğluna benzeyen Orhan'ı seyredecek. Hem doktor hanım da " Bırakın seyretsin, iyi gelir"demiş.


08 50

Kara Dayı mağazadaki bürosunda. Ruhu, programın bitiyor olmasının getirdiği rahatlama ile gelirken kendine sormuş bulunduğu, "Oğlanı bir kez olsa seyretsem mi acaba?" sorusunun ezikliği, adımları ise kapıyla duvar arasında gidip geliyordu.


Nihayet 9

Program başlıyor.
"Günaydın Hanımlar. Bugün sizlerle soya soslu nefis bir..........";
Bugün daha mı çok terliyordu ne? Eli ayağı daha mı çok titriyordu? Her zamanki gibi bunalmıştı. İki lafı bir araya getirirken zorlanıyordu yine. Her gün giderek çoğalan ama bugün hiç ara vermeden bağlanan telefonlardan, her çeşit renk, ton ve vurguyla tarif soran, ekleme yapan ve susmamacasına, "devam" diyen kadın seslerine yetişemedi. Nasıl bir yemek yapıldığını da bilemedi. Çekimi zar zor tamamlayıp, canını stüdyonun dışına dar attı yine. Yine ağlamaklı olmuştu ama bu kez daha çok yorgunluktan sayılabilirdi.


Saat halen 9

Nimet, pür dikkat televizyon karşısındaydı. Gözünü kırpmadan, ekrandaki oğluna bakıyordu. İlk gün, küçük gelin , " Anne televizyonu aç. Orhan Abim " diye, telefon ettiğinde, zor bela kanalı bulup, oğlunun gözlerindeki o korkuyla karşılaştığında ağlamış, damatlar arkasından ileri geri konuştuğunda kederlenmiş, fısıldaşmalardan alınıp birkaç gün konu komşudan ayağını kesmiş, kocasının tepkisinden çekinmiş ama oğlundan hiç utanmamış, hiçbir programını kaçırmamıştı. Sonraları Orhan'ın terbiyesinden, görgüsünden, yakışıklılığından da konuşulmuştu şehirde, sabah şekeri olmasından da. Aldırmamıştı Nimet.Yalvar yakar kardeşine hava durumu sunduran Halime'nin, orada burada, "Şekspir Usta","Terbiyeli Şekspir " demesine de aldırmıyordu. Küçük gelin, hem aldırıyor hem de kızıyordu.
Kim ne derse desin, Nimet, oğlunu da ekrana yansıyan mahcubiyetini de seviyordu.


Saat 10

Orhan stüdyodan çıkınca, on üç haftadır ilk kez, koşturmadan geçti koridorları. Soyunma odasının kapısını ilk kez çarpmadan, telaşsız sürgüledi. Kepini, önlüğünü, pantolonunu çıkarıp güzelce katladı, bir sandalyenin üzerine özenle bıraktı. Kendininkileri giyindi. Odanın içindeki banyoda, elini yüzünü yıkadı. Kapıyı tıklatıp;
" Çay içer misin " diye soran kadına ilk kez, " Olur Türkan Abla " dedi. Kadın, " Ay! İsmimi de biliyormuş, canım benim " şaşkınlığını yaşadı bir an. Koşarak getirdi. Orhan, çayını içip, odaya son kez baktı. Çıkarken, yeni bir çekimin hazırlıklarıyla uğraşan Necati'ye, " Eyvallah hocam. Yardımların için sağ ol " dedi. Necati'nin, arkasından uzun uzun bakıp, " Vay be, " demesini duymadan gitti.


Yine 10

Ömer, uzaktan kumandayla televizyonun sesini kıstı. Döner koltuğunu çevirip makam odasının penceresinden dışarıya, uzaklara, dağlara doğru baktı, daldı. Kendi kendine, "Ne yapacağız bakalım " diye mırıldandı. Tutmasına çok iyi tutmuştu program da bu kadar tutması neye alametti?
Zırlayıp durmasın diye kapattığı cep telefonunu açmaya niyetlendi. Vazgeçti. Şimdi onu da rahat bırakmazlardı. Hele o Şükran yellozu, hayatta rahat vermezdi. Masanın üzerindeki kablolulardan birinin ahizesini kaldırdı.
-Çok acil bir şey varsa bağla, Mehmet'e de söyle hazırlansın, çıkacağım.


10 15

Orhan yolda, başını önünden, bakışlarını yerden kaldırmadan, soluk soluğa geçiyordu arka sokaklardan yine. Yanıtlayamadığı sorularla kalbini dağlamıyordu bugün. Kabusun son perdesi bu sabah kapanmış. Kendine yönelik öfkesi şimdilik sinmiş. Yine de, her köşe başından biri çıkıp, " Nasıl yaparsın? " diye soracakmış gibi hızla yürüyor. Yine ilk hedefi parkın ve Sezai'nin ıssızlığına sığınmak.


10 20

Nimet telefona mutfaktan koşup yetişti. İmamoğulları'nın Şükrandı arayan. Geç bile kalmıştı.
-Nimet teyzeciğim Orhan Bey eve geldi mi?
-Gelmedi çocuğum.
-Belki bugün gelir diye düşünmüştüm.
-Bugün de gelmedi.
-Acaba siz de devam etmesini söyleyebilir misiniz? Çok yararlı oluyordu.
-Söylerim çocuğum....Sana da iyi günler. Ninene, annene selam söyle.

Aşk olsun şu kıza. Kara Dayının evini, Orhan'ın programı için aramaya bir o cesaret edebiliyordu. Ne de olsa koskoca sülalenin tek kız torunuydu. Şımartılmıştı. Nimet, Şükran'ın mağazayı da aradığını bilmiyordu.
 

10 25

Orhan sağ salim parka vardı. Şehrin büyük bir bölümünü kaplayan bu geniş ve tarihi yeşillikte, sokaklarda sabahlayan birkaç göçmen çocuk, karıları ya da gelinleri tarafından öğlene kadar gelmemeleri sıkı sıkı tembihlenerek evlerden kışkışlanmış birkaç ihtiyardan başka kimse yoktu. İlk kez kuşların neşeli şakımalarını duyar haldeydi. Sezai'ye bakındı. Ortalarda görünmüyordu. Kapısı her zaman açık olan kulübeden içeri girdi. Mutfak olarak kullanılan bölüme geçip ocağa çay suyu koydu. Kulübenin önündeki banka oturup beklemeye başladı. Üzerine bir yorgunluğun daha ötesi bir gevşemenin gelip oturduğunu fark ediyor gibiydi. Gözleri kapanıp kapanıp duruyordu. Direnemeyip banka uzandı. Sızdı kaldı.


10 30

Kara Dayı büroda Ömer'le oturuyordu. Günlerden sonra yüzü tutabilmiş de gelebilmiş Ömer. Kara Dayı, kızsın mı sevsin mi bilemiyordu. Şeytan tüyü çoktu bu oğlanda. Yine, ne numarası vardı acaba? Ömer çayını höpürdeterek, "Haklısın dayıcım " dedi, " Ben de pek münasip bulmuyorum Orhan'ın yemek programı yapmasını" dedi, "tiyatro" dedi,"ücret" dedi, "reyting" dedi. Kara Dayı denileni duyuyor ama algılayamıyordu. Bir tek Ömer'in giderken söylediğini çok net anladı " Kayıtların hepsi duruyor ne zaman istersen gel birlikte izleyelim"


10 40

Sezai, çarşı esnafının her sabah yaptığı gibi kendisi için hazırladıkları poşetleri toplamış gelmişti. Bir dolu yeşillik, kaynatılmış yumurta ve sıcak bir somunla Orhan'ın başına geldi. Uyuduğunu görünce içeri girdi. Yeşillikleri yıkadı. Kaynaya kaynaya suyu bir parmak kalmış olan çaydanlığa su ekledi. Sebzeleri doğradı. Bardakları, peyniri, reçeli çıkarıp hepsini büyükçe bir tepsiye dizdi. Dışarıya çıktı bir iskemleye ilişti ve Orhan'ı seyretmeye koyuldu.


11 30

Sezai, Ömer ve Orhan parkta kahvaltı masasındaydı. Hepsi suskundu. Ömer yermiş gibi yapmayı da bırakmış Orhan'ı seyrediyordu. Farklı bir yanı vardı sahiden bu oğlanın. Muhallebi çocukluğu değildi onunkisi. Paraya pula önem vermeyen haliyle başka bir medeniyetten gelmiş gibiydi. O yüzden miydi bu kadar kadının ilgisi? Arkadaşının yüzünde, bu güne kadar görmediği bir dinginlik sezdi. Bir daha baktı. Doğruydu. Yan yana geçirdikleri hiçbir çağında olmayan bir ifade. Bir barış ifadesi. Bir anlayış, kavrayış. Tam o zamanda kendisi kavradı. Bu oğlan bir şeylerin eşiğini geçmişti. İyileşiyordu. Bu iyileşmeyi de, yakıştırmak istemiyordu ama bu şehrin kadınları sağlamış, onlar sarmıştı yaralarını. Güldü. Kime anlatsa, asla inandıramayacağı bu sonuca kahkahalarla güldü. Orhan'la Sezai merakla yüzüne baktılar. Ömer fırladı kalktı.
-Akşama beni bekleyin. Geleceğim. Ve sen de televizyonda ne program istiyorsan onu yapacaksın. İtiraz istemiyorum tamam mı? Tiyatro diyorsan tiyatro olsun. Lan Şekspir, öyle bir teklifle geleceğim ki sen bile şaşıracaksın.
Dedi ve çok acelesi varmış gibi koşarak gitti.

içindekiler







 

 

EY ŞAİRLER! İÇİMİN FIRTINA KUŞLARI


Şiddet ayaktaydı.
Kanlı olanı bizden uzak sayılırdı.
İşimiz, ücret karşılığı şiddetle uğraşmaktı. Ama ne yazık ki bize de bulaşmıştı.
Böyle bir deli zamandı.

"İş" dediğimde anlatabiliyorum değil mi? İnsanları iyileştirmek, evler, yollar, su kanalları yapmak, yiyecek üretmek, çocukların hayatı öğrenmesine rehberlik etmek, adaleti sağlamak gibi bir şeydir nihayetinde. Bir görev. Bizimki de şiddeti söndürmekti ve kimileri için iyi bir maaş karşılığıydı.

Mezuniyetimden on iki yıl sonra, sadece içtenliksiz bulduğum için uzak durmaya çalıştığım bu alana, Sosyal Hakları Kullanma ve Ötekileri Koruma Kurumu'na geri dönmüştüm. Kurum dışından gelen yeni genel başkanın, sosyal barışçı olmasından etkilenmiştim. Şiddetle baş etme uzmanı kadrosu olmayan yerlerde, mesleğimi yapacağım diye düşük ücretle çalışmaktan bıkmıştım. Ama geldiğimin birinci ayı, karşılaştıklarımdan gerçekten ürkmüştüm. Başkaları bir yana kendimi koruyamayacağım endişesine kapılmıştım.

Bugün asla şaşırtıcı gelmeyen, o günlerde çok şaşırtıcıydı benim için. Merkez ve bağlı organlarının bu denli ters işletilmesi kızdırıcıydı. Şiddetin kendisiyle değil de görüntüsüyle uğraşılması hatta üstünün örtülmeye çalışılması sinir bozucuydu. Prizma şeklinde oluşturulmuş örgütlenme yapısında yukarıda yer almak, konumunu korumak, ya da sadece öfke boşaltmak için şiddete bulaşılması kahrediciydi. Böyle davranılarak yaygınlaştırılan ve bir gündelik hayat alışkanlığı haline getirilen şiddetin kaçınılmaz kurbanları olunacağının ayrımına varılamaması sabır taşırıcıydı. Tüm bunların da ister bireysel ister sosyal, karşıt eğitim almış insanlar tarafından yapılması, umut kapılarımın kapanışıydı.

Gerekli gördüğünde şiddet kullanabilen veya kullanılışına göz yumabilen insanların güçlü olabildiği bir yapı oluşmuştu. Tabi ki pasif şiddet kullanıyorlardı ve bunu en zarif en şık en anlayışlı halleriyle yapıyorlardı. Öyle oluyordu ki bazen genel başkanı bile kandırabiliyorlardı. O da bir olumsuzluk hissettiği an kılıcını kuşanıp, kendinin ya da en yakınındakilerden birinin canına okuyordu. Tuval boyayan bir kadının yönlendirmesiyle darbelerden biri de beni hedefleyip bulmuştu. Kötü yaralanmıştım. Ağlayışlarımı eve saklayıp, dilimi tutmuştum...Kime ne diyecektim? Hatalı olan bendim. İktidarın başındaki birine nasıl güvenebilmiştim? Onun bile bu ortamdan mağdur olabileceğini nasıl hesaplayamamıştım? Yeni bir başkanla, işlerin sihirli bir değnek dokunmuşcasına hemen düzelebileceğini nasıl umabilmiştim? Karanlık bir köşe bulup sığınmıştım. Canımın acısına teslim olup oturmuştum.

Tam o aralar, geldiğim yerin büyük başkanının, geri dönmemi istediğini öğrenmiştim. Bunu, sıkıntılarımı çözmek kadar genel başkana karşı bir koz elde etmek için yaptığını da anlamıştım. Dönmek, bu cehennemden kurtulmak demekti. Ben talep etmiştim. Ama genel başkana karşı, ufak da olsa bir utanç ruhumun derinliklerinde bir yerde, sürekli kendini anımsatmayacak mıydı? Karanlığıma razı olup gitmemiştim.

Yine aynı sıralar, genel başkanın beni çok özel bir grupla zaman dışı bir göreve göndermeye karar verdiği fısıldanmıştı kulağıma. Oraya da gitmeyecektim. Emeğimin sonucu olmayan bir büyük ödülle mi gönlümü ferahlatacaktım? Şiddet karşıtı olan genel başkan, bana ayrımcı davranarak mı yönetimde hakkaniyetli olacaktı? Gitmeyecektim işte. Bu kez gerçekten fena basılmıştı damarıma. Kızgınlığım ve yaralanmışlığım anlaşılmasın diye sürekli kaçıp saklanan ben, gidip başkanla görüşmüştüm. Başka çıkışım olmadığından da, onu öfkelendirerek gitmemeyi başarmıştım. Ertesi gün yeniden gidip, bu imtiyazı neden kendime yakıştıramadığımı anlatmıştım. İkna olmuş görünmüştü. Artık böyle görevlerde adım geçmez diye düşünmüştüm. Aradan altı ay bile geçmeden, başka bir zaman dışı göreve, elli yıl ötesine seçildiğimi yine başkalarından öğrenmiştim. Bu kez grup daha sıradanmış, daha kalabalıkmış, görev alanımla ilgili gönderiliyormuşum ve itiraz istenmiyormuş.

Bir anlamda bu yolculuğa mecbur edilmiştim. Yorulmuştum artık. Kızdırmayı da hırpalanmayı da göze alamıyordum. Konuyu büyütüp, genel başkanın yıpratılmasına da neden olmak istemiyordum. Huysuz da olsa iyi bir adamdı. Yapılacak tek şey, geziyi kabullenmekti. Yakın çevresindekilere şakayla karışık, gidip bir daha dönmeyeceğimi söyledim. Zaman kaçağı olacaktım. Görürdüler o zaman beni zorla gönderenler.

Gittim paşa paşa, Küresel İletişim ve Güvenlik Dairesinden, görevli geçiş belgesini aldım. Diğer evraklarımı hazırladım, işlemlerimi tamamladım. Her ihtimale karşı en kalın giysilerimi koydum bavula. İleriki yılların yiyeceklerini bilmediğimden, el çantamı annemin kurabiyeler ve konserve kutularıyla doldurdum. Yolculuk günü gelip çattı.

Kız kardeşim, üsse giden araçların kalkacağı yere kadar geçirdi. Daha ötesini istemedim. Bu yolculuktan korkuyordum. Ne kadar saklamaya çalışsam o kadar çok anlıyordu. Onu kucaklayıp, alelacele araca bindim. Üsde grupla buluştum. Herkesde bir heyecan bir heyecan. Bu yolculuk, çoğumuz için ilk. Çeşitli güvenlik kapılarından geçirilip, zeplinlere benzeyen büyük bir kapsüle bindirildik. İçerisi dar, basık ve kalabalıktı. Bizi oturtup koltuklarımıza bağladılar, başlıklar taktılar ve hareket etmememizi söylediler. Kapsül öyle bir hareket etti ki, göğe mi yükseldik yerin altına mı girdik anlayamadım. Dar yerlerde bunalır, soluk alma güçlüğü çekerim. Üstüne üstlük kulaklarım tıkandı. Kalkışın sarsıntısı geçip belli bir rotaya girildiğinde de sürdü şikayetlerim. Aleminyum döşemeden, plastik yelek ve eşyalardan, kapalı kalmaktan boğuluyordum. Bitmesini sabırla bekliyordum.

Sonunda vardık. Kapsül yuvasına oturdu. Kilitlerimiz açıldı, başlıklarımız çıkarıldı, inme hazırlıklarına giriştik. Çıkışın önünde üç üniformalı tarafından durdurulduk. Buz gibi bir ifadeyle evraklarımızı inceliyorlardı. Belgelerimizde, kendi zamanlarının çağrısıyla geldiğimiz yazılıydı. Okumalarına rağmen direniyorlardı. Davetli, izinli, kaçak ne olursa olsun bazılarının başka zamanlardan gelenleri istemediklerini duymuştuk. Onlardan olmalıydılar, ayrımcılardan. Alttan almadık, ama kapsülden de kaçarcasına indik.

Üsdeki hız, hareket, kalabalık ve ışık baş döndürücüydü. Mevsim kıştı. Teknolojik gelişimle açık alanlar bile ısıtılmıştı. Buna rağmen üşüyordum. Yürüyen yollar, yürüyen merdivenler, yürüyen mağazalar ve başka hiçbir şeyin olmadığı kadar yürüme hızları önemli olan insanlar. Bir an durup, bütün bu hareketliliğe bakmamızdan rahatsız, eski zamandan gelme olduğumuzu anladıklarından uzak, çevremizden akıp gidiyorlardı. Rehberlerimiz tam dakikasında geldiler. Biri kadın, üç kişiydiler. İvedilikle tanışıp ivedilikle aracın bizi beklediği yere götürüldük. Her şey ne kadar yapay ve hızlıydı. 2043 böyleyse, bu yılı hiç anlamamıştım.
Hayata dair ne vardı ki burada?

Hayata dair olanları da gördüm sonra. Rehberlerimiz her gün bir yere götürdüler bizi. İnsanları şiddetten korumak için oluşturulmuş mekanizmaları tanıma gezileriydi bunlar. Kimi 2043'le ilk yüz yüze geldiğimiz anki kadar mekanik, mesafeli ve ifadesizdi. Ama bir kısmında sıcaklık vardı. Bilgi, birikim, cesaret ve çaba vardı. Kendi zamanım için, "Keşke yapabilsek," dediğim bir çok şeyi gerçekleştirmişlerdi. Küçük yapılardı belki, etki düzeyi sınırlı duyarlılık gruplarıydı ama yaygındılar ve oturmuşlardı. Kendilerini dezavantajlı olanlardan ayırıp yüceltmek yerine birlikte, özgürlüğü eşitlikle yaşayan bireyler olmaya çalışıyorlardı. Benim hayattan anladığım da bunlardı işte.

İleri zamanın her şeyini, dört göz dört kulak izliyor, dinliyor, kokluyordum. Anlatılan her şeyi kana kana içiyordum. Çarşılarına da gittik, eğlence yerlerine de. İçkilerinden içtik, yemeklerinden tattık. Sokaklarında avare dolaştık, şarkılarını dinledik, alış-veriş yaptık. Bu yıllar, insanlığın daha rahat yaşadığı yıllar gibiydi. Yaşam biçimlerine, şehirlerine, evlerine sahip çıkan bir halleri ve bu sahip çıkmaya bir vurguları vardı. Katıydılar. Kalıpları dışında bir davranış, giysi, renk rahatsız olmalarına yetiyordu. İleri zamanları onaylarken, kendi zamanlarından olanların bir kısmını da eskilerden gelmişler kadar itebiliyordu. Bazıları en azından, "yokmuş gibi" tavır takınabiliyorlardı. Ne zaman böyle bir izlenim edinsem, geleceğe yönelik umudum da kırılıyordu... Neyse ki çok geçmeden inancı ayrı, tarzı, anlayışı ayrı insanlarla karşılaşıyorduk. Bu karşılaşma rahatlıktan, konfordan, pırıltıdan çok daha iyileştirici oluyordu benim için.

İleri zamanda kalış süremiz hızla tükeniyordu. Günde iki-üç yere inceleme ziyaretine gittiğimiz oluyordu. Akşamları bile boş durmuyorduk. Bir akşam da yemeğimizi yedikten epey sonra çıktık. Zamanın araçlarına, araçların hızına alışmıştık artık. Ama bu kez biraz farklıydı. Aracımız değişmiş, oturduğumuz yerlere başlıklar konmuştu. Kontrollü bir biçimde yerleştirildik. Her gün başka yerlere, başka biçimlerde gittiğimizden genel havamızla çıktık yola. Neşeli ve meraklıydık. Gece yarısı gidilebilen bir yer görecektik. Rehberlerimiz biraz gergin gibiydi. Üzerinde durmadık. Aralarındaki ilişkiler bazen gerilebiliyordu.

Diğer gezilerimizden çok daha hızlı gidiyorduk. Uzun bir yoldu anlaşılan. Aracın hızı da habire habire artıyordu. Karanlık bir tünelde giderken bir ateş topunun içine düşmüş gibi olduk. Işıktan gözlerim kör olacak sandım. Tadı kaçmıştı herkesin. Kimse konuşmuyordu. Bir başka gidişti bu. Bir başka boyut sanki. Ansızın bir duruş, karanlık ve sessizlik.

Rehberlerimiz inişte fısıltıyla, acele etmemizi ve sessiz olmamızı söylediler. Yalnızca onları takip etmeliydik. Gecenin ayazından mıdır, havadaki gerilimden midir bilinmez, titriyorduk. Sık ağaçlı bir ormanın içindeydik, içlere daha içlere götürülüyorduk. Derinden derine silah sesleri ve havlamalarla izleniyor gibiydik. Rehberlerimiz sürekli hızımızı artırmamızı işaret ediyordu. Ne oluyordu?...Grup hiç de böyle bir gezi beklentisinde değildi. Olumlu ve yumuşak gezilere alıştırılmıştık. Anlayamıyorduk. Yoğun bir sis tabakasının içinde, tek sıra halinde koştururcasına sürükleniyorduk. Bir yanıp bir sönecek olduğu bildirilen feneri arıyorduk. Düdük sesleri geliyordu kulağımıza. Artık gözetleme kulelerinin, askerlerin ve dikenli tellerin çok uzakta olmadığı gibi bir duygu yükseliyordu içimde. Bir çatışmanın içine düşmüş kovalanıyor gibiydik.
Aman Allahım! Sanki ayağım kaydı ve birden toparlandım.

1943'de, savaşın ortasındaydık.

Şalım başımdan kaymış, mantomun önü açılmış ama yanıyordum. Eldivenlerimse, ellerimi bırakıp ceplerime yerleşmişti çoktan. Kalın tabanlı botlarımın altında kuru dallar çıtırdıyordu. İçime baktım, korkunun zerresi yoktu. Felaket bir merak bir heyecan zorluyordu kalbimi. Ben bu savaşı göreceğimi biliyordum.

Feneri bulduk sonunda. Yönümüzü ona çevirip ilerledik. Soluk soluğa kalmıştık hepimiz. Karanlığın içinden, kara kasketli kara giysili bir adamla bir kadın çıkageldi. Onların yanında yürümeye başladık. Yüksek ağaçların arasına gizlenmiş iki binayı ancak burnumuzun ucuna gelince fark edebildik.

Geniş bir salona aldık hemen. Bizi getiren iki kılavuzla birlikte beş kişiydiler. Bakışlarındaki ışıltılı gülümseyiş, içimle birlikte salonu da ısıtıp aydınlatıyordu. Yoksa mum ışığı loşluğundaydı tüm bina. Paltolarımızı çıkarmamız ve rahat etmemiz söylendi. Kocaman bir masanın etrafına oturtulduk. Çörek ve çay servisi yapıldı. Herkes ferah bir nefes aldı. Rutin toplantı düzenine kavuşulmuştu nihayet.

Çevreme baktım. Buraları biliyor gibiydim. İçerisi, döşenişi, insanları, sadelikleri...Gerçekten çok iyi bildiğim bir yerdi burası. Belki izlediğim filmlerden, okuduklarımdan, belki hayallerimden. Biliyordum işte...Zaman kaçakları kampıydı burası. Şiddetin tüm dünyayı ırkçılık üniformasıyla yakıp yıktığı bir dönemde, bir avuç gözüpek insanın kurduğu bir yerdi. Her zamandan her dilden her coğrafyadan her kimlikten insanın da sığınabildiği bir yer. Bu görev gezisinden asla böyle bir sürpriz beklemiyordum. Olağanüstü bir deneyimdi.

Boğazıma bir şey tıkanıyor, yüzüme ateş basıyordu. Kara kasketli adamla göz göze geldim. Ruhumdaki tüm fırtınayı izlemişti. Başımı eğdim ve toparlanmaya çalıştım. Akabinde resmi görüşmeler başladı. İnsanları zulümden ve zulüm korkusundan korumaya çalışan grubun üyesi olmalıydı ki kampı kasketli adam anlatıyordu. Ne yapıyorlar nasıl yapıyorlar aktarıyordu. Uzak denizlere açılan gemi kaptanlarına, içimde kıyametler yaratan dizelerin şairlerine benziyordu. Soluksuz dinliyordum. Grup birkaç soru sordu yanıtlarını aldı. Diğer binaya geçmek için paltolarımızı giyindik.

Bahçede kaptanla yan yana düştüm. Sormayı istediğim her şeyi anlatıyordu. Tüm zamanlardan zulmü ayıklamaya çalışıyordu. Anladım, karşımda duran adam bir zaman asisiydi. Zaman tanımaz, sınır tanımaz sadece onur tanır bir adam.
Diğer binada değişik zamanlardan kaçanların tanıklıklarını, zorlu yaşam öykülerini dinledikten sonra rehberlerimiz, gitme saatinin geldiğini bildirdi. Kampın her yerini görmek, her kaçağı tanımak istiyordum. Ama bir program vardı. Grubun her üyesi bu ziyaretten benim kadar etkilenmemişti. Hiç memnun olmayan bile vardı. Aklımı orada bırakıyordum. Cesur insanlardan mı, yerlerinden yurtlarından edilip onlara sığınanlardan mı olduğumu bilemeden yola çıkarıldım. Kendimden ayrılmış gibi oldum.

2043'de üç gün daha kaldık, bir-iki yer daha gördük. 1943'de bıraktığım hiçbir şeyi geri getiremiyor, bir türlü dikkatimi toplayamıyordum. Buna da çok aldırmıyordum. Orayı gördükten sonra her şey solgun gelmeye başlamıştı. Solan bir şey yoktu oysa. Kampın rengi çok canlıydı sadece. Ruhumu allak bullak edecek kadar canlıydı.

Döneceğimizden bir gün önce, gidip tanıştığımız, konuşup bilgi aldığımız insanların bir kısmı veda partisine geldi. Kaptanla arkadaşları da gelmişti. Danslar edildi, şarkılar söylendi, yenildi, içildi...

O akşam zaman; geniş, derin, sonsuzdan gelip sonsuza giden bir nehirdi benim için. Zaman kuşaktan kuşağa akarken, insanlar da akışlarda oluşan damlalar gibi bir oluşup bir yok oluyordu. Nehrin uzak, farklı kıvrımlarındaki bizler, bir akış değişiminde, bir anlık bir araya gelmişiz gibi hissediyordum. Bu birliktelikten, inanılmaz bir coşku duyarken, anlık bile olmamasının kederini de bastıramıyordum.

Kaptan benimle konuşmak istedi, ben de çok istiyordum. 2043'de kalmamı öneriyordu. Zamanımın şiddetinden korkuyordu benim için.İstersem, kendisi gibi 1943'e, zaman kaçakları kampına da yerleşebilirdim. Korunacağımı söylüyordu. Bana bir kapı açmaya uğraşıyordu...Ne fark edecekti ki?...Şiddet hep kendine en cazip söylemleri kalkan edinip, az ya da çok, pasif ya da kanlı tüm zamanlarda yer alacak olduktan sonra ne fark edecekti?.. En iyi bildiğim yerde ve zamanda aramalıydım ne arıyorsam. Anlaşılamamanın kırıklığıyla ayrıldık birbirimizden.

Dönüş, gidişten daha zor oldu benim için. Başlıklara, bağlanmaya, yeleklere tahammül edemiyordum. Hiçbir şeye tahammül edemiyordum. Midemin bulantısına bir bardak içki iyi geliyordu da hüznüme ilaç bulamıyordum. Bu kalp sızısıyla uzun süre yaşamaya alışmam gerekiyordu.

Döndükten birkaç ay sonra, ortalık iyice karıştı. Genel başkan, bırakıp gitti şiddetimizin koynuna bizi.

Birkaç yıl kederle, umutsuzlukla, güceniklikle sustum. Sonra yavaş yavaş, sindire sindire anlattı bana hayat.

Kimse işimizi doğru dürüst tanımlamamıştı bize. Okul yıllarında; mevzuat, teknik, tarihçe anlatılmıştı da şiddete değinilmemişti. Diğer okullardan gelen az sayıda bazı hocalar ayrı, kadrolu hocalarımız şiddetle yüzleşememişlerdi ki bizi de yüzleştirebilsinler.

İş yerimizse, bizi işimizden daha uzağa düşürmeye yönelik bir yapıya dönüştürülmüştü. Özel statüsünü, şiddetin kutsandığı bir zaman diliminde, yüksek makamların izniyle elde edebilmişti.

Özel yapımızın dışında genel yapıda da kimse işinin ne olduğunu bilmez hale gelmişti. Yoksa; mutfaklarla arka odalar kadınları, evler, sınıflar, sokaklar çocukları, geceler gençleri, şairleri, düşleri, kentler yoksulları bu denli sessizce yok edebilir miydi? Haber yerine tencere, tava verebilir miydi gazeteler? Gece kapısı çalınan, çalanın sütçü olmadığından, bu denli emin olabilir miydi? Herkes işini yapsa, bize bu denli ihtiyaç olabilir miydi?

Çok uzak bir yıldıza bakmışım ben. Ömrümün görmeye asla yetmeyeceği bir zamana. Her canlının, bir başkasına zarar vermeden, istediği her şeyi yapabildiği, yaşayabildiği, kimsenin öteki olmadığı bir yer istemişim. Ve hepsini bugün istemişim

Yine şiddet var, bir deli zamandayız işte.

Ama ben varım. Dizeler var.

Su çürümedi daha.

içindekiler












BİR AĞUSTOS HİKAYESİ


Bu Ağustos geceleri eskiden de böyle miydi? Bu kadar ıslak, sıcak mı oluyordu? İnsanın nefesini tıkayacak kadar ağır. Amaaaan! gençken ne ıslağı ne sıcağı hissediyordun. Her şeyle baş edecek bir coşku, enerji yıllarıydı onlar. Şimdi öyle mi ya? Sıcaktan, soğuktan, nemden, rüzgardan, her şeyden etkileniyordu vücut. Hele hormonlarında azalma başladıysa, iyice berbat oluyordun.

Saat on buçuk on bir civarı olmalıydı. Annesi, yemekten sonra ilacını içip hemen yatmıştı. Tansiyonu akşama doğru biraz yükselmişti. Yükseleceğini adı gibi biliyordu. Konserve yapacağım diye tutturmuş, pazara gitmiş, getirdikleriyle uğraşmış kendini hırpalamıştı. O da, ben söylemiştim dememek için kendini baskılayıp annesine yardımcı olmaya çalışınca yemek de bu saate kalmıştı tabi ki. Masayı toplamadan önce bir sigara içmeye mutfak balkonuna çıkmıştı. Sırtını balkonun duvarına dayayıp kibriti çaktı. Sigarayı yaktıktan sonra alevi seyretti, parmaklarını yakacak noktaya gelmeden üfleyip söndürdü.

Oh! Şu sigara da bu saatte ne iyi gidiyor. Yanına şöyle köpüklü bir kahve de yapsa mıydı acaba? Neyse, işler bitince çok yorgun olmazsa kendine bir güzellik yapardı belki. Ha şöyle es biraz be, es biraz daha. Bak, sokak ne güzel olmuş. Ay yollara vurmuş. İnsanlar çekirdek çitleyecek kadar koşuşturmadan sıyrılıp sakinleşmiş. Çocuklar yaladıkları dondurmalar kadar yumuşamış, tatlılaşmış. Balkonlarda çay sohbetleri başlamış. Bangır bangır müziğin yerini insanın kulağını hafifçe okşayan alaturka almış. Biraz daha es hadi. Kahveden vazgeçip çay mı koysa yoksa? Ya da bir çılgınlık yapıp, Kadriye'lerin evine taşınmış olanların yaptığı gibi, bir çilingir sofrası mı kursa?

Kendisiyle baş başa kalabildiği ender saatlerdi bunlar. Bir aya yakındır evine gitmemişti. Buradayken de akşama kadar gelen giden, komşu, örgü örnekleri, televizyondaki yemek programları, diziler, çayın yanına kekler, börekler, mevsim ucuzlukları, şehir söylentileri. Aslında annesinin ona gereksinimi yoktu. Biraz unutkanlık biraz tansiyon azıcık romatizma. Çağırmamıştı da kadıncağız. Kendiliğinden çıkıp gelmişti. Babası son gidişinde Almanya'dan dönmemeye karar verince, annesinin yalnız kalamayacağı gibi bir fikre kapılmıştı. Kendinden küçük üç erkek kardeşi evli ve çocuklu olduğundan bu işi o üstlenmişti. Dul ve çocuksuz olan kendisiydi. Emekli olan da. Aile içinde kimseyle konuşmadan böyle bir kararı alıp uygulamıştı. Oysa araştırma dosyası evinde, yarısı yemek masasının üzerinde yarısı bilgisayarda, tamlanmak için onu bekliyordu.

Ne çabuk bittin öyle? Daha yeni tüttürmüştük şunun şurasında. Neyse, hadi kızım Roza, dedenin gençliğinde tutulduğu Rum kızına benzediğin için on beş yaşında taktığı isimle Beyaz Roza, git topla şu bulaşıkları. Topla da rahat otur.

Elinde dalgın dalgın oynadığı sönmüş izmariti çöp kovasına atmak için eğilip de bitişik balkonda, karanlıkta parlayan bir çift gözle burun buruna gelince ne yaptığını bilmeden içeri kaçtı. Karanlıkta masaya çarpıp üzerindeki tabak çanağın gürültüyle birbirine girmesine neden olunca daha bir telaşlandı. İlk işi vestiyere koşup bakkala, kasaba giderken elbiselerin üzerine aldığı şalı kapıp çıplak omuzlarına sarmak oldu.

Kedi değildi, kedi değildi, kedi değildi. Şu lanet olası toka hangi cehenneme kayboldu? Yemin ederim kedi değildi. Ya içeri girerse. Kapıyı kilitlemeliyim. Annem uyandı mı ki? korkmasa bari. Allah kahretsin, nereye koydum şu tokayı. Az önce başımdaydı daha. Polisi arasam mı acaba? Gülten'in kocasına mı haber versem? Çoktan üçüncü uykuya geçmiştir o hımbıl. Hiç korkuları yok adamların. Bu vakitte hırsızlığa mı çıkılır? Ama niye atletliydi? Böyle soyunuk mu çıkıyorlar bu işe? Ah be Roza. Sen yanıyorsun da onlar donuyor mu sanki. Başka dünyaların insanları mısınız? Hırsızlar da sıcaklayabiliyor. Niye oturmuş da senin kadar keyifli sigara içiyordu peki? Bu kadar dingin bekleyebilirler mi uyumanı? Başka bir evi mi dikizliyordu yoksa?

Gürültü etmemeye çalışarak annesinin odasına gitti. Neyse ki uyanmamıştı. Uyanık olsa daha iyi olur muydu? İki çift laf ederlerdi hiç değilse. Evin içinde boş boş dolaştı. Tüm pencereleri kapattı, açtı. Üçüncü katta, duvarda yürüyecek hali yoktu ya adamın, hele ışıklar yanıyorken ve kendisi ayaktayken. Gündüz o balkonda olduğunu anımsayınca içi bir tuhaf oldu. Arada bir duvar, bir demir parmaklık falan da yoktu ki? Annesiyle, rahmetli Aliye Anne evler ilk alındığında kaldırtmışlardı aradaki her neyse onu. Yerine saksılar çiçekler koymuşlardı. Kocaları gurbette olan iki gencecik kadın, güvenlik ihtiyacı kadar yalnızlıklarına da çare olarak yapmışlardı bunu her halde. Onların da işine gelmişti. Çocukluklarını gençliklerini iki ayrı evde iki ayrı anneyle geçirmişlerdi. Birinden sıkılınca. bir adımda diğerine geçiverirlerdi.

El alemin hırsızı gelip de zulalansın diye mi o cehennem sıcağında yıkandı, paklandı o balkon? Pis adam, şimdi külü de izmariti de atmıştır ortalığa. Hizmetçin var sanki. Aman Allahım, ya adam sapıksa? Bir de seni seyrettiyse, gör gününü. Dağılmış topuzun ve açık saçık geceliğinle tam fantezi objesi gibi görünmüşsündür gözüne.

Salonun ortasında dikeliyor, mutfağa geçemiyordu bir türlü. Lanet tokayı bulmuş saçlarını toparlamış üşüyormuş gibi şala sarılmış duruyordu. Adamın sapık olma olasılığını düşünmek hırsız olmasını düşünmekten daha çok sinirlerini uyardığından hırsla mutfağa doğru birkaç adım attı. Oradaysa, kesinlikle polisi arayacak, onca gürültü patırtıyı, annesinin uyanmasını, çevredekilerin merakını göze alıp canına okutacaktı. Kendisi çevreden görülmemek için mutfağın da balkonun da ışığını yakmadan, balkona hep çekinerek çıksın, adam burnunun dibine kadar sokulup onu seyretsin. Var mı öyle iş? Namussuz herif. Işıkları yakmasa da karşı pencerelerden vuran aydınlıkla çamaşırlarını bile görmüş olabilirdi. Yok be ya, tüm ürkütücülüğüne karşın sapıkça değildi sanki bakışları. Korkmuş bile sayılabilirdi.

Korkmak mı? Yok o kadar da abartma Rozacım. Kim korkar orta yaşlı, paçoz bir kadından? Hem bunlar korkmaz ki. Çekip çekip öyle çıkıyorlar bu işlere. Kendilerinde bile olamıyorlar.

Mutfağın kapısına gelip durdu. Adamın kafasının bulanık olma ihtimalini düşünmek ürkütmüştü biraz. Balkon Kapısını kilitlemişti ama nihayetinde üst tarafı camdandı. Küçük bir darbeyle tuz buz olacak bir ince cam. Yan tarafı da pencere. Farkında olmadan tezgahın üzerindeki bıçağı aldı, usul usul yanaştı. Heyecanlanmıştı. Tülün gerisinden önce kendi önündeki alanı iyice bir kontrol etti. Eğer oralarda bir yere sindiyse hazırlıksız yakalanmak istemiyordu. Balkonun bıraktığı gibi olduğuna kanaat getirince diğer tarafa baktı. Açıyı doğru ayarlayamamıştı. Göremiyordu. Masa engel
 

oluyordu. Kenara çekmeye kalksa, adam kaçıp gitmediyse dikkatini çekerim korkusuyla masaya iyice abandı. İşte oradaydı. Hiçbir şey olmamış gibi rahat oturuyordu. Hiçbir şeyi sallamadan sigarasını tüttürüyordu. Elinde bir bardak da vardı. Çay mı içiyordu şimdi? Bu rehavet nereden geliyordu bu adama? Başını çevirip kendini görebilirmiş gibi yana çekildi ve geri geri salona kadar gitti.

Kimsin be adam? Nereden çıkıp geldin? Babanın çiftliği mi burası yayılıyorsun. Sen korkmuyorsan ben hiç korkmam hıyar. Aklın sıra beni korkutacaksan hiç önermem. Manyak da olsan sapık da olsan vız gelir. Görürsün sen, bak görürsün. Seni kaçırtmazsam bana da Roza demesinler. Yaptığına pişman edeceğim seni.

Geçici olarak yeniden düzenlediği eski odasına girdi, bulduğu bir pantolonla bol bir tişörtü aceleyle sırtına geçirdi. Vazgeçti soyundu. Geceliğini giyindi. Bir pisliğe mi pabuç bırakacaktı? Ondan mı korkacaktı. O korksun Roza'dan. Şalı alacaktı her ihtimale karşılık. Mutfağa geldi. Işığı inadına yaktı. Ortalığı üstün körü toplayıp, hepsini bulaşık makinesine tıkıştırdı. Taşıra taşıra bir kahve yaptı. Keyif kahvesi olmayacaktı artık bu. Fincanı lavabonun içine foş diye doldurup aynı telaşla kaptığı gibi kendini balkona attı.

Otursam mı acaba? Oturursan bu adam saldırınca ne yapacaksın kız Roza? Bir dakika, kalkayım da öyle boğuşalım mı diyeceksin. Ayakta da kahve mi içilir ? Kim inanır ayakta kahve içip keyif yaptığına. Işığı da yaktın ayna gibi. Karşı balkonlardaki adamlar anatomini mi görsün akşam akşam. Otur Roza, otur. Adam bir şey yapacaksa bile şimdi yapmaya niyetli değil. Baksana kılı bile kımıldamıyor. Hem basarsın çığlığı, karşıdakiler ne güne duruyor? Bir insanlık yaparlar herhalde.

Tabureyi çekip oturduğunda yorulmuş olduğunu anladı. Bayağı yorulmuştu. Keşke kahveyi biraz daha özenli yapmış olsaydı. Biraz daha şekerli. Çıt çıkmıyordu adamdan. Onun arkasındaki mutfağın ışığı da yanıyordu. Ne hakla Aliye Annenin evine girmişti bu adam? Ne hakla mutfaklarını, balkonu kullanıyordu? Evin anahtarı da onlardaydı. Kapıyı mı zorlayıp girmişti ? Boş olduğunu anlayıp da yerleşmeye kalkan serserilerden miydi yoksa? Sesini bulup da, bir türlü içinden geçenleri soramadı. Adamın ara ara dönüp bakmasına da bir şey diyemedi.

Korkak Roza, korkak Roza.

İkinci sigarasını yakıyordu ki adamın toparlandığını anlayıp göz ucuyla süzdü. Adam bardağını, küllüğünü, çakmağı ve paketi koyduğu tepsiyle doğrulup içeri girdi. Kapıyı kapattı.

Ay! Haspam. Gir, gir. Kendi evine girer gibi gir. Neredeyse bana soracak adam burada ne yapıyorsan diye? Çıldıracağım ya. Ah be Roza, benzetemedin şunu bir. Füsun olacaktı da görecekti gününü .

Sadece burada, bu mahallede Roza oluyordu Füsun. Burada, çocukluk mahallesinde, çocukluk evinde, Roza'dan başka bir şey de olamıyordu zaten. Bu mahalle Roza'yı biliyordu yalnızca, Füsun'u değil. Roza olunca da on beş yaşına dönüyordu sanki. O yaşındaki kadar neşeli ve parlak olamasa da, atak. Füsun sertti, kararlı , başarılı. Tuttuğu işi koparan. Kalıpçı. Roza öyle miydi ya? Sevecen sıcak tatlı. Gülen, gülümseyen, güldüren. Aslında, belki de, gençlikle, orta yaşlılık arasındaki farktı Füsun ile Roza arasındaki.

Kalk yat Rozacığım. Kalk yat.

Mutfak kapısını sıkı sıkı kilitleyip, arkasına da kilitle, kapıyla oynanırsa ses olup kendini uyarsın diye boş su damacasını yerleştirdi. Yattı ama sabaha kadar bir dalıp bir uyanıp durdu. Her seste uyandı. Her sessizlikte yeniden uyudu

Sabah ilk işi, balkona çıkıp bakmak oldu. Her şey normal görünüyordu. Annesine de, yürüyüş dönüşü uğrayıp onlara kahvaltıda yarenlik eden Gülten'e de bir şey söylemedi. İnsanları huzursuz etmenin alemi yoktu. Sağ olsun televizyonlar o işi her gün yapıyorlardı zaten. Kadınlar da izlediklerini bire bin katarak anlatıp, birbirlerini korkutmaktan zevk alıyorlardı sanki. Gülten bile öyle olmuştu.

Bu kız niye gitmedi ki buralardan? Kadriyeler bile gitti en sonunda da o gitmedi.
Aramızda da en iyi okuyan o oldu. Sen iktisadı dereceyle bitir. Fakülte, hocalar ısrarla istesin, bankalar istesin, bunlara kulak asmayıp koşa koşa belediye müfettişliğine gir. Gidemedi belki de. Annesiyle babasının, Hollanda'dan, o kadar ayrılık yıllarından sonra ona gel bile demeden, doğrudan köye yerleşmelerini anlayamadı. Nenesiyle kendisine ana baba sevgisi, ilgisi niyetiyle alınmış evi bırakamadı belki. Belki hayatta onu en çok sevdiğini bildiği nenesini bırakamadı. Belki babası gurbette olan ailelerin yoğunlukta olduğu mahalleyi. Esma Nine ölüp gittiğinde bile bırakamadı. Mustafa Salih, Gülteni ne kadar sevmişti oysa. Sırf evinden ayrılmamak için koca bir aşkı yıktın gittin be kızım. Gidip bu uyuzu buldun.

Gülten kalkınca, annesi sofrayı toplarken o da elektrik süpürgesini çalıştırdı. Gün boyu balkona her çıktığında adamı hatırladı ama akşamki varlığına ait pek bir şey bulamadı. Belleğinin oynadığı bir oyun olamazdı. Ama cesaret edip de ne diğer yana geçebildi ne perdeden içeri bakabildi. İçerdeyse ve onu görürse mahcup olacağını biliyordu.

Aptal Roza, o mahcup olsun. Kibarlığından başınıza bir şey gelirse görürsün o zaman.

Balkonun sadece kendilerine ait bölümü - ki ilk kez bu balkonu bizim yan onların yan diye bir kavramla düşünüyordu - alelacele yıkadı. Alış verişe kapıcıyı gönderdi. Annesi yıkandı. Kendisi banyoya girerken annesine çaktırmadan mutfak kapısını kilitleyip çıkınca açtı. Diğer zamanlarda balkon kapısını açık tutmasına karşın sigaralarını dışarıda değil mutfakta içti. Buna da sinirlendi.

Bu mahalleyi bile bozdular ya, aşk olsun şu yönetenlere. Bu kadar yoksulluk olursa hırsızı da sapığı da katili de oluyor işte. Şu araştırmanın sonuçlarını bir değerlendirip basamadın gitti kızım be. Dizüstünü buraya mı getirseydim? Ne olacak? Boş kalınca biraz bakardım bari. Çok uzaklaştım her şeyden. Çok. Koptum. Özgür olayım diye emekli oldun. Al sana özgürlük. Bir iki arkadaşın iki üç öğrencinden başka arayanın soranın bile yok. Maillere de baktığım yok kaç zamandır. Kapatmasalar bari.

Akşamüzeri Rasim'le karısı gelip, amcasının mangal partisine götürdü. Giyinmiş bekliyorlardı zaten. Halit Amca, yılda bir kez tüm sülalesini, çiftliğinin bahçesinde toplardı böyle. Akrabalarına düşkündü adamcağız. Normal zamanda kimsenin kimseye ziyarete gitmeyeceğini bildiğinden eğlenceli bahanelerle bir araya getirirdi onları. Füsun'un iyi içici olduğunu bildiğinden de arabasıyla gelmesine fırsat vermez, mutlaka oğlanı gönderirdi. Çıkarlarken her yanı sıkı sıkı kilitledi. Annesi bu davranışını çok beğendi. Aferim kızım. Bak, içim daha rahat gidiyorum şimdi. Dünya hali bu. Hırlısı var hırsızı var. Kapını kilitle komşunu hırsız tutma. Tedbirli olmakta fayda var.

Anacığım biliyor mu yoksa? Anlayıp da bana çaktırmamış olabilir mi? Yok canım, her zamanki hali. Her yan kilitlensin her yan demirlensin istiyor. Kendinden çok benim için endişeleniyor kadın. Kaç yaşında olursan ol, gözlerinde hiç büyümüyorsun.

Dönüşte, Rasimler yukarı çıkıp bir şey içmek istemedi. Onlar da anladılar. Çağla, arabada uyumuş kalmıştı çocuk.

Eve girince her yanı açtı. Annesi, yıkanmak istemeyip odasına gitti. İki gündür geç yatıyordu kadıncağız. Ama o, bir duş almadan yapamayacaktı. Hem terlemişti hem mangalın kokusu üzerine sinmişti sanki. Bunalmıştı. Duştan sonra kendini balkona dar attı. Tam oturmuştu ki, varlığını hissetti. Hani eve gelir gelmez, adamın orada olup olmadığını kontrol edecekti? İçki, kafasını fena bulandırmış olmalıydı. Gafil avlanmış, onu unutup, her zamanki gibi ışığı yakmadan çıkmıştı bir de. Adamın olduğu tarafın da mutfağın da yanmıyordu. Karanlıkta şüpheli bir adamla nerdeyse baş başa oturuyordu? Bir an nefesini sıkıştı. Olamazdı ya? Bu kadar salak olabilir miydi? Tamam, Roza pek korkak sayılmazdı ama annesini riske sokuyordu. Füsun, asla böyle bir riske girmezdi. Roza olmak, onu aldırmaz yapmış olmalıydı.

Yaşlı bu be? Bayağı yaşlı? Saçı başı dökülmüş bunun. Boşuna tedirgin oluyorum ama kim bu yahu? Şekerim, bir de görgülü davranıp gömlek pantolonla çıkmış. Hiç heveslenme canım. Burası benim balkonum ve istediğim gibi çıkarım. Sen kim oluyorsun ki seni ciddiye alıp da çekineyim? Ne bakıyorsun? Açıkta bir şey mi var? Ay bunun gömleği da fosforlu mu ne? Komik adam. Nasıl bunalıyordur onun içinde şimdi? Oh olsun sana , daha beter ol inşallah.

Dün akşamki kızgınlığı pek kalmamıştı. Adam sanki kırk yıldır orada otururmuş gibi aldırmaz görünerek, sodasını yudum yudum içti. Kapıyı, her zaman kapatırmış gibi kapatıp gidip yattı. Herkesle çok rahat iletişim kurma becerisine özenilen biri olarak, neden ağzını açıp da, "Sen kimsin? Burada ne arıyorsun?" gibi iki basit soruyu soramadığını anlayamamasıyla bir parça huzursuz uyudu ama uyudu. Sabah annesinden erken kalktı.

Tamam, kaynatalım. Ama iki gün dinlen de öyle. Yorgunluğun geçsin, tansiyonun düzelsin. Şeftalinin zamanı öyle çabuk geçmez ki. Peki. Bari bu sıcakta çıkma da ben gidip alayım. Vallahi iyisini alırım. Bak yemin ediyorum. Beğenmezsen gidip değiştireceğim. Söz. Ya anne, bu yaşımda bana böyle davranıyorsun ya, aşk olsun sana.

Manava giderken yolun karşısına geçip evin olduğu cepheye, uzaktan şöyle bir baktı. Perdeleri çekiliydi. Beyefendi uyuyordu daha. İşi gücü olan biri miydi ki, bu saatte ayakta olsun.

Çok mu müdahale ediyorum ben bu kadının hayatına? Onu sıkıyor muyum acaba? Kendine göre oluşturduğu düzenini mi bozuyorum? Canım annem. Hiç ses çıkarmaz ki evlatlarına.

Bütün sabah reçelle, yemekle, evle uğraştılar. Bir ara hırsla, kararlılıkla çıkıp balkonları yıkadı. Perdeler açılmıştı ama içeride hayat belirtisi yoktu. İnsan gündüz daha cesaretli oluyordu. Kapının koluna asıldı. Kilitliydi. Kudurdu.

Adama bak ya. Kimin malını kimden koruyorsun sen.? Aptal şey. Aptal. Salak. Akşam sorarım ben sana. Akşam balkonda ol da bak?

Akşam üstü, halası çıktı geldi. Bu kadının da başı çocuklarıyla hiç hoş olmamıştı. Hepsi evlenip gitmişler, çoluk çocuğa karışmışlar, sana ne nasıl yaşadıklarından? Yazlığı neden Güneyde değil de Ege'de almışlarmış? Ege pahalıymış. Bir ara annesinin bile bunaldığını hissetti. Neyse ki erken yattılar. Dırdır dırdır bitkin düşüyordu tabi. Annesini de yormuştu. Kalan her işi özenle tamamladı. Altını kapatmadığı çaydanlıktan doldurduğu bir bardak çayla paketi alıp balkona çıktı. Oradaydı hazretleri. Utanmadan demleniyordu da.

Oh sefanız olsun. Rakı iyi gidiyor olmalı. Yarasın. Dansöz de çağıralım İsterseniz? Fasıl da fena olmazdı bu ortama. Hey be, alemin kralı buradaymış da haberimiz yokmuş. Oh. İç iç ,buzlu buzlu iyi gidiyor olmalı. Şu çayım bitsin de gör sen. Bak polisten laf açınca nasıl bozacağım façanı. Yüzünün alacağı rengi görmek isterdim.

- Bir bardak ister misiniz?

Bana mı diyor bu? Bana mı dedi?

- Özür dilerim bayan, size bir bardak ikram edebilir miyim ?

Beyni tamamen durmuştu. Ne o yana doğru bakıyor ne adama onu duyduğunu hissettiriyordu? İçi tamamen boşalmıştı sanki. Donup kalmıştı. Adamın, yarı dolu bir tabakla, sulandırılmış bir bardak rakıyı zeminden önüne doğru itmesini de yabancı bir şeymiş gibi seyretti. Kendinin, bir başkasıymış gibi boş çay bardağını yere koyup rakıya uzandığını görünce tüm kontrolünü kaybettiğini anladı. Ne şaşırdı ne telaşa kapıldı. Olduğu gibi kabullendi ama yaşarmış gibi değil de izlermiş gibi kabullendi. Bir yudum aldı. Uzatılan çatalla peçeteye de itiraz etmedi. Öylesine tabağın kenarına yerleştirdi. Aklını başına toplamaya çalışması gerekiyordu. Uzaklara bakar gibi görünüp içini tarayan gözleri, içinde kocaman ve sessiz boşluktan başka bir şeye rastlamıyordu. Bir yudum daha içti. Bir koca yudum daha. Bir daha

Roza, Roza, Roza kaç.

Ayağa fırladı. Adam da doğruldu. Karanlıkta karşı karşıya duruyorlardı. Adamın, yanağına doğru uzanan elini, ağır çekim izliyordu. El yüzüne ulaştı, dokundu ve gözünden akan yaşı yumuşakça sildi. Hava sıcaktı, eli sıcaktı, o üşüyordu. Şalı aradı. Bir türlü omzundaki şalın iki ucunu bir araya getiremeden içeri girip, kapıyı incitmeden kapattı. Ağır adımlarla odasına gitti. Örtünün üzerine uzandı.

Sersem sepelek uyandı. Kahvaltıdan sonra Gülten'le çarşıya çıkıp indirimli satışlardan, annesiyle kendisine birkaç bir şey aldı. Halasını eksik bırakmayıp ona da bir eşarp sardırdı. Yeni çıkan kitaplara baktılar. Otoparkçıyla tartıştılar. Bir kebapçıdan evdekilere de yaptırıp döndüler. Halayla anne, hasta bir akrabalarını ziyarete gidince o da salondaki kanepeye uzanıp kitaplara şöyle bir baktı. Bakarken kestirdi. Zilin çalmasıyla uyandı. Hala orada kalmış, annesini de evin kızı bırakmıştı. İkisinin de karnı tok gibiydi. Meyve yiyip kalktılar. Annesinin başucuna süt bıraktı. Gelip televizyonun karşısına kuruldu. Filmi beğenmezse okuyacak bir şeyler vardı. Bir iki arkadaşına telefon etti. Çerez ve kahkahalar eşliğinde filmi bitirdi. Vakit gece yarısını geçmişti. Yatakta birkaç sayfa okurdu belki. Kapısını örtmeye mutfağa gitti.

Yok. Gitmiş midir? Boşuna mı içerilere tıktım kendimi?

Ertesi gün laf arasında, annesinin ağzını aradı. Aliye Annenin evine gelen giden oluyor muydu hiç? Böyle boş boş duracak mıydı ev? Hulusi Amca, ona çocuk veremeyen karısına hiç dönmemişti de evi de mi gözden çıkarmıştı? Cevabını aldı. Kader işte. Hulusi Bey hiç gelmemişti de daha ilk gittiği yılda bir Alman kadından yaptığı oğlu evvelki yıl çıkıp gelmişti. Arada bir de gelip kalıyordu. O da üniversite hocasıydı. İyi çocuktu Reşat. Kendi halindeydi. Kimseye bir zararı olmuyordu. Biraz çekingendi. Türkçe'yi de bizim gibi konuşuyordu.

Aptal Roza. Hiç aklına gelmedi değil mi? Ay! ne kötü davrandın adama. Görgüsüz, terbiyesiz Roza. Paranoyak kadın. Ya yaptıklarına alınıp gittiyse adamcağız? Ne ayıp ya. Annene yaptıklarını söyleyip de üzme kadını bari. Tüh ya.

Gitmiştir bu. Gitmiştir. Boşuna balkonu temizleyip de kendini bağışlatmaya çalışma. Gitmiş işte.

Öf! Bu sıcak da insanı öldürecek yani. Güneş batalı kaç zaman oldu bana mısın demiyor. Esmiyor bir türlü esmiyor. Çay da ferahlatmıyor. Yağacak mı acaba? Bulutlar dolmuş. Yıldızlar görünmüyor.

-İyi akşamlar.

- İyi akşamlar.

- Ne sıcak var değil mi?

- Acayip bir hava var. Çay içer misiniz? İyi geliyor. İnsanı serinletiyor.

içindekiler
 

 









O GÜZEL BAŞINI GÖĞSÜME YASLA*

"Bu öykü, gerçekleşmesinden korktuğum bir hayalin ürünüdür"


O günün akşama dönüşünde bile bir tuhaflık olduğunu hiç anlamamışım. Ben anlamasam Fellini anlardı. Ne de olsa sosyoloji okumuştu. O da anlamadı. Anlasak, yapacak bir şeyimiz olur muydu bilemiyorum? Ama anlayamadık işte.

O gün hiç gelen olmamıştı. Anlamalıydık.
Babil Fahişesi gün dönerken yolun başından görünmemişti. Anlamalıydım.
Süzüle süzüle önümüzden geçmemişti. Herkese göstere göstere, yüzüme uzun uzun bakıp beni ayaz gecelerin koynuna tek başıma terk edip gitmemişti.

Güneş, kızıl ışıklarını kısa bir müddet için bırakarak kendini gizledi ve ansızın çekip gitti. Şaşırdık. Günün kesat olarak sonlanışıyla birdenbire yüz yüze gelmekten irkildik. Ve ben, onu görmeden kapanan bir günü günden saymadığımdan, kederin gelip de sıkıntıma eklenmesine itiraz edemedim.

Akşam olmuştu işte.
Seçilemediğimiz günlerin sık yaşanan korkulu düşü.
İlk kez, hiç gelen olmadığı için bir büyük kabus gerçek olmuştu.

İstemeye istemeye toparlanmaya başladık. Kimsenin gitmeye cesareti yoktu. "Ya bir gelen olursa," umudu değildi bizi bekleten. Hava karardıktan sonra buraya girmeye kimsenin façasının sıkmayacağını bal gibi biliyorduk. Günü, böyle eli boş, omuzları düşük sonlandırmaktı içimizi sinsi sinsi kanatan. Öylesine ince bir pamuk ipliği bağlıyordu ki çoğumuzu hayata, sabah, "Bir intihar daha, " duyurusuyla uyanmak istemiyordum.

Bu günlerde de, kadınlar, gençler bir yana daha çok çocuklar bu yola başvuruyordu ? Ya bir yerlerde kendilerini bıçaklatıyor ya kendi aralarında kavgalarda parçalatıyorlardı. Hiçbir şey bulamazlarsa atıveriyorlardı aşağıya çok katlı metruk binaların birinden. Her şeyi kanıksadığımız gibi bunu da kanıksar mıydık ki? Buna alışmak istemiyordum. Ne yapacağımı da bilemiyordum? Son günlerde yaşananları düşündükçe keşke annem yanımda olsaydı da sorabilseydim bile diyemiyordum... İşte olan olmuş, en sonunda hiç iş olmadan da kapatabilmiştik.

Oyalanacak bir şeyler arardık. Kimi bir sigara yaktı kimi inanırmış, umut varmış gibi yeni kurulan partinin genç, atak, dinamik patronundan söz açmaya çalıştı, kimi zaten üç beş tane kalmış olan ve kullanılamadığı için kirlenmeyen iş malzemelerini temizlermiş gibi yaptı. Kimi ise bir geleni olacakmış gibi bekleme pozlarına girdi. Ama tüm çabaları beyhude kılan bir şey vardı havada. Bu da, son zamanlarda çok sık oluyordu.

Sahiden o gün de hiç gelen olmamıştı. Tek kişi bile gelememişti. Tek kişi bile, bir günlüğüne hatta birkaç saatliğine bir işe gidememişti. Nerede, eskinin bir gelişte otuz kırk demeden, en az