Bu Ağustos geceleri eskiden de böyle miydi? Bu kadar ıslak, sıcak mı oluyordu?
İnsanın nefesini tıkayacak kadar ağır. Amaaaan! gençken ne ıslağı ne sıcağı
hissediyordun. Her şeyle baş edecek bir coşku, enerji yıllarıydı onlar. Şimdi
öyle mi ya? Sıcaktan, soğuktan, nemden, rüzgardan, her şeyden etkileniyordu
vücut. Hele hormonlarında azalma başladıysa, iyice berbat oluyordun.
Saat on buçuk on bir civarı olmalıydı. Annesi, yemekten sonra ilacını içip
hemen yatmıştı. Tansiyonu akşama doğru biraz yükselmişti. Yükseleceğini adı
gibi biliyordu. Konserve yapacağım diye tutturmuş, pazara gitmiş,
getirdikleriyle uğraşmış kendini hırpalamıştı. O da, ben söylemiştim dememek
için kendini baskılayıp annesine yardımcı olmaya çalışınca yemek de bu saate
kalmıştı tabi ki. Masayı toplamadan önce bir sigara içmeye mutfak balkonuna
çıkmıştı. Sırtını balkonun duvarına dayayıp kibriti çaktı. Sigarayı yaktıktan
sonra alevi seyretti, parmaklarını yakacak noktaya gelmeden üfleyip söndürdü.
Oh! Şu sigara da bu saatte ne iyi gidiyor. Yanına şöyle köpüklü bir kahve de
yapsa mıydı acaba? Neyse, işler bitince çok yorgun olmazsa kendine bir
güzellik yapardı belki. Ha şöyle es biraz be, es biraz daha. Bak, sokak ne
güzel olmuş. Ay yollara vurmuş. İnsanlar çekirdek çitleyecek kadar
koşuşturmadan sıyrılıp sakinleşmiş. Çocuklar yaladıkları dondurmalar kadar
yumuşamış, tatlılaşmış. Balkonlarda çay sohbetleri başlamış. Bangır bangır
müziğin yerini insanın kulağını hafifçe okşayan alaturka almış. Biraz daha es
hadi. Kahveden vazgeçip çay mı koysa yoksa? Ya da bir çılgınlık yapıp,
Kadriye'lerin evine taşınmış olanların yaptığı gibi, bir çilingir sofrası mı
kursa?
Kendisiyle baş başa kalabildiği ender saatlerdi bunlar. Bir aya yakındır evine
gitmemişti. Buradayken de akşama kadar gelen giden, komşu, örgü örnekleri,
televizyondaki yemek programları, diziler, çayın yanına kekler, börekler,
mevsim ucuzlukları, şehir söylentileri. Aslında annesinin ona gereksinimi
yoktu. Biraz unutkanlık biraz tansiyon azıcık romatizma. Çağırmamıştı da
kadıncağız. Kendiliğinden çıkıp gelmişti. Babası son gidişinde Almanya'dan
dönmemeye karar verince, annesinin yalnız kalamayacağı gibi bir fikre
kapılmıştı. Kendinden küçük üç erkek kardeşi evli ve çocuklu olduğundan bu işi
o üstlenmişti. Dul ve çocuksuz olan kendisiydi. Emekli olan da. Aile içinde
kimseyle konuşmadan böyle bir kararı alıp uygulamıştı. Oysa araştırma dosyası
evinde, yarısı yemek masasının üzerinde yarısı bilgisayarda, tamlanmak için
onu bekliyordu.
Ne çabuk bittin öyle? Daha yeni tüttürmüştük şunun şurasında. Neyse, hadi
kızım Roza, dedenin gençliğinde tutulduğu Rum kızına benzediğin için on beş
yaşında taktığı isimle Beyaz Roza, git topla şu bulaşıkları. Topla da rahat
otur.
Elinde dalgın dalgın oynadığı sönmüş izmariti çöp kovasına atmak için eğilip
de bitişik balkonda, karanlıkta parlayan bir çift gözle burun buruna gelince
ne yaptığını bilmeden içeri kaçtı. Karanlıkta masaya çarpıp üzerindeki tabak
çanağın gürültüyle birbirine girmesine neden olunca daha bir telaşlandı. İlk
işi vestiyere koşup bakkala, kasaba giderken elbiselerin üzerine aldığı şalı
kapıp çıplak omuzlarına sarmak oldu.
Kedi değildi, kedi değildi, kedi değildi. Şu lanet olası toka hangi cehenneme
kayboldu? Yemin ederim kedi değildi. Ya içeri girerse. Kapıyı kilitlemeliyim.
Annem uyandı mı ki? korkmasa bari. Allah kahretsin, nereye koydum şu tokayı.
Az önce başımdaydı daha. Polisi arasam mı acaba? Gülten'in kocasına mı haber
versem? Çoktan üçüncü uykuya geçmiştir o hımbıl. Hiç korkuları yok adamların.
Bu vakitte hırsızlığa mı çıkılır? Ama niye atletliydi? Böyle soyunuk mu
çıkıyorlar bu işe? Ah be Roza. Sen yanıyorsun da onlar donuyor mu sanki. Başka
dünyaların insanları mısınız? Hırsızlar da sıcaklayabiliyor. Niye oturmuş da
senin kadar keyifli sigara içiyordu peki? Bu kadar dingin bekleyebilirler mi
uyumanı? Başka bir evi mi dikizliyordu yoksa?
Gürültü etmemeye çalışarak annesinin odasına gitti. Neyse ki uyanmamıştı.
Uyanık olsa daha iyi olur muydu? İki çift laf ederlerdi hiç değilse. Evin
içinde boş boş dolaştı. Tüm pencereleri kapattı, açtı. Üçüncü katta, duvarda
yürüyecek hali yoktu ya adamın, hele ışıklar yanıyorken ve kendisi ayaktayken.
Gündüz o balkonda olduğunu anımsayınca içi bir tuhaf oldu. Arada bir duvar,
bir demir parmaklık falan da yoktu ki? Annesiyle, rahmetli Aliye Anne evler
ilk alındığında kaldırtmışlardı aradaki her neyse onu. Yerine saksılar
çiçekler koymuşlardı. Kocaları gurbette olan iki gencecik kadın, güvenlik
ihtiyacı kadar yalnızlıklarına da çare olarak yapmışlardı bunu her halde.
Onların da işine gelmişti. Çocukluklarını gençliklerini iki ayrı evde iki ayrı
anneyle geçirmişlerdi. Birinden sıkılınca. bir adımda diğerine geçiverirlerdi.
El alemin hırsızı gelip de zulalansın diye mi o cehennem sıcağında yıkandı,
paklandı o balkon? Pis adam, şimdi külü de izmariti de atmıştır ortalığa.
Hizmetçin var sanki. Aman Allahım, ya adam sapıksa? Bir de seni seyrettiyse,
gör gününü. Dağılmış topuzun ve açık saçık geceliğinle tam fantezi objesi gibi
görünmüşsündür gözüne.
Salonun ortasında dikeliyor, mutfağa geçemiyordu bir türlü. Lanet tokayı
bulmuş saçlarını toparlamış üşüyormuş gibi şala sarılmış duruyordu. Adamın
sapık olma olasılığını düşünmek hırsız olmasını düşünmekten daha çok
sinirlerini uyardığından hırsla mutfağa doğru birkaç adım attı. Oradaysa,
kesinlikle polisi arayacak, onca gürültü patırtıyı, annesinin uyanmasını,
çevredekilerin merakını göze alıp canına okutacaktı. Kendisi çevreden
görülmemek için mutfağın da balkonun da ışığını yakmadan, balkona hep
çekinerek çıksın, adam burnunun dibine kadar sokulup onu seyretsin. Var mı
öyle iş? Namussuz herif. Işıkları yakmasa da karşı pencerelerden vuran
aydınlıkla çamaşırlarını bile görmüş olabilirdi. Yok be ya, tüm ürkütücülüğüne
karşın sapıkça değildi sanki bakışları. Korkmuş bile sayılabilirdi.
Korkmak mı? Yok o kadar da abartma Rozacım. Kim korkar orta yaşlı, paçoz bir
kadından? Hem bunlar korkmaz ki. Çekip çekip öyle çıkıyorlar bu işlere.
Kendilerinde bile olamıyorlar.
Mutfağın kapısına gelip durdu. Adamın kafasının bulanık olma ihtimalini
düşünmek ürkütmüştü biraz. Balkon Kapısını kilitlemişti ama nihayetinde üst
tarafı camdandı. Küçük bir darbeyle tuz buz olacak bir ince cam. Yan tarafı da
pencere. Farkında olmadan tezgahın üzerindeki bıçağı aldı, usul usul yanaştı.
Heyecanlanmıştı. Tülün gerisinden önce kendi önündeki alanı iyice bir kontrol
etti. Eğer oralarda bir yere sindiyse hazırlıksız yakalanmak istemiyordu.
Balkonun bıraktığı gibi olduğuna kanaat getirince diğer tarafa baktı. Açıyı
doğru ayarlayamamıştı. Göremiyordu. Masa engel
oluyordu. Kenara çekmeye kalksa, adam kaçıp gitmediyse
dikkatini çekerim korkusuyla masaya iyice abandı. İşte oradaydı. Hiçbir şey
olmamış gibi rahat oturuyordu. Hiçbir şeyi sallamadan sigarasını tüttürüyordu.
Elinde bir bardak da vardı. Çay mı içiyordu şimdi? Bu rehavet nereden
geliyordu bu adama? Başını çevirip kendini görebilirmiş gibi yana çekildi ve
geri geri salona kadar gitti.
Kimsin be adam? Nereden çıkıp geldin? Babanın çiftliği mi burası yayılıyorsun.
Sen korkmuyorsan ben hiç korkmam hıyar. Aklın sıra beni korkutacaksan hiç
önermem. Manyak da olsan sapık da olsan vız gelir. Görürsün sen, bak görürsün.
Seni kaçırtmazsam bana da Roza demesinler. Yaptığına pişman edeceğim seni.
Geçici olarak yeniden düzenlediği eski odasına girdi, bulduğu bir pantolonla
bol bir tişörtü aceleyle sırtına geçirdi. Vazgeçti soyundu. Geceliğini
giyindi. Bir pisliğe mi pabuç bırakacaktı? Ondan mı korkacaktı. O korksun
Roza'dan. Şalı alacaktı her ihtimale karşılık. Mutfağa geldi. Işığı inadına
yaktı. Ortalığı üstün körü toplayıp, hepsini bulaşık makinesine tıkıştırdı.
Taşıra taşıra bir kahve yaptı. Keyif kahvesi olmayacaktı artık bu. Fincanı
lavabonun içine foş diye doldurup aynı telaşla kaptığı gibi kendini balkona
attı.
Otursam mı acaba? Oturursan bu adam saldırınca ne yapacaksın kız Roza? Bir
dakika, kalkayım da öyle boğuşalım mı diyeceksin. Ayakta da kahve mi içilir ?
Kim inanır ayakta kahve içip keyif yaptığına. Işığı da yaktın ayna gibi. Karşı
balkonlardaki adamlar anatomini mi görsün akşam akşam. Otur Roza, otur. Adam
bir şey yapacaksa bile şimdi yapmaya niyetli değil. Baksana kılı bile
kımıldamıyor. Hem basarsın çığlığı, karşıdakiler ne güne duruyor? Bir insanlık
yaparlar herhalde.
Tabureyi çekip oturduğunda yorulmuş olduğunu anladı. Bayağı yorulmuştu. Keşke
kahveyi biraz daha özenli yapmış olsaydı. Biraz daha şekerli. Çıt çıkmıyordu
adamdan. Onun arkasındaki mutfağın ışığı da yanıyordu. Ne hakla Aliye Annenin
evine girmişti bu adam? Ne hakla mutfaklarını, balkonu kullanıyordu? Evin
anahtarı da onlardaydı. Kapıyı mı zorlayıp girmişti ? Boş olduğunu anlayıp da
yerleşmeye kalkan serserilerden miydi yoksa? Sesini bulup da, bir türlü
içinden geçenleri soramadı. Adamın ara ara dönüp bakmasına da bir şey
diyemedi.
Korkak Roza, korkak Roza.
İkinci sigarasını yakıyordu ki adamın toparlandığını anlayıp göz ucuyla süzdü.
Adam bardağını, küllüğünü, çakmağı ve paketi koyduğu tepsiyle doğrulup içeri
girdi. Kapıyı kapattı.
Ay! Haspam. Gir, gir. Kendi evine girer gibi gir. Neredeyse bana soracak adam
burada ne yapıyorsan diye? Çıldıracağım ya. Ah be Roza, benzetemedin şunu bir.
Füsun olacaktı da görecekti gününü .
Sadece burada, bu mahallede Roza oluyordu Füsun. Burada, çocukluk
mahallesinde, çocukluk evinde, Roza'dan başka bir şey de olamıyordu zaten. Bu
mahalle Roza'yı biliyordu yalnızca, Füsun'u değil. Roza olunca da on beş
yaşına dönüyordu sanki. O yaşındaki kadar neşeli ve parlak olamasa da, atak.
Füsun sertti, kararlı , başarılı. Tuttuğu işi koparan. Kalıpçı. Roza öyle
miydi ya? Sevecen sıcak tatlı. Gülen, gülümseyen, güldüren. Aslında, belki de,
gençlikle, orta yaşlılık arasındaki farktı Füsun ile Roza arasındaki.
Kalk yat Rozacığım. Kalk yat.
Mutfak kapısını sıkı sıkı kilitleyip, arkasına da kilitle, kapıyla oynanırsa
ses olup kendini uyarsın diye boş su damacasını yerleştirdi. Yattı ama sabaha
kadar bir dalıp bir uyanıp durdu. Her seste uyandı. Her sessizlikte yeniden
uyudu
Sabah ilk işi, balkona çıkıp bakmak oldu. Her şey normal görünüyordu. Annesine
de, yürüyüş dönüşü uğrayıp onlara kahvaltıda yarenlik eden Gülten'e de bir şey
söylemedi. İnsanları huzursuz etmenin alemi yoktu. Sağ olsun televizyonlar o
işi her gün yapıyorlardı zaten. Kadınlar da izlediklerini bire bin katarak
anlatıp, birbirlerini korkutmaktan zevk alıyorlardı sanki. Gülten bile öyle
olmuştu.
Bu kız niye gitmedi ki buralardan? Kadriyeler bile gitti en sonunda da o
gitmedi.
Aramızda da en iyi okuyan o oldu. Sen iktisadı dereceyle bitir. Fakülte,
hocalar ısrarla istesin, bankalar istesin, bunlara kulak asmayıp koşa koşa
belediye müfettişliğine gir. Gidemedi belki de. Annesiyle babasının,
Hollanda'dan, o kadar ayrılık yıllarından sonra ona gel bile demeden, doğrudan
köye yerleşmelerini anlayamadı. Nenesiyle kendisine ana baba sevgisi, ilgisi
niyetiyle alınmış evi bırakamadı belki. Belki hayatta onu en çok sevdiğini
bildiği nenesini bırakamadı. Belki babası gurbette olan ailelerin yoğunlukta
olduğu mahalleyi. Esma Nine ölüp gittiğinde bile bırakamadı. Mustafa Salih,
Gülteni ne kadar sevmişti oysa. Sırf evinden ayrılmamak için koca bir aşkı
yıktın gittin be kızım. Gidip bu uyuzu buldun.
Gülten kalkınca, annesi sofrayı toplarken o da elektrik süpürgesini
çalıştırdı. Gün boyu balkona her çıktığında adamı hatırladı ama akşamki
varlığına ait pek bir şey bulamadı. Belleğinin oynadığı bir oyun olamazdı. Ama
cesaret edip de ne diğer yana geçebildi ne perdeden içeri bakabildi. İçerdeyse
ve onu görürse mahcup olacağını biliyordu.
Aptal Roza, o mahcup olsun. Kibarlığından başınıza bir şey gelirse görürsün o
zaman.
Balkonun sadece kendilerine ait bölümü - ki ilk kez bu balkonu bizim yan
onların yan diye bir kavramla düşünüyordu - alelacele yıkadı. Alış verişe
kapıcıyı gönderdi. Annesi yıkandı. Kendisi banyoya girerken annesine
çaktırmadan mutfak kapısını kilitleyip çıkınca açtı. Diğer zamanlarda balkon
kapısını açık tutmasına karşın sigaralarını dışarıda değil mutfakta içti. Buna
da sinirlendi.
Bu mahalleyi bile bozdular ya, aşk olsun şu yönetenlere. Bu kadar yoksulluk
olursa hırsızı da sapığı da katili de oluyor işte. Şu araştırmanın sonuçlarını
bir değerlendirip basamadın gitti kızım be. Dizüstünü buraya mı getirseydim?
Ne olacak? Boş kalınca biraz bakardım bari. Çok uzaklaştım her şeyden. Çok.
Koptum. Özgür olayım diye emekli oldun. Al sana özgürlük. Bir iki arkadaşın
iki üç öğrencinden başka arayanın soranın bile yok. Maillere de baktığım yok
kaç zamandır. Kapatmasalar bari.
Akşamüzeri Rasim'le karısı gelip, amcasının mangal partisine götürdü. Giyinmiş
bekliyorlardı zaten. Halit Amca, yılda bir kez tüm sülalesini, çiftliğinin
bahçesinde toplardı böyle. Akrabalarına düşkündü adamcağız. Normal zamanda
kimsenin kimseye ziyarete gitmeyeceğini bildiğinden eğlenceli bahanelerle bir
araya getirirdi onları. Füsun'un iyi içici olduğunu bildiğinden de arabasıyla
gelmesine fırsat vermez, mutlaka oğlanı gönderirdi. Çıkarlarken her yanı sıkı
sıkı kilitledi. Annesi bu davranışını çok beğendi. Aferim kızım. Bak, içim
daha rahat gidiyorum şimdi. Dünya hali bu. Hırlısı var hırsızı var. Kapını
kilitle komşunu hırsız tutma. Tedbirli olmakta fayda var.
Anacığım biliyor mu yoksa? Anlayıp da bana çaktırmamış olabilir mi? Yok canım,
her zamanki hali. Her yan kilitlensin her yan demirlensin istiyor. Kendinden
çok benim için endişeleniyor kadın. Kaç yaşında olursan ol, gözlerinde hiç
büyümüyorsun.
Dönüşte, Rasimler yukarı çıkıp bir şey içmek istemedi. Onlar da anladılar.
Çağla, arabada uyumuş kalmıştı çocuk.
Eve girince her yanı açtı. Annesi, yıkanmak istemeyip odasına gitti. İki
gündür geç yatıyordu kadıncağız. Ama o, bir duş almadan yapamayacaktı. Hem
terlemişti hem mangalın kokusu üzerine sinmişti sanki. Bunalmıştı. Duştan
sonra kendini balkona dar attı. Tam oturmuştu ki, varlığını hissetti. Hani eve
gelir gelmez, adamın orada olup olmadığını kontrol edecekti? İçki, kafasını
fena bulandırmış olmalıydı. Gafil avlanmış, onu unutup, her zamanki gibi ışığı
yakmadan çıkmıştı bir de. Adamın olduğu tarafın da mutfağın da yanmıyordu.
Karanlıkta şüpheli bir adamla nerdeyse baş başa oturuyordu? Bir an nefesini
sıkıştı. Olamazdı ya? Bu kadar salak olabilir miydi? Tamam, Roza pek korkak
sayılmazdı ama annesini riske sokuyordu. Füsun, asla böyle bir riske girmezdi.
Roza olmak, onu aldırmaz yapmış olmalıydı.
Yaşlı bu be? Bayağı yaşlı? Saçı başı dökülmüş bunun. Boşuna tedirgin oluyorum
ama kim bu yahu? Şekerim, bir de görgülü davranıp gömlek pantolonla çıkmış.
Hiç heveslenme canım. Burası benim balkonum ve istediğim gibi çıkarım. Sen kim
oluyorsun ki seni ciddiye alıp da çekineyim? Ne bakıyorsun? Açıkta bir şey mi
var? Ay bunun gömleği da fosforlu mu ne? Komik adam. Nasıl bunalıyordur onun
içinde şimdi? Oh olsun sana , daha beter ol inşallah.
Dün akşamki kızgınlığı pek kalmamıştı. Adam sanki kırk yıldır orada otururmuş
gibi aldırmaz görünerek, sodasını yudum yudum içti. Kapıyı, her zaman
kapatırmış gibi kapatıp gidip yattı. Herkesle çok rahat iletişim kurma
becerisine özenilen biri olarak, neden ağzını açıp da, "Sen kimsin? Burada ne
arıyorsun?" gibi iki basit soruyu soramadığını anlayamamasıyla bir parça
huzursuz uyudu ama uyudu. Sabah annesinden erken kalktı.
Tamam, kaynatalım. Ama iki gün dinlen de öyle. Yorgunluğun geçsin, tansiyonun
düzelsin. Şeftalinin zamanı öyle çabuk geçmez ki. Peki. Bari bu sıcakta çıkma
da ben gidip alayım. Vallahi iyisini alırım. Bak yemin ediyorum. Beğenmezsen
gidip değiştireceğim. Söz. Ya anne, bu yaşımda bana böyle davranıyorsun ya,
aşk olsun sana.
Manava giderken yolun karşısına geçip evin olduğu cepheye, uzaktan şöyle bir
baktı. Perdeleri çekiliydi. Beyefendi uyuyordu daha. İşi gücü olan biri miydi
ki, bu saatte ayakta olsun.
Çok mu müdahale ediyorum ben bu kadının hayatına? Onu sıkıyor muyum acaba?
Kendine göre oluşturduğu düzenini mi bozuyorum? Canım annem. Hiç ses çıkarmaz
ki evlatlarına.
Bütün sabah reçelle, yemekle, evle uğraştılar. Bir ara hırsla, kararlılıkla
çıkıp balkonları yıkadı. Perdeler açılmıştı ama içeride hayat belirtisi yoktu.
İnsan gündüz daha cesaretli oluyordu. Kapının koluna asıldı. Kilitliydi.
Kudurdu.
Adama bak ya. Kimin malını kimden koruyorsun sen.? Aptal şey. Aptal. Salak.
Akşam sorarım ben sana. Akşam balkonda ol da bak?
Akşam üstü, halası çıktı geldi. Bu kadının da başı çocuklarıyla hiç hoş
olmamıştı. Hepsi evlenip gitmişler, çoluk çocuğa karışmışlar, sana ne nasıl
yaşadıklarından? Yazlığı neden Güneyde değil de Ege'de almışlarmış? Ege
pahalıymış. Bir ara annesinin bile bunaldığını hissetti. Neyse ki erken
yattılar. Dırdır dırdır bitkin düşüyordu tabi. Annesini de yormuştu. Kalan her
işi özenle tamamladı. Altını kapatmadığı çaydanlıktan doldurduğu bir bardak
çayla paketi alıp balkona çıktı. Oradaydı hazretleri. Utanmadan demleniyordu
da.
Oh sefanız olsun. Rakı iyi gidiyor olmalı. Yarasın. Dansöz de çağıralım
İsterseniz? Fasıl da fena olmazdı bu ortama. Hey be, alemin kralı buradaymış
da haberimiz yokmuş. Oh. İç iç ,buzlu buzlu iyi gidiyor olmalı. Şu çayım
bitsin de gör sen. Bak polisten laf açınca nasıl bozacağım façanı. Yüzünün
alacağı rengi görmek isterdim.
- Bir bardak ister misiniz?
Bana mı diyor bu? Bana mı dedi?
- Özür dilerim bayan, size bir bardak ikram edebilir miyim ?
Beyni tamamen durmuştu. Ne o yana doğru bakıyor ne adama onu duyduğunu
hissettiriyordu? İçi tamamen boşalmıştı sanki. Donup kalmıştı. Adamın, yarı
dolu bir tabakla, sulandırılmış bir bardak rakıyı zeminden önüne doğru
itmesini de yabancı bir şeymiş gibi seyretti. Kendinin, bir başkasıymış gibi
boş çay bardağını yere koyup rakıya uzandığını görünce tüm kontrolünü
kaybettiğini anladı. Ne şaşırdı ne telaşa kapıldı. Olduğu gibi kabullendi ama
yaşarmış gibi değil de izlermiş gibi kabullendi. Bir yudum aldı. Uzatılan
çatalla peçeteye de itiraz etmedi. Öylesine tabağın kenarına yerleştirdi.
Aklını başına toplamaya çalışması gerekiyordu. Uzaklara bakar gibi görünüp
içini tarayan gözleri, içinde kocaman ve sessiz boşluktan başka bir şeye
rastlamıyordu. Bir yudum daha içti. Bir koca yudum daha. Bir daha
Roza, Roza, Roza kaç.
Ayağa fırladı. Adam da doğruldu. Karanlıkta karşı karşıya duruyorlardı.
Adamın, yanağına doğru uzanan elini, ağır çekim izliyordu. El yüzüne ulaştı,
dokundu ve gözünden akan yaşı yumuşakça sildi. Hava sıcaktı, eli sıcaktı, o
üşüyordu. Şalı aradı. Bir türlü omzundaki şalın iki ucunu bir araya
getiremeden içeri girip, kapıyı incitmeden kapattı. Ağır adımlarla odasına
gitti. Örtünün üzerine uzandı.
Sersem sepelek uyandı. Kahvaltıdan sonra Gülten'le çarşıya çıkıp indirimli
satışlardan, annesiyle kendisine birkaç bir şey aldı. Halasını eksik
bırakmayıp ona da bir eşarp sardırdı. Yeni çıkan kitaplara baktılar.
Otoparkçıyla tartıştılar. Bir kebapçıdan evdekilere de yaptırıp döndüler.
Halayla anne, hasta bir akrabalarını ziyarete gidince o da salondaki kanepeye
uzanıp kitaplara şöyle bir baktı. Bakarken kestirdi. Zilin çalmasıyla uyandı.
Hala orada kalmış, annesini de evin kızı bırakmıştı. İkisinin de karnı tok
gibiydi. Meyve yiyip kalktılar. Annesinin başucuna süt bıraktı. Gelip
televizyonun karşısına kuruldu. Filmi beğenmezse okuyacak bir şeyler vardı.
Bir iki arkadaşına telefon etti. Çerez ve kahkahalar eşliğinde filmi bitirdi.
Vakit gece yarısını geçmişti. Yatakta birkaç sayfa okurdu belki. Kapısını
örtmeye mutfağa gitti.
Yok. Gitmiş midir? Boşuna mı içerilere tıktım kendimi?
Ertesi gün laf arasında, annesinin ağzını aradı. Aliye Annenin evine gelen
giden oluyor muydu hiç? Böyle boş boş duracak mıydı ev? Hulusi Amca, ona çocuk
veremeyen karısına hiç dönmemişti de evi de mi gözden çıkarmıştı? Cevabını
aldı. Kader işte. Hulusi Bey hiç gelmemişti de daha ilk gittiği yılda bir
Alman kadından yaptığı oğlu evvelki yıl çıkıp gelmişti. Arada bir de gelip
kalıyordu. O da üniversite hocasıydı. İyi çocuktu Reşat. Kendi halindeydi.
Kimseye bir zararı olmuyordu. Biraz çekingendi. Türkçe'yi de bizim gibi
konuşuyordu.
Aptal Roza. Hiç aklına gelmedi değil mi? Ay! ne kötü davrandın adama.
Görgüsüz, terbiyesiz Roza. Paranoyak kadın. Ya yaptıklarına alınıp gittiyse
adamcağız? Ne ayıp ya. Annene yaptıklarını söyleyip de üzme kadını bari. Tüh
ya.
Gitmiştir bu. Gitmiştir. Boşuna balkonu temizleyip de kendini bağışlatmaya
çalışma. Gitmiş işte.
Öf! Bu sıcak da insanı öldürecek yani. Güneş batalı kaç zaman oldu bana mısın
demiyor. Esmiyor bir türlü esmiyor. Çay da ferahlatmıyor. Yağacak mı acaba?
Bulutlar dolmuş. Yıldızlar görünmüyor.
-İyi akşamlar.
- İyi akşamlar.
- Ne sıcak var değil mi?
- Acayip bir hava var. Çay içer misiniz? İyi geliyor. İnsanı serinletiyor.
içindekiler